Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Sandık inandırıcılığını yitirince sokak alevlenir

Cumartesi, 15 Ağustos, 2020
Evet, muhalefet liderinin tutuklu olduğu bir ülkede yapılan seçimlerin serbest olduğunu söylemek gerçeğe aykırıdır. Evet, böylesi bir baskı uygulamayı gerekli görecek kadar öz güvenden yoksun bir iktidarın art arda seçmenin yüzde 80’inden fazlasının oyunu aldığını düşünmek sağduyuyla çelişkilidir.

Belarus’ta 9 Ağustos günü yapılan seçimlerin resmî sonuçlarına göre Alexander Lukashenko seçimlerden altıncı kez galip çıktı. Lukashenko 2015’teki oylamada da yüzde 83.5 oranında oy alarak seçilmişti. Resmî açıklamaya göre Lukashenko son seçimde oyların yüzde 80.23’ünü alarak yüzde 9.9 oranında oy alan rakibini elemişti. Ne var ki bu seçimde hapisteki eşi yerine aday olan Svetlana Tikhanovskaya sonuçları “gerçeğe uygun olmadığı ve sağduyuyla tümüyle çeliştiği” gerekçesiyle tanımadığını söyledi ve kendini seçimin asıl galibi ilan etti. Tıpkı Venezuela’daki ihtilaflı seçimlerde olduğu gibi sandık inandırıcılığını yitirince Belarus’ta da sokaklar alev aldı. Sadece ülkenin başşehri Minsk’te değil, dikkate değer bütün şehirlerde de protestocular barışçıl gösteriler düzenlemek niyetiyle sokağa aktı. Uluslararası Af Örgütü’nün açıklamalarına göre eylemlerde hayatını kaybeden insanlar oldu ve onlarca insan da yaralı durumda. Dahası binlerce kişi gözaltına alındı ve gözaltı yerleri adeta bir işkence merkezi olarak iş görüyor. Lukashenko bir aralar ülkede protestolara katılanlara terörist muamelesi yapılacağını söylemiş ve “bir ördek gibi sizin ümüğünüzü sıkarım” diyerek tehdit etmişti. Dışarıdan gelen talimatlarla davrandığına inandığı eylemcilerin bugünlerde maruz kaldığı şiddet, Başkan’ın önceden savurduğu tehditlerin boş sözden ibaret olmadığını gösteriyor.

Seçimler sonrasında verilen uluslararası tepkilerse iki zıt yönde gelişiyor. AB ve ABD, yapılan seçimlerde bağımsız gözlemcilerin olmasına izin verilmemesi, seçmenlerin oy kullandığı gün internet iletişiminin ağırlaştırılması ve sayım sürecinde gerekli hukuki güvencelerin sağlanmaması gibi gerekçelerden yola çıkarak seçimlerin ne özgür ne de adil olduğunu ileri sürüyor. Özellikle AB ülkeleri Lukashenko’ya dönük ciddi yaptırımlara hazırlanıyor. Öte yandan Çin, Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Moldova gibi ülkeler birbiri ardı sıra Belarus’a destek mesajları yayımlıyor. Rusya Devlet Başkanı Putin, Lukashenko’nun kendini “dışarıdan talimat gönderen” kişi olarak ima yoluyla göstermesine rağmen, seçim zaferinden ötürü Lukashenko’yu kutluyor. Belarus halkı yaşanan bu bölünmenin yol açtığı dezenformasyon ve bilgi kirliliği sürecinde yönünü ortak aklın belirlediği gerçekliğe ve her insanda varolan sağduyuya dayalı olarak bulmaya çabalıyor. Evet, muhalefet liderinin tutuklu olduğu bir ülkede yapılan seçimlerin serbest olduğunu söylemek gerçeğe aykırıdır. Evet, böylesi bir baskı uygulamayı gerekli görecek kadar öz güvenden yoksun bir iktidarın art arda seçmenin yüzde 80’inden fazlasının oyunu aldığını düşünmek sağduyuyla çelişkilidir.

Belarus’ta yaşananlar bizleri bir kez daha siyasal seçimler ile demokratik akıl arasındaki ilişki üzerinde düşünmeye sevk ediyor. Bir kolektif karar mekanizması olarak seçimin taşıdığı değer onun siyaseti ortak aklın doğrularına en yakın noktaya taşıyacağı inancıyla yakından ilişkilidir. Bireysel kararlarda eksik bilgilenme, kişisel çıkar veya bireysel dürtülerden ötürü sık sık yanlışa düşülür. Oysa siyasal kararların belirlenmesinde kullanılan kolektif mekanizmalar, yarattıkları müzakere süreçlerinin kapsayıcılığı ve sonuçta açığa çıkan çoğunluk eğiliminin belirleyici olması yoluyla bu yanlışlardan kaçınabilirler. Müzakere sürecinin kapsamının genişletilmesi, siyasal doğrunun bulunması ihtimalini daha çok insanı karar sürecine dahil ederek arttırır. Böylelikle kişisel tercihleri değişik çoğunluk belirleme yöntemleri aracılığıyla bütünleştirerek ortak akla ve insanların sağduyusuna uygun mecralara kanalize eder. Böylesi kanalların bulunduğu ülkeler seçkin ve zeki bir azınlığın yönettiği veya dahi bir kralın yönettiği toplumlardan çok daha makul bir şekilde yönetilirler. Demokrasinin diğer siyasal rejimlerden daha zeki kabul edilmesinin nedeni budur.

Yani seçim sadece ortak aklın ve sağduyunun belirlenmesi için bir araçtır ve bu görevi layıkıyla yerine getirmediği durumlarda inandırıcılığını yitirmesi kaçınılmazdır. Zira seçim ortak aklın kendini belli etmesinin ne tek yolu ne de tek meşru biçimidir. Bu yüzden artık iş göremediği yerde siyasal protestonun seçimin en yakın ikamesi olarak sık sık devreye girdiğine tanık oluruz. Siyasal protesto, meydanlarda toplanan insanların “Biz halkız” çağrısına doğrudan veya dolaylı yollardan destek veren insanların bedenleri, eylemleri ve sözleri aracılığıyla toplumun genel eğiliminin belirlendiği kanallardan biri olarak ele alınabilir. Yalnız burada halkın genel eğilimi oy sayımı yapmak gibi matematiksel yöntemlerle belirlenmez. Genel kanının ne olduğuna dair kişisel sezgimiz toplama ve çıkarma işlemlerinin yerini alır. İnsanların karşılıklı etkileşiminden, paylaşılmış görüş ve sözlerin bıraktığı izlerden, farklı insanların eylemlerinin birbirine eklemlenmesiyle oluşmuş sosyal zincirlerden yola çıkarak halkın ne istediğine dair bir yargıya varılır. İşte sağduyu herkesin paylaştığı ve halkın genel eğiliminin ne olduğuna dair ortak sezgimizden başka bir şey değildir. Tikhanovskaya, açıklanan resmî sonuçlara itirazını dile getirdiğinde bu derin ve genel zekanın muhakemesine seslenmektedir.

Belarus’ta yaşanan süreç, siyaset literatüründe bir süreden beridir “melez rejimler”, “gayriliberal demokrasiler” veya “seçimli otoriterlik” gibi başlıklar altında tartışılan meselelerin örneklerinden sadece birini temsil ediyor. Söz konusu rejimler demokratik mekanizmaları otoriter eğilimlerle bir arada değerlendirebildikleri için bu şekilde adlandırılmaktadırlar. Bir meşruiyet dayanağı olarak seçimlerin yönetilmesi bu rejimlerde iktidar olan güçlerin en esaslı problemini oluşturur. Mesele sadece seçim kazanmakla sınırlı değildir, seçim sürecinde ortaya çıkacak belirsizlikleri yahut öngörülemezlikleri yönetmek de büyük bir önem taşımaktadır. Basının ve internet gibi iletişim platformlarının sıkı bir şekilde denetlenmesi, gerekli hukuki güvencelerin askıya alınması, siyasi özgürlüklerin kısıtlanması ve muhtelif hak gaspları bu süreci yönetmek için olmazsa olmaz vasıtalar arasında yer alır. Böylelikle bir sonraki seçime kadar yaşanacak sürecin oluşturacağı riskler belli bir düzeye kadar kontrol altına alınmış olur.

Söz konusu otoriter rejimler ve seçim yönetimi arasında kurulan bağlar bir vaka olmakla beraber, seçimin eldeki tüm meşru ve gayrimeşru yöntemlerle kazanılmasına odaklanmış bir demokratik akıl tutulmasının sadece bu rejimlerle sınırlı olduğu söylenemez. Yerleşik ve köklü demokratik kurumların olduğu ülkelerde de seçim kurumunun hızla bir inandırıcılık kaybına uğradığını ve bir saygınlık erozyonu yaşadığını görüyoruz. ABD’nin bir önceki başkanlık seçimlerinde Trump’ın yaptığı seçim hileleri, Rusya ile anlaşarak rakibi için gerçekleştirdiği dezenformasyon çalışması, onun azil edilmesi talebine kadar uzanacak bir meşruiyet tartışmasının fitilini de ateşlemişti. Gelecek seçimlerde de daha şimdiden Rusya ve Çin gibi ülkelerle ABD’deki adaylar arasında olası işbirliklerinin, seçim manipülasyonlarının süreci gölgelemesinden endişe edilmektedir. Daha şimdiden Trump veya Biden gibi adayların “dış mahalleler” açısından ne türden etkilere yol açacağı tartışılmaktadır.

Türkiye nispeten demokratik gelenekleri olan bir ülke olarak kabul görmekle birlikte, bu tartışmanın özellikle otoriter rejimlerle ilgili olan kutbuna daha yakın kabul ediliyor. AKP ve MHP’nin oluşturduğu iktidar bloku sadece seçim öncesini ve seçim anını yönetmekle kalmıyor, seçim sonrasında ortaya çıkan sonucu da kendine göre yeniden düzenliyor. Kazanılmış seçimleri “terörle mücadele” gerekçesiyle tanımıyor, seçilmiş adayların yerine kayyım atamakta bir an olsun tereddüt göstermiyor. İktidarın seçim süreci üzerindeki kontrolü mutlak olmasa da, sonucu belirleyecek derece etkili bir denetim yapıldığı inkar edilemez. Bunu kazanılmış İstanbul seçimlerinin tekrar ettirilmesinden, genel ve yerel seçim sonuçları üzerine alınan YSK kararlarının iktidar lehine yarattığı etkilerden yola çıkarak öngörebilmek mümkün. İçinden geçtiğimiz günlerde demokratik aklın ortak karar alınabilmesi için geliştirdiği siyasi yöntemlerin seçimlerden ibaret olmadığını hatırlamakta yarar var. Elbette seçimlerin her türlü demokratik siyasetin odağında olması anlaşılır. Ama seçimlerin dürüst ve özgür bir şekilde yapılmasını mümkün kılacak siyasi sezgileri geliştirmek, en az seçim kazanmak kadar önem taşıyor. Halkın sağduyusuna ve ortak aklın gerçeklik algısına dayalı bir tartışma yürütmenin zamanı geldi de geçiyor bile.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI