Aydın Selcen
Aydın Selcen

Olmuyor

Çarşamba, 2 Eylül, 2020
“Yunan kapıya dayandı, şimdi birlik zamanı” öyle mi? Ve buna “şimdiye dek savaşmadık, Kardak kayalıkları için savaşa sokmaya kalktıydı birileri bu ülkeyi zamanında kişisel hevesleri uğruna, ne oluyoruz, aklımızı başımıza alalım” diyecek kimse de yok öyle mi? Vah ki, ne vah…        

Önce kendim ikna olmalıyım ki, kanaatlerimi sizlerle paylaşabileyim. Sarkozy, cumhurbaşkanı seçilmeden yazdığı “Libre” kitabında siyasetin “önce kanaat sahibi olup”, yani kendi ikna olup, “sonra toplumu kanaatleri yönünde ikna etme çabası” olarak tanımlar. Bizde böyle mi anlaşılır? Yoksa “efendim ‘siyaset’ sözcüğü etimolojik olarak, seyislikten, at tımarından gelir” filan mı denir, bilemem. Pek çok şeyi bilemediğim, anlamadığım, anladığımı sandıklarımı anlattığımda ya anlaşılmadığı, ya yanlış anlaşıldığı, ya esasa ilişkin bulunmayıp örtük “deli herhalde” tepkisi aldığım duygusunun bende giderek baskınlaşması gibi. “Anlamadım” demek de erdem ve bir başlangıçtır belki.

Oysa analitik düşünce billurlaşma demek. O billurlaşmanın döküldüğü yazılar tıkız, hani çimdiklense ele et gelmeyen adaleli sporcu vücudu gibi olmalı. Hemingway de “Öğleden Sonra Ölüm” kitabında matadorların esasen “efemine” denilecek denli narin vücutlara sahip olduklarını, ölüm anında (“duende”) boğanın ensesindeki üç ile dördüncü omurlar arasına yanlamasına saplanan kılıcın, bu hamle mahir biçimde gerçekleştirilmediği takdirde kırılabileceğini yahut matadorun kendi bileğini sakatlayacağını aktarır. Gerçek düşünce böylesine keskin ve hedefe yönelik olmalı sanırım. O denli gerçek ve içten de. Geçen yazımda koç Doc Rivers örneğini vermem biraz da bundandı.

Mavala devam. Üniversitenin son yılında yarım gönülle akademisyenlik kariyeri yapmayı da düşündüğümde, antropoloji politik çalışmayı istemiştim. Kafamdaki Türkiye sorusunu, “saç böyle çıktığı için mi tarak bu biçim, yoksa tarağın biçiminden ötürü mü saç böyle çıkıyor?” yollu özetleyerek. Sevgili Fulya Atacan’ın kahkahaları eşliğinde ama disiplinden hiç ödün vermeden neredeyse baş başa anlattığı seçmeli “Ortadoğu’da Din ve Devlet” dersi, peş peşe devrilen Şerif Mardin, İdris Küçükömer, Sabri Ülgener vb. düşünürlerin kitapları, gençlik cüreti, “bir ömür sürse de bu işi ben çözerim” havası doğurmuştu içimde. Sonunda, değerli Şule Kut’un tek “şimdi senin yerinde olsam, ben tarih yazmayı değil tarih yapmayı seçerdim” cümlesi ve Le Carré romanlarının efsunu hariciyeye götürdü beni.

Tarih filan yapamadım tabii hariciyede, o kısmı biliyorsunuz artık. Merhum peder, Taksim Divan Oteli’nin barının müdavimlerinden Doğan Nadi’nin bir akşam Mücap Ofluoğlu’na dönüp, “büyük adam olamadık ama büyük sarhoş olduk çok şükür” dediğini aktarmıştı, kâtip çıktık. Neyse ne diyorduk, disiplin ve analitik düşünce. Zamanında genç Aydın’ı acılara sevk eden “saç-tarak” analojisi gibi, bugün “cumhuriyetimiz bir türlü dönüşemediği için mi dış politikamız böyle?” diye mi sormalı? Yoksa özellikle anamuhalefet olan CHP-İYİP’e dönüp ve gerçekten cumhuriyeti dönüştürme niyetlerinin olup olmadığını anlamak üzere, belli başlı dış politika dosyalarında ve Kürt sorununda şimdikinden farklı hangi somut adımları, hangi zaman aralığında atmayı öngördükleri mi sorgulanmalı?

“Genç arkadaşımız” elli yaşına geldi geçti halen fevri, halen naif, halen kazkafalı. Kimin abisi, kimin için girdi bu işlere, çeyrek yüzyıl oldu ama basmıyor kafası işte şu çocuğun bir türlü. Kulakları çınlasın, dönemin Irak Özel Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Çelikkol gecelerce şakır şukur klavye başında sayfalar dolusu yazdığım Dışişleri’nin Irak MGK sunum taslaklarına şöyle usulen bir göz atıp, yüzüme meleksi gülümsemesiyle bakarak kocaman çarpılar koyardı köşeden köşeye, kırmızı kalemiyle. “Askerle kavga istemiyoruz şekerim” diye eklerdi. Ona da Allah sıhhat versin dönemin müsteşarı Büyükelçi Ertuğrul Apakan da beni hep Cumartesi günleri in-cin top oynarken makamına çağırır, o okudukça ben beklerken iç sıkıntısından burnum kanamaya başlar, bana dönüp “şekerim sen de benim yanıma gelince hep burnun kanıyor, tansiyonun mu çıkıyor nedir?” diye içten şefkatle sorardı.

