YAZARLAR

Şehirlerdeki 'lüzumsuz yaya' varlığına son vermenin zamanı gelmedi mi!

Sorun, benim gibi, bizler gibi, o kaldırımda yürümeye çalışanlarda. Buna gerek yok. Kaldırımlar araçlarını park etmek isteyenlere tahsis edilmeli ve bu insanlar, aracı olmayan ya da yürümeye yeltenenlerin tacizlerinden, eleştirilerinden sakınılmalı. Fakat yalnızca araçlara tahsis edilmemeli. Bu tahsis kısmi olmalı. Kaldırımlar aynı zamanda, motosikletlere ve çeşitli işler yapan esnafın kullanımına bırakılmalı.

Sayın merkezi ve yerel yönetim yetkilileri,

ben 'şahsımın' şehirdeki varlığından son derece rahatsızım ve beni serbestçe seyahat etmekten ancak sizler gerçek anlamda mahrum bırakabilirsiniz. Şehrin asıl sahipleri olan, daha doğrusu olması 'gereken' araç sahiplerini, toplu taşıma sürücülerini, özel araçları, başta lokanta ve 'cafe' sahipleri olmak üzere tüm yeme içme sektörünü, irili ufaklı işletmeleri, araçlarından ve dükkanlarından yüksek sesle müzik dinlemeyi 'tercih' edenleri rahatsız ettiğimi, buna hakkım olmadığını düşünüyorum. Ancak kendi kendimi yasaklayamadığım, sınırlayamadığım, her şeye rağmen buna gönlüm elvermediği için, tarafınızca şehirde olur olmaz dolaşmaktan alıkonulmayı talep ediyorum. Böylece hem milyonlarca yurttaştan biri olarak akıl sağlığımı, hem şehirlerin gerçek sahipleri olan her boy sermayedarın üstün çıkarlarını korumuş olursunuz. Benim durumumda olanların sayısı kaçtır bilmiyorum, muhtemelen az değiliz. Ancak bunun bir önemi yok. Maddi kazanca dönüştürülemeyen 'yayalığın' ve 'kamusal alan kullanma' hevesinin sona erdirilmesi, başta trafik olmak üzere çoğu sorunun da kolaylıkla çözülmesini sağlayabilir.

Evden çıkıp yürümeye başlıyorum...

Kaldırımların büyük kısmı çok dar ve çakır çukur. Doğrusu da bu. Geri kalanı da daraltılmalı. Geniş kaldırım ve sağlam bir zemin, bir yandan yeni ihalelerin açılmasını güçleştirerek ekonominin daralmasına, diğer yandan bizlerin rahat yürüyerek mutlu olmamıza, daha çok yürümeyi istememize neden olabilir. Özellikle bebek arabasıyla yürümek istediğinizde neredeyse imkansız bir iş denemiş oluyorsunuz ki, sorun, kuşkusuz bebek arabalarıyla yürümek isteyenlerde. Hiçbir ekonomik çıktısı olmayan bu yürüyüş isteğinin ülkeye faydadan çok zararı olduğu kanısındayım ve böyle bir hevese kapıldığım için kendimi sorguluyorum. Daha geniş ve düzgün kaldırımlar talep edilmesine karşıyım. Eğer 'yayalığı' tercih edenlerin kaldırım kullanımı yasaklanır ya da belli saatler arasına alınırsa, şehrin asıl sahiplerini ferahlatıcı etkisi olur, bundan hepimiz kazançlı çıkarız. Vin vin...

Yürürken, kaldırıma paralel park edilmiş araçlara rastlıyorum sık sık ki bu durum, yayanın oradaki varlığımı iyice tahammül edilmez hale getiriyor. Doğrusu araçların kaldırımları kullanması. Onca parayla alınmış, her biri bir servet değerindeki araçların kaldırımlarda olması, özen gösterilmesi bir gereklilik. Sorun, benim gibi, bizler gibi, o kaldırımda yürümeye çalışanlarda. Buna gerek yok. Kaldırımlar araçlarını park etmek isteyenlere tahsis edilmeli ve bu insanlar, aracı olmayan ya da yürümeye yeltenenlerin tacizlerinden, eleştirilerinden sakınılmalı. Fakat yalnızca araçlara tahsis edilmemeli. Bu tahsis kısmi olmalı. Kaldırımlar aynı zamanda, motosikletlere ve çeşitli işler yapan esnafın kullanımına bırakılmalı.

Motosikletler rahat sürülemiyor, bizim yüzümüzden kaldırımlarda garip hareketler yapmak zorunda kalıyorlar. Motor sahiplerine yönelik böyle bir saygısızlığa izin verilemez, verilmemeli.

Lokanta ve 'cafelerin' sandalye ve masaları ise kaldırımları bütünüyle kaplamalı, lüzumsuz yaya geçişleri engellenmeli. Kişisel olarak lokantacı ve 'cafecilere' en sık yaşattığım sorunlardan biri, masaları çıkardıkları kaldırımda yürürken büyük zorluk çekip zaman zaman onların da buna tanık olmalarına sebebiyet vermem. Sanki yanlış bir şey yapmışlar gibi hissetmelerinden, onlara bu duyguyu yaşatmaktan rahatsızım. Nadir de olsa bir homurdanma eylemine girişmem ve homurtuyu işiten esnafın sinirlenip el kol hareketleri yapmak zorunda kalması, işin cabası. İnsan insana bunu yapar mı, bir lokanta sahibini bu duruma düşürmek, kızdırmak, üzmek vs. kimin haddine?

Fakat herkes kaldırımda yürümekten men edilirse, ekonomik sonuçları sermaye aleyhine olur. Dolayısıyla tüm yayalar değil, ekonomik herhangi bir faydası olmayanlara yönelik olmalı sınırlamalar. Bu amaçla, lokanta ve 'cafe' olan sokakların iki başına konuşlandırılacak görevliler, yalnızca 'müşterilik' güvencesi verenleri kaldırıma kabul etmeli, diğerlerini geri çevirmeli. Bu uygulama süreklilik kazanırsa zaten sıradan yayalar bir süre sonra evden çıkmayı daha az isteyecektir. Lokanta ve 'cafe' sahipleriyle, kaldırıma park etmek isteyen araç sürücüleri arasındaki olası anlaşmazlıkların çözümü için, ayrıca akıl yürütülmesi gerekir.

Geçen ay gitmek zorunda kaldığım Beşiktaş, Gaziosmanpaşa ve çok zaman geçirdiğim Kadıköy ilçelerinde, hâlihazırda dar olan kaldırımların giderek daha fazla lokanta sahiplerine tahsis edildiği sevinerek gözlemledim ki, bu durum yayasızlaştırma hedefine varmada epey yol alındığının göstergesi. Örneğin Taşlıtarla meydanındaki, 1970'lerde temel atma törenini seyrettiğim cami çevresindeki ufak tefek yeşilliklerin yıllar içinde yok edilip üzerinde tek ağaç bulunmayan epeyce geniş bir beton meydan yaratılması başlı başına mutluluk verici bir gelişme. O alandaki ağaçlar rahatsızlık yaratıyor, yayalar ve gölgede oturmak isteyenler için çekim merkezi haline gelebiliyordu. Sorunun beton lehine çözülmüş olması sevindirici. Özellikle cuma ve bayram namazlarındaki kalabalık için tasarlandığı tahmin edilebilecek devasa 'taş alana' yönelik rahatsızlık belirtilerinin 'din düşmanlığı' ile ilişkilendirilmesi ve eleştiri yöneltenlerin hedef haline getirilmesi de, ayrıca ihmal edilmemeli.

Yeri gelmişken, otuz yılımı geçirdiğim cânım Ankara'da, o güzelim Kuğulu Park'taki ağaçların bir kısmının da yanlış budama sonucunda kurutulduğunu öğrendim. Cilalanmış hallerinin çok daha güzel olduğu açık. 'Yeşil' ağaç görmeyi istemek kadar tuhaf bir beklenti olabilir mi? Emeği geçenlere teşekkür ederim.

Diyelim ki o gün yürümek yerine mecbur kalıp dolmuşa binmeyi tercih ettim...

Yaz vakti, hele ki salgında tıkış tepiş yolcu alan dolmuş sürücülerinin 'itiraz' yoluyla bunaltılmaması gerekir. Üstelik her itirazda, en efendi üslupla yapılmış dahi olsa, direksiyondaki beyefendilerin olabildiğince sert yanıtlar vermesi ve bu yolla yıpratılmaları akıl alır gibi değil. Buna hakkımız yok. Dolmuşlar ve taksiler bizim için değil, biz onlar için varız ve bu bariz gerçeğin zaman zaman unutulup söz konusu meslek grubuna haksızlık edilemesinin altından hiç birimiz kalkamayız. Hal böyleyken gerekirse şehirde yayalığı seçenlerin sınırlanıp dolmuş ve taksilere belli bir sayı üzerinden doğrudan ödeme yapılması seçeneği düşünülebilir. Böylece gönül rahatlığıyla küfredebilir, sağa sola el kol hareketleri yapabilir, uzun uzun korna çalabilir ve müşteri gibi bir teferruatla uğraşmak zorunda kalmazlar. Bu insanları yıpratmaya, üzmeye hakkımız yok.

Bakın, bu satırları yazarken Rami'deki baba evindeyim ve gece vakti evin önünden geçen her dolmuş ve taksinin müzik setlerinin sesini sonuna kadar açtığına tanık oluyorum. Oysa biz burada olmasak böyle bir sorun da yaşanmayacak. Elbette o sesi sonuna kadar açacak ve sabaha karşı bangır bangır Ebru Gündeş dinleyecekler. Onların en doğal hakkı. Acaba benim ve ailemin o sesten rahatsız olacağını düşünüp buna sinirlenmişler midir, yıpranmışlar mıdır diye düşünüyorum. Müzik dinleme özgürlükleri yok mu? Elbette, Türkiye bir özgürlükler ülkesi.

İşte muhterem yetkililer, günün hemen her anında, şehrin gerçek sahiplerini rahatsız ettiğim duygusuyla yaşıyorum ve inanın bu çok ağır bir durum.

Karşıdan karşıya mı geçeceksiniz? Neden? Anlamlı bir istek mi bu? Oysa dışarıya çıkmazsanız, caddelerde karşıdan karşıya da geçmek zorunda kalmazsınız. Karşından karşıya geçerken yaşanan ve her biri üzerine uzunca yazılabilecek aşamalar, yayaların şehir hayatındaki lüzumsuz mevcudiyetinin en çarpıcı kanıtlarını sunuyor.

Yayalar nedeniyle trafik ışıklarına 'saniye' konulması, araçların yavaşlamasına ve araç sürücülerinin canlarının sıkılmasına yol açıyor. Söyler misiniz buna ne hakkımız var? Ayrıca o saniyeler ile genellikle caddenin ortasına kadar gelinebiliyor, üstelik benim adımlarımla. Siz bir de yaşını başını almış ya da rahatsızlıkları olanları düşünün. Gerçi salgın esnasında 65 yaş üstü yayalar sorunu büyük ölçüde çözülmüşe benziyor ama yalnızca onlar değil ki, daha genç olan bizler de yavaşlatıyoruz trafiği. Şehir içinde 100 km. hızla yolculuk yapma 'özgürlüğünü' kullanmak isteyen sürücülere haksızlık yapılıyor.

Misal, trafik ışığı olmayan yerlerde 'yaya geçidi çizgileri' çekildi ve denildi ki, bir araç orada yaya görünce durup onun geçmesini bekleyecek. Hakikaten aklım almıyor bu kararı. Sürücülerin hemen hiç birinin uymamasını büyük sevinçle gözlemliyorum. Kusura bakılmasın ama bu millete böyle bir ahmaklığı dayatamazsınız.

Hasbelkader durduğu belli olan bazı sürücülerle de gereksiz duygusal yakınlıklar kurulabiliyor! Diyelim, sürücü durması gereken yerde yanlışlıkla durdu. Ben bir eziklik ve mahcubiyet hissediyor, gözlerinin içine şükran duygularıyla bakıyor, elimle ve başımla teşekkürler ediyor ve ayıp olmasın diye normalden çok daha hızlı ve ayrıca olabildiğince sempatik tavırlarla, adeta sekerek geçiyorum o çizgilerin üzerinden. Sürücünün, elini bileğinden hafifçe sallayarak “hadi geç geç” yapması karşısında hissettiğim mahcubiyet ise cabası. Oysa olur olmaz dışarı çıkmazsam böyle anların yaşanmasına da gerek kalmaz.

Türkiye araç sürücüsü ahalisinin kahir ekseriyeti, henüz hız ile o hızın olası sonuçları arasında bir bağ olduğunu kavrayabilmiş değil. Bu nedenle yaya gördüklerinde hız kesmiyor ve sizin canınızı kurtarmanızı bekliyorlar. Haklılar. Kadranında o rakamlar yazan bir aracı kullanan insan neden hız kessin, yayanın üzerinize düşeni yapıp hızlı hareket etmesi gerekir. Yollarda hız kasislerinin yapılması da israfa neden oluyor. 120 km. ile yolculuk eden bir aracın sırf yola insan çıkabilir diye yavaşlaması ülke ekonomisi için yarar mı yoksa zarar mıdır? Yaşadığım mahallenin yanındaki ana caddede yaklaşık 1.5 km. boyunca hiç ışık ve kasis yok. Özellikle gece vakti araçlar inanılmaz sürat yapıyor. Kaldırım da dar olduğundan, her gün büyük tedirginlikle yürüyorum o caddeyi. Geçenlerde birilerine neden bir iki kasis yapılmadığını soracak oldum. Dediler ki, “Şuradaki rezidans sitesi inşaatı bitince yaparlar belki, şimdi hafriyat kamyonları filan, işler aksar.” Nasıl düşünemedim ki bunu? O an, hafriyat kamyonlarının hızının kesilme ve inşaatın yavaşlama ihtimali sırtımdan aşağı soğuk terler akmasına neden oldu inanın.

Hem bir şey söyleyeyim mi, yalnızca şu saydıklarım değil, emniyet güçlerimiz de rahat eder, eğer yayaların şehirdeki görünürlüğü azaltılırsa. Bazen yarım saatlik bir yürüyüşte birkaç kez kimlik kontrolüne rast geliyorum. Her seferinde bir kez daha 'aranan' biri olmadığımı fark edip rahatlıyor, durup dururken kimlik soran genç memurlara teşekkür ederek sevinçle uzaklaşıyorum. Peki orada olmasam daha iyi değil mi? Evde otursam ve kimlik soranlar hiç yorulmasa. 'Kamu düzeni' kavramı böyle bir şey değil mi zaten? Şuncacığı dahi düşünemeyen yayalara nasıl izin verilir, inanın aklım almıyor. Dahası, yayaların resmî araç konvoylarına çıkardığı sorunlar! İstanbul'da pek yaygın değil, biz Ankara'da 'devletin' yaklaştığını koruma araçlarından yayılan yüksek tondaki uyarılardan anlıyorduk. Önce çakarlı araçlara mahsus tuhaf ve rahatsız edici bir kısa siren sesi, ardından “geçme karşıya, geçme, geçme, kenara çekil” diye azarlayan metalik ses. Kendinizi kaldırıma zorlukla atar ve o bağıran, yurttaşı azarlayan sesleri dinlersiniz. Sorun, bizim vergilerle bize afra tafra yapanlarda değil, hem vergi verip hem o yolda yürümeye cüret edenlerde. Yavaş yürüyerek devletin ilerlemesini geciktirenlerde.

Değerli yetkililer, şehirlerde kamu düzeni bakımından giderek daha büyük sorunlara neden olan yaya kalabalığının gündeme alınıp şehirler, kamusal alanlar, gerçek sahiplerinin rahatça kullanabilecekleri mekânlara dönüştürülmeli, ekonomik yarar sağlamayan yayalık faaliyeti yasaklanmalı; eğer bu yapılamıyorsa, her derde deva Umumi Hıfzıssıha Kanunu'na dayanılarak ivedilikle sınırlamalar getirilmeli.

Ben bir yurttaş olarak üzerime düşeni yapmaya hazırım. Hiç kimseyi huzursuz etmeye hakkım, hakkımız yok. Bu bilinç, yayalık hevesine kapılan, kapılma ihtimali olan herkese aşılanmalı...


Murat Sevinç Kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR