YAZARLAR

Ölüyle ders verme

Karadeniz, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında asılsız, dayanaksız davalarla üç kez tutuklandı. Hapiste kansere yakalandı. Hapisteyken evlendiği eşi Hülya Karadeniz, “Kocamı hangi suçla tutuyorsunuz? Sağlığı iyi değil, hayatı tehlikede. Sağlık kurulları ve klinik raporları bu durumu belirtiyor” dediğinde yanıt dürüst ve nettir: “Ölsün istiyoruz. Harun, eline silah almadı; eğer silahlı bir eylemi olsaydı, bizim için işini bitirmek daha kolay olurdu. O, bizim için, eline silah alanlardan daha tehlikeli. Onun için de ölmesini istiyoruz.”

Bilinen, alışılagelen modellerden, yöntemlerden hayli farklı, kendine özgü bir eğitim tekniği var: Ölüyle, ölümle ders verme.

Yeni değil, hayli eski. Ama bizde, özellikle son dönemlerde çok revaçta. Gönüllü, iştahlı katılımcılarla hızla yaygınlaşıyor. Tekniği öğrenenler, onu hızla uygulamaya koyuyor, zenginleştiriyor. Ve ölüyle ders verme, eğitimin, tekniğin, öğrenmenin-öğretmenin ötesine geçip asli yaşam biçimi, pratiği halini alıyor.

Bizde ölüyü linç etme hazzıyla pekişip yaygınlaşan ölüyle ders verme tekniğine ilk kez John Berger dikkat çekmişti. Berger, Ekim 1967’de Che Guevera’nın belden yukarısı çıplak ölü bedenini uzman ve yetkililerin tanıklığı, teşhiriyle dünyaya taşıyan fotoğraf üzerinden inceler konuyu.

Che Guevara ve onu teşhir edenler...

Tarihsel bir belgedir fotoğraf. Kompozisyonu, görüntüyü, ışığı, çerçeveyi beğenin, beğenmeyin, niteliği ne olursa olsun, karşınızdaki fotoğraf aynı zamanda bir sanat yapıtıdır. Berger da sanat tarihi içinden bakarak yaklaşır tarihsel olaya ve belgesine. Che’nin cesedini birinci dereceden tanıklar, tarihsel olayın aktörleriyle birlikte kaydedip belgeleyen, aynı zamanda bir eğitim aracı haline getiren sanat yapıtını, fotoğraf öncesi dönemde aynı işlevi gören iki yapıt eşliğinde değerlendirir: Rembrandt'ın Profesör Tulp'un Anatomi Dersi ve Mantegna’nın Ölü İsa adlı tablosu.

Profesör Tulp'un Anatomi Dersi

İlki 1632, diğeri 1480’de yapılmış. Fotoğrafsa Ekim 1967 tarihini taşıyor. Üç görüntü, kompozisyon arasındaki şaşırtıcı benzerliği, taşıdıkları amaca bağlar Berger; ölüyle ders vermeye…

Rembrandt’ın tuvale ve yüzyıllar ötesine taşıdığı anatomi dersi, tıbbın ilerlemesini görselleştirmekte, öğretmektedir. Che’nin cesedi ise siyasal uyarı ve ders niteliği taşımaktadır. Ölü İsa da öyle, inanç dersi, eğitimi.

Ölü İsa

NE İÇİN, NASIL EĞİTİM?

Che bir gerilla. Savaşçı. O kuşatılıp öldürüldüğü sırada burada eline hiç silah almamış insanlar da benzer yolculukları, benzer yazgıları yaşıyordu. Onlardan birini yakından tanıyorum. Hiç yüz yüze gelmedik. Aramızdaki kuşak farkı bir yana, adını duyduğumda, yazdıklarını okuduğumda bu dünyayı terk etmişti. Ama yakınlığımız, söyleşimiz hep sürdü.

Harun Karadeniz, çok zorlu, meşakkatli, sürekli bedel ödeyerek olsa da onurlu, güzel bir hayat yaşadı. Dolu dolu. Onca kasırgaya, onca kavgaya, ölüm kalım mücadelesine karşın, hep dingin, sakin, kararlı. Yazdıkları, fotoğraflardaki yüzü öyle söylüyor. Tanıyanlar da.

Giresun’un Alucra ilçesi, Armutlu köyünden. Aile topraksız, mülksüz. On yaşında komşu kent Samsun’a göç. Çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe yolculuk, içine doğduğun, içinde yol aldığın dünyaya karşı yürümektir. Tanıyıp görmediğin, birbirinizden hayatta haberiniz olmayacak cümle türdeşlerinle paylaştığın cümle yoksulluk ve yoksunlukla baş etmeye uğraşmaktır yaşamak. İnsanlık dışı hal ve gidişatı değiştirme çabası ve eğitimidir yaşamak.

1942’de dünyaya gelen Harun Karadeniz bu eğitimin yanı sıra, son derece dindar olan babasından da çok temel şeyler almıştır: İslam ve felsefesi, onu tüm aşamalarıyla tasavvufu öğrenmeye yöneltir. “Bu nedenle benim için ilk düşünceler mutasavvıfların sorularıyla başladı” diyecektir.

Ülke ve toplumun, zamanın ruhuna uyarlı olarak siyasal eğitimden de geçmiştir. Samsun 19 Mayıs Lisesi’ndeki öğretmenlerinin uyarısıyla donanıp hazırlanmıştır üniversiteye, büyük şehre:

“Çocuklar artık lise bitiyor, seneye üniversiteye gideceksiniz. Üniversitede mutlaka ve mutlaka komünistler sizin de yanınıza gelecekler ve eşitlik vaadi ile sizi aldatmaya kalkacaklar, sakın ha sakın aldanmayın.”

1962’de İTÜ İnşaat Fakültesi’ne kulağında ve benliğindeki bu sözlerle adım atmış, ilk yıllarda kendisini kandırmaya gelecek adamları bekleyip durmuştur. İçi öyle doludur ki, 'gelecek komüniste karşı, dolu mavzer gibi hazırdır'.”

Babasından, dinden edindiği adalet ve ahlak, ilkokuldan başlayarak öğretmenlerinden aldığı yurt ve millet duygusu, sorumluluğuyla İnşaat Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı olur, İTÜ Talebe Birliği yönetim kuruluna girer. Arkadaşlarıyla birlikte üniversitede gazoz yasaklama eylemlerinden eğitimde fırsat eşitliği mücadelesine, özel okulların devletleştirilmesi kampanyasına yönelir.

Temmuz 1968’de 6. Filo protestoları sonrası üniversite yurduna polis baskınında Vedat Demircioğlu camdan atılarak öldürülecek, bir kuşağın katledilme süreci başlayacaktır.

Oysa aynı günlerde, 1967-1968 İTÜ Arı Yıllığı’na şunları yazmıştır Talebe Cemiyeti Başkanı Harun Karadeniz:

Öğrenciliği bitirip meslek hayatına atılacak olan biz mühendisler için iki yol vardır. Bu yollardan biri, kim için ve ne için üretim yaptığını düşünmeksizin egemen sınıfların yararına üretim yapmaktır. Kısaca, neden ve niçinini düşünmeksizin, bir ücret karşılığında üretim yapmak, yani robotlaşmak.

İkinci yol ise, kim için ve ne için çalıştığını bilerek, emekçi halkın yararına üretim yapma olanaklarını aramaktır. Bir başka deyişle, ikinci yol küçük bir azınlığın yararına robotlaşmak değil, büyük çoğunluğun, yani toplumun yararına çalışarak insanlaşmak yoludur.

Kişisel sorgulamasını da yapar:

Harun sen sağcı bir gençtin, nasıl ve neler oldu da bu noktaya geldin! Ve burjuvazi senin hakkında elliye yakın dava açtı ve senin için 150 yılı aşan hapis cezası istedi, ne nasıl gelişti de bu sonuç çıktı?”

Yanıt:

Ben sadece yurt sorunlarıyla ilgilendim.

TARİHSEL ÖNGÖRÜLER

Harun Karadeniz’in 1960’lardan 1970’lere uzanan yolculuğu, John Berger’ın Che için yazdıklarıyla birlikte okunabilir.

Onlara dünyanın içinde bulunduğu durum katlanılmaz geliyordu. Yenilerde böyle olmuştu bu. Önceleri de dünyanın üçte ikisinin içinde yaşadığı koşullar aşağı yukarı şimdikinin aynıydı. Sömürünün ve tutsaklığın derecesi aynı ölçüde büyüktü. Çekilen acılar da bu kadar yoğun ve yaygındı. Yıkım da aynı boyutlardaydı. Ama durum katlanılmaz değildi, çünkü bu koşullarla ilgili gerçek -bu koşullarda acı çeken insanlarca bile - tüm boyutlarıyla bilinmiyordu. Gerçekler, ilişkin oldukları koşullarda her zaman açık seçik görülmezler. Açığa çıkarlar - bazen de gecikerek. Bu gerçek de ulusal kurtuluş mücadeleleri ve savaşlarıyla açığa çıktı. Yeni açığa çıkan gerçeğin ışığında emperyalizmin anlamı değişti. Taleplerinin farklı olduğu görüldü. Önceleri emperyalizm ucuz ham madde, emek sömürüsü ve denetlenebilir bir dünya pazarı istiyordu. Bugünse hiç bir değeri olmayan bir insanlık istiyor. Onlar kendi ölümünü, bu emperyalizme karşı verilen devrimci savaşın içinde önceden gördü.¹

Karadeniz, 12 Mart 1971 darbesi sonrasında asılsız, dayanaksız davalarla üç kez tutuklandı. Hapiste kansere yakalandı. Hapisteyken evlendiği eşi Hülya Karadeniz, 1972 sonbaharında İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Adli Müşaviri Turgut Akan’a “Kocamı hangi suçla tutuyorsunuz? Sağlığı iyi değil, hayatı tehlikede. Sağlık kurulları ve klinik raporları bu durumu belirtiyor” dediğinde yanıt dürüst ve nettir: “Ölsün istiyoruz. Harun, eline silah almadı; eğer silahlı bir eylemi olsaydı, bizim için işini bitirmek daha kolay olurdu. O, bizim için, eline silah alanlardan daha tehlikeli. Onun için de ölmesini istiyoruz.”

Eylem sürecinde, hapiste gerçekleşemeyen infazın ilk evresi, tedavisi engellenip geciktirilerek uygulandı: Kangren olan sağ kolu kesildi. 15 Ağustos 1975’de, otuz üç yaşında son nefesini verene dek deneyimini, yaşadıklarını, düşündüklerini paylaşmaya, tarihe, dünyaya bırakmaya uğraştı. Buradaki bilgileri edindiğimiz Yaşamımdan Acı Dilimler, Olaylı Yıllar ve Gençlik kitapları bu çabanın ürünü.

John Berger’ın Che için yazdığı gibi Karadeniz’in de “önceden gördüğü ölüm, dünyanın bu katlanılmaz koşullarını kabul ederse, kendi yaşamının ne kadar katlanılmaz olacağının ölçüsünü sunuyordu. Önceden gördüğü ölümü, dünyayı değiştirme zorunluluğunun da ölçüsünü sunuyordu. Önceden gördüğü bu ölümün ona sağladığı yetkiyledir ki bir insana yaraşan onurla yaşayabildi.

***

Birilerinde yok etme ve linç iştahını köpürtse de farklı dersler verebiliyor ölüm. Şimdi olduğu gibi.


Zeki Coşkun Kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).