Akşener’i eleştirirken

Çarşamba, 9 Eylül, 2020
Bilinç gerçeğin bir uğrağında donup kaldığında en sonunda kendini yadsır. Milliyetçilik milli gerçeklerin düşmanı kesilir, liberalizm özgürlüğün kökünü kurutur, maneviyatçılık insanın maneviyatının en amansız düşmanı olur. Aşırılaşmış muhaliflik vurgusu da muhalefetin önünü tıkar.

Meral Akşener’in, Selahattin Demirtaş’ın “kahvaltı” önerisini “kan davalınız bile olsa” paranteziyle kıymetten düşürmesi pek hoş karşılanmadı. Demirtaş, bu önerisini, “ön şart ve ön yargılara teslim olunmadan herkesin demokrasi ilkelerinde buluşabilmesi” için “siyasi liderlerin birbirlerini daha yakından tanımaya, birbirlerini daha iyi anlamaya” ihtiyacı olduğu gözleminden hareketle, belki bu yönde bir başlangıç olarak, öne sürmüştü. Büyük ihtimalle Akşener’den böyle kabul ederken reddeden bir yanıt beklemiyordu.

Akşener’i eleştirenler de Türkiye’nin nesnel gerçekliğinin böyle bir reddetme lüksünü kaldırmayacağı düşüncesiyle eleştirdi. Çünkü bütün kritik şeylerin dün yaşandığı ve daha kritik olanlarının yarın yaşanmasından korkulduğu bulanık bir aralıktayız. Ülke, yakın gelecekte ortaya çıkacağından endişe duyulan şeyleri hızla olgunlaştıran ideolojik, politik, kültürel çatışmalarla gerildikçe geriliyor.

Bu koşullarda, Demirtaş’ın önerisi dışında başka bir politika yapma tarzımız olamaz veya olmamalı diye düşünüyoruz. Çünkü Demirtaş, tüm siyasetçilerin kendi geçmişlerine özeleştirel bir tutum alarak geleceğe odaklanması gerektiğini, bunun dışındaki her türlü yolun muhalefete kaybettireceğini söylüyor ve ülke gerçekliği içinden bakarak “bagajı, eleştirel geçmişi olmayan siyasetçi ya da parti var mı ki” diye soruyor…

Akşener ise, ülkenin farklı ideolojik, politik, kültürel uğraklara sahip bütüncül gerçekliği içerisinden değil de o gerçekliğin kendi milliyetçi uğrağına ait kısmi sınırları içerisinden konuşuyor.

Akşener’in bu tavrını eleştirmek kolay, çünkü o eski bir Asena… Çiller döneminin milliyetçi politikalarının üst düzey temsilcilerinden biri… Ama ne yazık ki bu tavır sadece ona (veya diğer milliyetçilere) özgü değil. Olaylara ya da olgulara kişinin kendi uğrağından bakıp oradan değerlendirmek, bizde muhalif kesimlerde de son derece yaygın bir tavır. “O yetmez ama evetçi, bu liboş, o Erdoğan’la görüştü, bu şöyle yapmıştı, öbürü zaten şunu demişti” diye ilerleyen ve aslında bugün artık hiçbir şekilde politikayı belirlemeyen, yalnızca bir takım toplumsal antipatiler yaratan kolaycı kategorilerle konuşmak politik kampın öte tarafındakilere özgü bir durum değil sadece.

Hatta sadece politika alanıyla sınırlı bir durum da değil bu. Bütüncül gerçekliğin belli bir uğrağına ait sınırlar içerisinden konuşmakla ilgili olduğu için, gerçeklik hakkında fikir üreten her alanda her yerde karşımıza çıkabiliyor.

Her çağda, her yerde olduğu gibi günümüzde Türkiye’de de düşüncenin sınırları, genel olarak, insanlığın zamanda ve mekândaki (ya da tarihte ve coğrafyadaki) hasbelkader uğrağına ait sınırlar içerisinde oluşuyor. Ve düşünce, görüldüğü kadarıyla, hangi öğelerinin bütünsel içerikten ileri geldiğini, hangilerinin söz konusu sınırlara hapsolmuş algılardan yaratıldığını iyice ayırt edemiyor.

Ama mesele bireyin dünyasından toplumsal alana doğru genişlediğinde bununla da kalmıyor, kalmaz. Bütünsel içerikten yalıtılma, bu parçalanma, gerçeğin kalan kısmının göz ardı edilmesine yol açar. Bilinç böylece gerçeğin bir uğrağında donup kaldığında sadece başka uğrakları değil, en sonunda kendi uğrağını da yadsır, kendi gerçekliğini yok eder; milliyetçilik milli gerçeklerin düşmanı kesilir, liberalizm özgürlüğün kökünü kurutur, maneviyatçılık insanın maneviyatının en amansız düşmanı olur. Günümüzde Türkiye’de bunun örneklerini vermeye gerek var mı?

Aynı şekilde, aşırılaşmış muhaliflik vurgusu da bütün muhalefet olanaklarının önünü tıkar. Kişinin kendini muhalif hissetmesinin bireysel hazzı dışında bu tavrın toplumsal hiçbir faydası da yoktur.

Akşener’den veya kendine solcu diyen bir muhaliften gelsin, fark etmez… Bu tür tavırlar yalnızca yakın gelecekte ortaya çıkacağından endişe duyulan şeyleri hızla olgunlaştıran bugünkü gerçekliğe bağlılık gösterirler, ona müdahale iradesine değil.

Bize dayatılan şeylere direnmek, sadece (direnmeye bütünüyle yetkili olduğumuz) gerçekliğe karşı koymayı içermez, aynı zamanda kendimizin o dünyaya katılmaya teşne taraflarına direnebilmeyi de içerir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI