Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

Üzümü ye, bağını bil

Cumartesi, 15 Ağustos, 2020
İnsanın en temel ihtiyacı ötekiyle güvenli bir bağ kurabilmek. Ancak işler bazen yolunda gitmez, yaşanılan olumsuz deneyimlerle birlikte kişi bağa küser ya da artık bağsız/köksüz olmakla teselli bulur. Bağsız olmak, kişiyi bağ bozumundan da korur elbet. Ancak ürün vermemeyi ve almamayı da göze almak lazım o vakit. Üzüm yemek güzel ama bağını bilmek de çok güzel.

Pandeminin karanlık günleriydi, ofisler evlere taşınmış, görüntülü konuşmalar eşliğinde eş dostla kahve içilen, akşamları instagramdan canlı yayın zapladığımız o ucu bucağı gözükmeyen zor zamanlar… Bir arkadaşımla telefonda o kahve fasıllarından birindeyiz, şöyle dedi bana “İlk kez bu kadar uzun süre evde vakit geçiriyorum, biliyor musun salonumun öğleden sonraki ışığı çok güzelmiş!”

Bu cümlenin ara ara aklıma gelip kendini hatırlatması elbette tesadüf değil.

Tüplü dalış yapanlar bilir, esas hikaye eğer şanslıysanız beşinci altıncı metrelerdedir. Çünkü ışığı hâlâ takip edebilir ve ışığın yarattığı etkileri görebilirsiniz. Bu etkilerden en büyüğü hiç şüphesiz ki renkler… Suyun altında balıkların, mercanların, türlü deniz mahlukatının olağanüstü renkleri sizi büyüler. 10-15’inci metreden sonra ışık, dolayısıyla da renkler kaybolur, dip karanlıklara doğru inmeye başlarsınız. Onun kafası da bir hayli başkadır ama renk yoktur. Tek boyuta indirgenmiş, ürperticiliği yüksek alanlarda süzülmeye başlarsınız. Işık varsa renk vardır, gölge vardır; dolayısıyla şenlik de vardır.

Mekânlar ve insanlar üzerine düşünmek sanırım zihnimin birincil işlevi. Hele ışık oyunlarının onlar üzerindeki etkisi bana hep çekici gelmiştir.

Işık, bir mekânla bağ kurabilmemi, o mekânı içeriden idrak edebilmemi sağlayan yegâne şey. Bir mekânın ışığını kavradıkça oraya yerleştiğimi hissederim. Sadece mekâna mı? Bir mahalleye, hatta bir ilişkiye de ancak onun ışığını bildikçe yerleşilebildiğini düşünenlerdenim. İlişkinin ışığı derken burada şairane bir tasvirden bahsetmiyorum. Bir insanın dört mevsimini bilmek, gün içerisindeki salınımına tanıklık etmek, eşref saatlerini görmek önemli bilgi durakları gibi gelir bana.

Işığın kendi içindeki onarım gücüne de inanırım. Evet, ışık onarır! Gündüz gözüyle de bir bakmak lazımdır olaylara ya da bazı şeylerin üzerine yatıp uyumanız gerekir, sonrası başka türlü olur çünkü, en azından başka türlü olacağı umulur, eh bu da az bir şey değil!

Goethe’nin ölüm döşeğindeyken evinin perdelerini açtırması ve “Işık, biraz daha ışık” diye söylenmesi de bitmekte olan yaşam oyununa bir can simidi söylencesi değil de nedir?

İnsanın doğası hep onarmaya meyilli, karanlık karşısında gözbebeklerinin büyümesi bunun güzel bir göstergesi. Işığı alma kapasitemiz her daim var ve karanlıkta da görebilme becerimiz.

Bir de mayalanmakta olan şeylerin en iyi karanlıkta mayalandığı gerçeğini de buraya not düşeyim. Karanlık, karanlık mıdır gerçekten?

Arkadaşımın söylediği o cümle, o süreçte tuhaf bir umut oldu bana. Evet, o kadar da karanlık değildi!

***

Işık hakkında düşünmeme vesile olan “yeni” günlerden geçiyorum; sindirilmeye çalışılan pandemi süreci, yaz rehaveti, askıya alınan birtakım işler güçler, göz kırpmakta olan yeni yaşam… Mevsimin ışığı değişiyor, geldik ağustosun ortasına… Bulunduğum yerde bağbozumu telaşı başlamak üzere… Üzümlerin bağda başlayıp şişede biten o güzel yolculuğu… Hep duyardım, bilirdim de ilk kez bu denli içindeyim bağbozumunun, belki de kelimenin hem mecaz hem de gerçek anlamıyla…

Zamanı doğanın döngüsü üzerinden takip etmek bana büyük bir canlılık hissi veriyor, yeryüzüyle sonsuz bir barış içinde aktığımı hissediyorum.

Bağbozumu dendiğinde ilk akla gelen Dionysos’dur; bağbozumu tanrısı olarak tanınan Dionysos, Yunan mitolojisinde şarap tanrısı diye de bilinir. Çocukluğunda Titanlar onu kaçırıp küçük parçalara bölerek kazanda pişirirler, ancak büyükannesi Rhea parçalarını birleştirerek onu kurtarır. Bu yüzden iki kere doğduğu kabul edilir. Adının Dionysos olmasının sebebi budur: Dionysos, ‘iki kere doğan’ anlamına gelir.

Nietzsche, “Tragedyanın Doğuşu” adlı eserinde bazı tanrıların simgesel anlamlarını inceler, bunlardan biri de Dionysos, diğeri de Apollon’dur. Nietzsche’de Apollon biçimin, uyumun ve kontrolün; Dionysos ise taşkın ve coşkun duyguların, tutkunun simgesidir. Nietzsche’ye göre bu iki öğe, tabiatın yaratış/yıkış süreçlerini sembolize eder. Dionysos, sembolü olan asma ağacı gibi ölüp yeniden dirilir, bu nedenle ölümün ve yaşamın yenilenme tanrısı olarak da bilinir. Eros ve Thanatosun’un tek vücut olmuş hali diyebiliriz.

Dionysos bir doğa tanrısıdır. Onun simgelediği asıl büyük kuvvet doğanın kendisi değil, insanla doğa arasında bir ilişki ve uyum içinde birlikte yaşayabilme ve bundan keyif alma yolculuğudur.

Bağbozumu, üzümün artık şarap yolculuğuna çıktığı süreci ve bağların yeniden dirilişinin başlangıcını anlatıyor bizlere. Antik çağlardan beri coşkuyla kutlanması boşuna değil. Bağa bütün bir yıl verdiğiniz emek, bağbozumuyla taçlanıyor. Yılda sadece bir defa yapılıyor olması da onu ayrıca özel kılıyor.

Bağ evi de üzerine düşünülesi bir kavram, hem varlığı hem işlevi bana epey estetik geliyor. Rüzgar onun etrafında dört dönecek, üzümleri usul usul rüzgarda pişecek. Evin bağın ortasında olacak ki üzümün tüm aşamalarını göresin, bir hastalık peydah olacaksa da en başından önlemini alasın. Maazallah bir hastalık geldi mi tüm bağı alıp götürür çünkü. Uyanık olmalısın, gözün gibi bakmalısın üzümlerine… Ve sonra da onları yeni yolculuklarına uğurlayabilmelisin. İşin raconu bu. Sonra biraz durmalı, belki de giden o üzümlerin yasını tutmalı ve yeniden bağını kurmalısın, ta ki bir sonraki bağbozumuna kadar… Doğanın matematiği her şeyden büyük!

O üzümleri bekletmeden, zamanını geçirmeden, çürütmeden toplayabilmek büyük bir maharet ister, o yüzden çok iyi tanımalısınız bağınızı, iyi gözlemlemelisiniz üzümlerinizi… Üzümlere zarar vermeden toplamak önemli bu süreçte, elbette bağ bozulabilir ama toprak sizde değil mi, yeniden kurarsınız nasılsa…

Üzümleri zarar vermeden toplama işi, bana ilişkileri yıkıp dökmeden ayrılabilmeyi düşündürüyor. Ne olursa olsun o ilişkiden alınan iyiye, güzele sahip çıkmak; o iyiyi taşımaya devam etmek, iyinin içini boşaltmamak ancak olmuyorsa da olmayışını kabul etmek. Giderken ortalığı tarumar edip gitmemek, “yeterince iyi” ayrılabilmek yani… Mümkün mü? Vallahi de mümkün olabilir, yeter ki buna niyetli olun. Bitişler de en az başlangıçlar kadar kıymetlidir ve değersizleştirmeyi hak etmezler.

Şarap üstadı Levon Bağış bir yazısında bağbozumu kelimesinden pek hoşlanmadığını belirtip, Almancadaki ‘Lesen’ fiiliyle tanıştırıyor bizi. ‘Lesen’, hem okumak (işaretlerin şifresini çözmek ve onları yorumlamak, bir araya getirmek), hem de bağ bozmak (toplamak, en iyisini seçmek) anlamında kullanılıyormuş. Bu çifte anlamlılık benim de hoşuma gitti.

“Bağı bozmak” her ne kadar rahatsız edici bir sözcük gibi dursa da, aslında tam anlamıyla yeniden doğuşun bir ifadesi olarak algılanabilir, bozulan şey yeniden yapılanır çünkü. Bu bağla buluşma son değil; yeni bir başlangıcın ilk adımı. Dolayısıyla bağbozumu, bir dönüşümün öyküsü aslında…Ve tüm dönüşümler, sonucu ne olursa olsun en azından dönüşmeye cesaret edebildiği için kutlanmaya değer.

Peki insan nasıl dönüşür? En çok ötekinde ve ötekiyle… En çok kurduğu bağlarla… Kurduğu bağları bozup yeniden kurmasıyla… Bu yeniden kuruluma izin verebilmesiyle… Bağbozumunda bir şeyleri kaybettiğimiz muhakkak ve ancak o kayıplarla dönüştüğümüz de… Bunu kabullenmek için biraz doğayla hemhâl olmak işe yarar mı acaba? Doğa kayıplarla başa çıkabilen, kayıpları dönüştüren bir sistem… Bkz. Üzüm-bağbozumu-şarap.

İnsanın en temel ihtiyacı ötekiyle güvenli bir bağ kurabilmek. Ancak işler bazen yolunda gitmez, yaşanılan olumsuz deneyimlerle birlikte kişi bağa küser ya da artık bağsız/köksüz olmakla teselli bulur. Bağsız olmak, kişiyi bağ bozumundan da korur elbet. Ancak ürün vermemeyi ve almamayı da göze almak lazım o vakit. Üzüm yemek güzel ama bağını bilmek de çok güzel.

Bozulacak bağları nasıl da sezeriz bazen. Bağın nasıl kurulduğu, nasıl bir kış geçirdiği, nasıl bozulacağının da sinyalidir. Onun hüznü amansız gelir çöker insanın içine ve sanırım her bağ bir noktada bozuma uğrayabilir. Hem üzümlerim dursun hem de şarabım olsun diyemeyiz. Üzüm de tıpkı Dionysos gibi iki kere doğar. İnsan ise bence sayısız kez doğar ve ölür. Her seferinde yeniden! Tüm tercihler, değişimler kayıplarla tanımlıdır. Bana öyle geliyor ki, “bağ” dediğimiz şeyin kendisini sağlam tutmalı. Bağa güvenmeli; bağına da, bağ kurma kapasitene de… Bir bağı, bağ yapanın aynı zamanda bağbozumu olduğunu unutmadan…


Tuğçe Isıyel kimdir?

Klinik Psikolog/Psikoterapist. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Kurucusu olduğu Polente Psikoloji’de yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor. Ya Hiç Karşılaşmasaydık isimli kitabın yazarıdır. Tezer Özlü’ye Armağan kitabına yazılarıyla katkıda bulunmuş, İstanbul’un Sakinleri adlı öykü kitabını ise yayıma hazırlamıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI