Dayanıklılık testi

Çarşamba, 9 Eylül, 2020
Stok yapmayın deyip bir gece ansızın sokağa çıkmayı yasaklayınca, insanların “tedbirsizleri” suçlaması da becerilebilmişti. Sonuçta insanlar sadece diğerlerine bakıp, onların yaptığına kızarak idare etmeyi öğrendiler. Bu açıdan, acaba nasıl bir dünya ortaya çıkartacak diye merak uyandıran salgının, son derece yaratıcı “idare etme” pratikleri ürettiği söylenebilir. Dünyayı ve memleketi idare edenler, “kabul edilebilir” ve taşınabilir kayıplarla, dayanma testini geçebileceklerini düşünüyorlar.

Medya ve sosyal medya trafiğini yakın takip eden arkadaşlarımın söylediğine göre; pandemi haberleri ve yazılarına ilgi ciddi biçimde düşmüş. Çok flaş bazı gelişmeler olduğunda veya sayılar açıklandığında geçici bir ilgi yaşanıyor, sonra herkes “işine” gücüne dönüyormuş. Galiba bütün dünyada benzer bir eğilim var. Meşrebine, zeminine ve kültürüne göre farklı tablolar ortaya çıkıyor belki ama insanların tedirginlikten yoruldukları veya fazla gevşedikleri ortada. Bir zamanlar halkın karşısına çıkıp durumun tehlikeleri hakkında konuşan yöneticiler bile artık normalleşmenin hızından bahseder hale geldi. Bunun anlaşılmaz bir tarafı yok elbette. Yüksek stres ve endişe, çok uzun süre taşınamıyor, bir tür korunma mekanizmasıyla zamanla kendiliğinden sönümleniyor. Virüse karşı “sürü bağışıklığı” oluşmuyor ama endişeye karşı hızla bağışıklık geliştiriliyor. Yok saymaya, sorunu sürekli duymaktan kaçınmaya yöneliyor insanlar. Baş etmeyi öğrenmenin de bir yolu olduğu söylenebilir. Hemen herkes kendi yaptığının yeterli, başkalarının ise fazla sorumsuz olduğu inancıyla idare etmeyi öğreniyor. Ayrıca baş etmeyip ne yapsın insanlar, kimsenin onlar için uğraşmaya, onlar için bir şey yapmaya niyeti yok, “ekmeği” eve getiren kimse yok. Çaresizlikten çırpınan sağlıkçılar bile artık “hastalığı da eve sığdırın” demek zorunda kalıyor.

Devleti yönetenler bir fırsatını bulup sıvışmış filan değil. Daha en başından olayı gayet “şeffaf yöneterek” olacakları açık açık söylediler: “Bu salgın işinde sorumluluk tamamen vatandaşa ait, dikkat ederseniz bir şey olmaz, etmezseniz hastalanırsınız, her şey sizin elinizde, hatta maskeyi de bir zahmet siz bulun” dediler. “Ha olur da bir başarı filan vuku bulursa onu da kimseyle paylaşmayız, hatta ‘yorgun gözlü’ bakan bile kendi başına bunu sahiplenemez, bu ülkede başarıdan sorumlu tek kişi vardır” denildi. Arada yaşanan bariz ve fahiş yönetim hataları, istifası bile mümkün olmadan geçildi. Yetmedi, “siyasi kariyer getirir mi” tartışmalarına bile konu oldu. Bu durumu kendilerini bile hayrete düşürecek kadar kolay kabul ettirdiler ve yaşanan “tedbirsizlik” tablolarını hatta kendi imalatları olanları bile, “bakın gördünüz mü, dinlemiyorlar” diye gösterme imkanı yakaladılar. Camiye gidenler denize koşanları, düğündekiler kafelere doluşanları, miting kalabalığı ekmek kuyruğuna girenleri kınayıp, suçlamaya başladı. Bugün vatandaşın sorumluluğu “insanımız adeta kendisinin katili” denilerek, cinayet sanıklığı noktasına kadar geldi dayandı. Bu işin sonu ihanete kadar dayandı. Ama yalan yok, açıklık en baştan vardı, böyle olacağı herkese ilan edilerek yapıldı.

Yaklaşık beş ay önce salgın Türkiye sınırlarından henüz girmişti. 14 Mart günü, “şuursuzluk insanlık suçu olmalı” diye yazmıştım. Daha vaka sayısı altıydı ve henüz ölüm bildirilmemişti. (İlk ölüm 18 Mart olarak bildirildi ve hala verilerde öyle kayıtlı) Sonradan eski Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın da 15 Mart’ta Covid-19 nedeniyle öldüğü resmi olarak açıklandı ama niyeyse kayıtlar öyle demiyor. Belki vaka ve ölüm istatistiklerinin ilk düğmeden başlanarak nasıl ilikleneceği o günlerden gösterilmişti. Bugün toplumun yüzde 60’ını, kendi seçmeninin üçte birini inandıramaz hale gelmiş olmalarını da pek takmıyorlar anlaşılan. Neyse, iki hafta içinde vakalar yüz katına çıktı, ölüm haberi yüze fırladı. Ardından bildiğiniz ilk dalganın birinci zirvesi yaşandı. İki ay bile dolmadan Mayıs ayı başlarında “platoya vardık” açıklamaları geldi. Hemen peşinden “ay başına inşallah düze çıkarız” dendi. Haziran başında da “biz bırakıyoruz siz buradan sonra yalnız devam edin” denilerek iş “normale” bağlandı. Aradan neredeyse 4 ay geçti. Şimdi açıklanan resmi rakamlar, hem vaka sayılarında hem ölüm sayılarında Mayıs başındaki seviyeyi yeniden tutturmuş durumda. “Ölüm oranında çok iyiyiz” avuntusu da dünya ortalamasına dayanıldığı için boşa düştü. Ortalamadaysanız, sizden kötüler olduğu gibi iyiler de var demektir. Kötülere sevinerek, onları göstererek hep idare edemezsiniz.

14 Mart’ta şöyle yazmışım: “Bu daha önce görülmemiş tam olarak tanınmayan bir virüs, aşısı yok -yakın bir gelecekte de olmayacak- ve bilinen bir ilacı da bulunmuyor, cümlesinin tam olarak neresi anlaşılmıyor acaba.” En iyimser aşı tahminleri bile üretim için bu yıl sonunu, yaygın aşılama için 2021 ortalarını işaret ediyor. Yani cümle hala geçerli ve “winter is coming” (kış yaklaşıyor). Stoklarda grip aşısı yok, zatürre aşısı tükenmiş, Türkiye’nin kaç doz ve hangi tarihte aşı tedarik edeceği hakkında açıklanmış bir takvim veya anlaşma bilgisi de henüz paylaşılmadı. Artık iyice artan ve galiba pek saklanma gereği duyulmadığı gibi, adeta bir prestij gösterisine dönüşen, “testimi yaptırdım” havalarından ve VIP muamele haberlerinden anlıyoruz ki, “adamına göre muamele” bu meselede de geçerli. Aşı geldiğinde süreç nasıl işleyecek sorusunu endişelenmeden düşünebilmek kolay değil. Sağlık çalışanlarının, başlangıçta faydalı bir PR organı gibi sunulmayı kabul etmiş Bilim Kurulu’nun, “Cumhurbaşkanı miting yapabilir, vatandaş dikkat edecek” demek zorunda kalan Sağlık Bakanı’nın işi hiç kolay değil. Ancak asıl zorluk, ilgisini kaybetmiş insanlara “yahu durum hala ciddi” diye anlatmaya çalışmak.

İnsanlara tatil kredisi verip, “niye tatile gittiler” diye kızmanın yolu, maskeyi biz vereceğiz deyip satışını yasakladıklarında döşenmişti. Stok yapmayın deyip bir gece ansızın sokağa çıkmayı yasaklayınca, insanların “tedbirsizleri” suçlaması da becerilebilmişti. Sonuçta insanlar sadece diğerlerine bakıp, onların yaptığına kızarak idare etmeyi öğrendiler. Bu açıdan, acaba nasıl bir dünya ortaya çıkartacak diye merak uyandıran salgının, son derece yaratıcı “idare etme” pratikleri ürettiği söylenebilir. Dünyayı ve memleketi idare edenler, “kabul edilebilir” ve taşınabilir kayıplarla, dayanma testini geçebileceklerini düşünüyorlar. Bazıları daha usturuplu, bazıları daha fütursuz. Biraz daha borç alarak ekonomik krizin, biraz tansiyon yükselterek dış politika sıkıntılarının, gaz müjdesiyle gelecek umutsuzluğunun idare edilebildiği gibi. Mesela Berat Albayrak, “sınavı başarıyla geçmekte olduklarını” söyledi: Sınavı kim yapmakta, sorular neler, notları kim açıklayacak? Erdoğan’ın dediği gibi şuursuzluk ve sorumsuzluk nedeniyle “insanlar kendisinin katili mi olacak?” Bu soruların cevapları meşkuk. Fakat bu dayanıklılık testinden vatandaş adına çıkan sonuç şu: Başa gelenlerden sorumlu olanlara hesap sormayı başaramayınca, başa gelen her şeyden sorumlu ilan edilirsin.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI