Uzun bir ayrılık konuşması

Cuma, 11 Eylül, 2020
Charlie Kaufman’ın uyarladığı ve yönetmen koltuğuna oturduğu son filmi “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum” (I’m Thinking of Ending Things) Netflix’te izleyiciyle buluştu. Film, herkes için canlı bir seyir deneyimi sunmuyor kuşkusuz. Ama kadının kafasına bir yerden bağlanırsanız, filmin görsel dünyasına da giriyorsunuz. Yemek masasının bir ucuna, arabanın arka koltuğuna yerleştiriveriyor sizi Charlie Kaufman.

“Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum” (I’m Thinking of Ending Things), izlediği yol itibarıyla nasıl bağlanırsa bağlansın tatmin etmeyecek, anlamsız bulunacak, “hayda” hissi yaratacak bir finalle biteceği belli olan işlerden. Ki zaten öyle de bitiyor… Ama finale değil de yola/yolculuğa odaklanırsak üzerine konuşulacak çokça şey de mevcut. Filme kaynaklık eden Iain Reid imzalı aynı adlı kitabı okusaydık nasıl bir his kalırdı geriye bilinmez ama filmden kalan his, uzun bir ayrılık konuşması.

“John Malkovich Olmak”, “Tersyüz”, “Tehlikeli Aklın İtirafları”, “Sil Baştan”, “Anomalisa” gibi ‘tuhaf’ filmleri kaleme almış Charlie Kaufman gibi bir ismin bu kitaba el attığı, filmi kendisinin çekeceği haberleri yayılınca merak da artmıştı kuşkusuz. Charlie Kaufman filminin mebzul miktar tuhaflık barındırdığı gerçek. Dolayısıyla bu filmin de benzer özellikler taşımasında sürpriz bir durum yok. Belki sürpriz olan fazla karanlık olması ve umutsuzluk taşıması. Oysa Kaufman’ın senaryosundan Michel Gondry’nin çektiği 2004 yapımı “Sil Baştan”, tedirginlikler, korkular ve endişelerle yoğrulmasına rağmen umutlu bitmeyi başarıyordu. Joel ve Clementine, her şey olup bittikten, birbirleri hakkında onca şeyi söyledikten sonra bitişin endişesine değil, başlangıcın coşkusuna olan inançlarıyla devam ediyorlardı yola.

Aradan geçen zaman içinde belki dünyanın geldiği, belki de yaratıcıların durduğu yerden dolayı “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum”un genç kadın kahramanı gerçekten de her şeyi bitirmeyi düşünüyor. Sevgilisinin ailesiyle tanışmak için yol alırken bile aklında bu var. İçinde olduğu, hali hazırda devam eden ilişkisinin bir noktada biteceğini, hatta o noktanın çok da uzakta olmadığını düşünüyor durmadan. Oysa “Sil Baştan”da bütün o yollar kat edildikten, her şey bittikten sonra bile bir umut vardı. Ama burada her şey iyi gibi görünürken, daha ilişkinin başındayken bile bitmeyen bir endişe hâkim genç kadına.

Kabaca üç mekânda geçen film için, iki tarafın da adını koymadığı ama ikisinin de bildiği bir veda konuşması diyebiliriz. Adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz genç kadın ve Jack arabaya binip “kırsalın kalbi”ne doğru yola revan oluyorlar. Kırsala doğru ilerledikçe hem doğanın hem de ikilinin durumu sertleşiyor. Ancak yönetmen, genç kadının bakışında olmasa bile aklında kalmamızı istiyor. Onun duyduklarını, gördüklerini, aklından geçirdiklerini hissetmemizde ısrarcı. Ve sık sık her şeyi bitirmekten bahsediyor karakterimiz. Filmde iki bölüm halinde ve bir saate yakın bir süre arabanın içinde geçiyor. Kanımca filme ruhunu veren bölümler bunlar. Jack’in evinde ve finaldeki okul sahneleri daha çok bilinçaltının ve hatta bilincin karakterlere ve bize oyun oynadığı, başka bir ihtimalin/ ihtimallerin ortaya konduğu bir fantezi gibi!

Arabanın içindeki sahneler ise genç, entelektüel bir çiftin gecenin finalinde ayrılacaklarını bile bile bir masaya oturuşlarını ve havadan sudan konuşmalarını andırıyor. Ancak bu konuşmanın boş olduğunu söylemek zor. Daha çok karşı tarafa kendini anlatmak, ilişkinin neden yürümediğini göstermek için yardıma çağrılan metinler bunlar. Doğrudan ‘bitti’ diyemeyenlerin yardımına koşan şeyler. Bu yüzden şiirden de dem vuruluyor, şarkı sözlerinin kadın düşmanı oluşundan da. Bir dönemin gözde kitabı ‘Gösteri Toplumu’na referanslar yapılıyor, doğa üzerine de kapışılıyor. Film hızını alamıyor ve genç kadının ağzından John Cassavetes’ın “Etki Altında Bir Kadın” filminin uzun bir analizine girişiyor.

Bütün bunlar, bir yandan dile getirilemeyen ayrılık talebinin dolaylı olarak anlatımıyken, diğer yandan kadın karakterin karamsarlığının da bir tür dışa vurumu gibi. Yalnızlığı daha en baştan kabullenmiş, bunun çaresinin olmadığına inanmış, kendisi için en iyisinin bu olduğunu düşünen birisinin cümleleri sanki bunlar. Üstelik sadece yalnızlığı kabullenmiş değil, umutsuzluğu da içselleştirmiş bir dilin söyledikleri karşılıyor bizi. Şöyle diyor genç kadın bir noktada: “Her şey ölmeli. Gerçek bu. İnsan umudunu kaybetmek istemez. Ölümü aşabileceğini düşünür. Her şeyin iyiye gideceği inancı insana özgü bir fantezidir ve belki de insana özgü olan işlerin düzelmeyeceği bilincine bağlıdır. Emin olamayız. Ama bence insan ölümden kaçamayacağını bilen tek hayvandır. Diğer hayvanlar anı yaşar. İnsan bunu yapamadığından umudu icat etmiştir.”

Bu ve buna benzer cümlelerin havada uçuştuğu, dışarıda yağan kar eşliğinde arabadaki sohbete seyircinin de davet edildiği tuhaf bir film “Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum”. Karakterler bir mekânda sabitken gerçek üstü hadiselerin akıp gittiği, arabada hareket halindeyken beynin de harekete geçerek düşünce akışını tetiklediği tuhaf bir evren. Biraz daha umutlu olsa, yaşama sevinci taşısa, ilk randevudaki saçma sapan ama her konuya girip çıkan muhabbetlerden diyeceğim ama değil. Daha çok ayrılık konuşması. Karamsar olmadan umutsuzluğu, kalp kırmadan ayrılığı anlatmak için birçok şeyi yardıma çağırma çaresizliği belki.

“Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum”, herkes için canlı bir seyir deneyimi sunmuyor kuşkusuz. Ama kadının kafasına bir yerden bağlanırsanız, filmin görsel dünyasına da giriyorsunuz. Yemek masasının bir ucuna, arabanın arka koltuğuna yerleştiriveriyor sizi Charlie Kaufman.

YAZARIN DİĞER YAZILARI