Ne değişti? Çok şey değişti. Hem de Firenklerin deyişiyle, “plus ça change, plus c’est la même chose”: Yani diyor ki aşağı yukarı: “Ne denli değişse, o denli aynı kalıyor.” Kürt sorunu, Kıbrıs, Irak, Doğu Akdeniz, Libya, Suriye? Henüz zamanı değil. Aday? Adayın kim olacağı hiç önemli değil. Cumhuriyetin dönüşümü? O sonraki iş. Anti-hukuk? Asla oyuna gelmeyeceğiz. Yanlışlıkla olsun, sıcak çatışma çıkarsa? Vatan mevzubahisse gerisi teferruattır. Ebru Timtik, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Musa Orhan, Barış Atay vs.? Arkadaşlar gerekli açıklamaları yaptılar. Yerinden yönetim? Ülke bölünür, federasyon istemiyoruz. AB, ABD, NATO? Egemen güçlerin emperyalist planlarını bozacağız. Kasa boş? Londra’daki üç-beş tefeci. Yeni cumhuriyet için birlik? Önce demokrasi ittifakı. Filan falan.

Özgüllüklerimiz vardır kuşkusuz ancak biz biricik, çok kendimize özgü de değiliz. Yanlış saydığımız örnekler üzerinde dahi doğru akıl yürütebiliriz. Tarih: Geri dönüp baksak, Murat Sevinç vukufla ABD, Fransa, Almanya’yı anlattı Diken’de, dilerim İspanya, Rusya ve Japonya’yla da ardını getirsin. Coğrafya: Çevremize baksak, Belarus, Lübnan, Ermenistan, İran? Kendi yakın tarihimizi doğru öğrensek, yeniden okusak: Tanzimat’tan, II. Abdülhamit’e, II. Meşrutiyet’e, İttihat ve Terakki darbesine, kurtuluş ve kuruluşa, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, karanlık 1990’lardan bugüne. 7 Haziran 2015’in ardından Ceylanpınar’da başlayıp, Reina’da son bulan kavurucu fırtınaya ve 15 Temmuz darbe girişimine. Hiç mi öğreneceğimiz, yeniden düşüneceğimiz yok? Ders almayız, ders veririz hep.

Kutsalın olduğu yerde ne özgürlük, ne özgür düşünce olamaz. Ne dinsel, ne ulusal kutsal da olamaz. Düşünmek, soru sormakla başlar. Barış, hayalcilik değildir. Hayal kurmak ise tasarlamak değildir. Mevcut enkazı kaldıracak kişinin çelik gibi sinirleri, çelikleşmiş bir iradesi ve kafasında ilk yüz günde yapacağı icraata dair bir programı olsa gerekir. Oraya oturmak için de ülserik bir yönetme, iktidar hırsı. Yarın oraya oturmaksa amacı, stratejisini de bugünden belirlemiş olmalıdır. Klopp, “Gegenpres size topu karşı kaleye en yakın yerde kazandırır ve hiçbir oyun kurucu gegenpres denli uygun bir fırsat yaratamaz” diyor. Üstadı Sacchi ise “pres yalnızca rakibin peşinden koşmak değildir, alanı denetimine almak ve nihayet rakip takımın aklında oyunun denetimini ele geçirmektir” diyor. Bilmem zikredebildim mi ey nadide muhalefet?

Yıllar önce Denizli taraflarında sanırım, yanından geçtiğim ful modifiye, amörtisörleri kesik beyaz bir Şahin rampaya sarmış, en sağ şeritte patlak egzozu öfkeyle vozurdayarak ağır aksak gidiyordu. Arka camında büyük harflerle yazıyordu: OLMUYOR. Yüz küsur sene önce hürriyet aşkından bizar olmuş Tevfik Fikret de Yeni Zelanda’ya yerleşmeyi düşünüyordu. Yüz küsur sene sonra bugün Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern’e bakıp “ay ne hoş kadın, ne ülkeler ne liderler var süphanallah” diye iç geçiriyoruz.  Meramımı muhtelemen yine anlatamadım, sözümü laf ola bağlayayım bari: “Yunan kapıya dayandı, şimdi birlik zamanı” öyle mi? Ve buna “şimdiye dek savaşmadık, Kardak kayalıkları için savaşa sokmaya kalktıydı birileri bu ülkeyi zamanında kişisel hevesleri uğruna, ne oluyoruz, aklımızı başımıza alalım” diyecek kimse de yok öyle mi? Vah ki, ne vah…


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI