Sosyal medyaya fazla güvenmeyin

Cumartesi, 29 Ağustos, 2020
Ebru Timtik'in ölüm haberinin altına yapılan yorumlarda, bu haber dolayısıyla açılan etiketlerde, kutuplaştırma veya kontrolsüz nefret sınırlarını çok aşan barbarlık örnekleri gördük. Ölüm karşısında açıkça sergilenmesi bir yana iması bile büyük günah sayılacak kötücül hezeyanlar doluştu sosyal medyaya.

Hafta başında Medyascope’daki 5 Soru 10 Cevap yayınında, “birlikte yaşamak şöyle dursun yan yana bile duramayan çok toplumlu bir ülke” haline geldiğimizden bahsetmiştim. Hemen her gün bunu doğrulayan örneklerle karşılaşıyoruz. Birbirlerinin sevinçlerine, acılarına, ihtiyaçlarına, şikayetlerine bigane, ilişki ve temas kuramayan kapalı havzalar oluşuyor. Bu kopma ve kapanma haliyle de yetinilmeyip, karşılıklı saldırganlığı teşvik ve tahrik eden tutumlar aleniyet kazanıyor. Kötülüğün “tabana yayılmasına”, bu suça ortak olanların, iştirak edenlerin çoğaltılmasına özel çaba harcanıyor.

Kutuplaştırmanın “başarılı” toplumsal, siyasal sonuçlar elde etmesi, gerilimin seçmen davranışlarına etkisinden ibaret değil. Yani kutuplaştırma için özel çaba harcayanlar, bunu kışkırtanlar, bu sayede kendi etraflarında biriken kalabalıkları tutabilmekle, kendilerine desteği gözü kara bir taraftarlık üretmekle yetinmiyorlar. Çünkü bu geçici hezeyanların uzun süreli güvenilirliği olmadığını çok iyi biliyorlar. Bu yüzden kendi destekçilerinin de pasif destekçiler olmak yanında yürüttükleri kötülük politikalarının doğrudan suç ortağı olmasını, bunu taşımalarını, tekrar ederek büyütmelerini istiyorlar.

Suç, kötülük ve günah ortaklığı ile sağlanan yapışkanlık, kutuplaştırma politikalarının keşfettiği bir pratik değil aslında. Bütün suç örgütleri, meşru olmayan her türlü örgütlenme, her türden gizli cemaat yapılanması, mensup ve taraftarlarını “bağlamak” için onları “suça” bulaştırır. Mafyaya kabul prosedürlerinde, gizli cemaat inisiyasyon süreçlerinde, örgüt hiyerarşisinde, en kuvvetli bağlayıcı hep “suç ortaklığı”. Çok yüksek bir amaç veya çok kârlı bir beklenti için, bilerek ve isteyerek kötülüğü seçmek, ona ortak olmak, sessiz kalarak katılmaktan çok daha etkili bir mensubiyet.

Adalet arayışından linç kampanyalarına, destek-dayanışma ağlarından siyasal sürek avlarına kadar hemen her şeyin ana mecrası haline gelen sosyal medyada, bu çok daha net takip edilebiliyor. “Troller”, sadece gürültü yaratmak, ortalığı bulandırmak veya gündem saptırmakla ilgili değiller. Asıl işlevleri, bir fikrin, bir hissiyatın, bir hezeyanın tohumunu atmak, kışkırtmak ve onu bir yöne doğru sürmek. Bu öyle gerekli ve etkili bir rol ki, adı sanı açık siyasiler, belediye başkanları bu göreve talip oluyorlar, bundan hicap değil gurur duyuyorlar.

2015 yılında 7 Haziran 1 Kasım arasındaki atmosferde Prof. Dr. Necmi Erdoğan şu satırları yazıyordu: “Türkiye toplumunu”nu bir arada tutan pozitif bir etiko-politik içerik yoksa, bir arada durduran şey ne peki? Bence buna verilebilecek tek değilse de ana cevap ‘suç ortaklığı’dır”. Yaşanan depremin ardından Kürt vatandaşlara “oh olsun” diyerek taş dolu paket gönderilmesi veya bombalı saldırıda ölenlere gösterilen saygısızlıklardan örnekler sıralıyordu. Şimdi linçten her türden suçu övmeye kadar geniş bir repertuvarın sosyal medyada sahne alışını izliyoruz.

Çok yakın bir örnek: Avukat Ebru Timtik adalet istediği, adil yargılanma talep ettiği için hayatını kaybetti. Pek çok hukukçunun birleştiği gibi, uyduruk tanık ifadeleri ve delillere yargılamayı sündüren mahkemeler, kendi verdiği tahliye kararını aynı gün değiştiren hakimler, davayı acil biçimde görüşmeyen yüksek yargı, süreci seyreden bütün yargı sistemi, kulaklarını tıkayan, gözlerini kapayan herkes, bu ölüme katkıda bulundu. Ancak hep birlikte ölümüne engel olamadığımız genç bir avukatın kaybından duyulacak acıyı, utancı, sonrasında yaşananların çirkinliği, kötülüğü fazlasıyla bastırdı.

Bu haberin altına yapılan yorumlarda, bu haber dolayısıyla açılan etiketlerde, kutuplaştırma veya kontrolsüz nefret sınırlarını çok aşan barbarlık örnekleri gördük. Ölüm karşısında açıkça sergilenmesi bir yana iması bile büyük günah sayılacak kötücül hezeyanlar doluştu sosyal medyaya. Oysa bütün inançlarda ve evrensel hukukta (hatta TCK’da), ölüye dönük nefret suçu ve şiddet gösterileri, ağırlaştırıcı unsur sayılır ve daha yüksek ceza öngörülür. Acılı anneleri meydanlarda yuhalatmakla başlayan süreçte cenazelere, mezarlara saldırmak, “yeni normal”, sosyal medya bunun sergilendiği arena oldu.

Geçtiğimiz günlerde Kadıköy’de polis şiddetine maruz kalan kadın konusunda da benzer durumu görmüştük. Anlamsız şiddet gösterileri nedeniyle görevden el çektirilen polisler, karşı sosyal medya atağıyla göreve geri döndüler. Tecavüz sanığının tutuklatılması ve tekrar salıverilmesinde aynı süreci izledik. Sosyal medyanın geleneksel medyanın alternatifi olacağı iddiasını ve sadece “iyiyi” zorlayacağı iyimserliğini zayıflatan örneklerin sayısı giderek artıyor. Zaten toplumun (kalabalığın) ve hakim vasatın tamamen dışında olması için hiçbir gerekçe yoktu. Birileri önemini geç fark edip, biraz yavaş girdi hepsi o kadar.

Sosyal medyanın daha geniş kesimleri “suç ortaklığına” zorlama mekanizması, “faşizmdeki söz söyleme mecburiyetine” çok benziyor. Baskılarını kalabalıkların onay ve talebine bağlayarak meşrulaştıranlar, sadece sessizlikle yetinemiyorlar. Yaptıklarının önemli bir itirazla karşılaşmaması veya itiraz edebileceklerin susturulmasına onay verilmesi yeterli olmuyor. Yaptıkları için yüksek alkış, hatta daha fazlasını zorlayan kuvvetli bir gürültüye ihtiyaç duyuyorlar. Söz söyleme mecburiyetine gönüllü uyanlar, “Allah’ın affedeceği” bir kandırılmanın değil, açık bir ortaklığın sorumlusu oluyorlar.

Dünyada ve Türkiye’deki önemli bazı gelişmelerde oynadığı rol dolayısıyla, “kendiliğinden” bir pozitif özellik kazandığına inanılan sosyal medya, geçici üstünlük ve alınmış olumlu sonuçlar sayesinde bambaşka bir dünya kurmadı. Her yer ne kadar kötüyse orası da o kadar kötü, herkes ne kadar iyiyse buradakiler de o kadar iyi. Hatta gerçekliğin çok daha kolay eğilip bükülebildiği, geçiciliğin meziyet sayıldığı bir yer olduğu için çok daha tehlikeli sayılabilir. Bu yüzden, sahici dinamikleri etkileyebildiği ve desteklediği ölçüde değerli olabilen sosyal medyaya olduğundan daha yüksek bir misyon yüklemek saçma.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI