Muharrem İnce, nereye koşuyor?

Cumartesi, 15 Ağustos, 2020
İki yıl önceki seçimin hesabını bugün görmeye kalkmak, diğer sorunlar bir yana bırakılsa bile sahiden hiç yaratıcı bir çıkış noktası değil. “Yalnız bırakıldım” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama ise seçimin neden kaybedildiğinin cevabı olabilir ama İnce’ye sorulan ve cevabı merak edilen soru bu değil.

Kendiliğinden yüksek bir heyecan ürettiği pek söylenemezdi belki ama herkes “acaba ne söylenecek” diye bir bakma ihtiyacı duydu sanırım. Bazıları merakla ama çoğunluk galiba şüpheyle kulak kabarttı. İktidara yakın medya biraz fazla köpürttü sanki ama CHP’ye yakın muhalif medyada da hafif endişe gelişmişti. Bir taraf “bu işe yarar mı” diye heveslendi, diğer taraf bu “işe yaratılabilir mi” diye kaygılandı. Daha küçük gruplar için bu hissiyatın yer değiştirdiği bile görüldü. Üzerine konuşulacak mevzular çıkar diye tertibat alındı, kulisler, iddialar peş peşe geldi. Fakat beklenenin çok altında bile bir sonuç çıkmadı.

Elbette bahsettiğim, Muharrem İnce’nin basın toplantısı, aslında gazeteci çağrılan basın açıklaması. İnce “bir şey olursa ben söylerim” demişti, fazla uzatmadan açıkladı: “Bin Günde Memleket Hareketi” başlattığını söyledi. Yine ileri bir tarihe, 4 Eylül’e Sivas’ta yeni randevu verdi. Sorulacağını beklediği ve aslında çoğu iki sene önce sorulmuş, cevabı da artık pek merak edilmeyen sorulara, bildik cevaplarını sıraladı ve başka soru almadan salondan ayrılıp gitti. Soruları bildiğini iddia ediyordu ama asıl verdiği cevaplar biliniyordu. 2018’deki final performansına benzeyen, kötü bir başlangıç performansı sergilediğini söyleyebiliriz.

İnce, iki yıl önce kampanyasını ve özellikle de finalini yönetemeyişini yalnız bırakılmasına bağlıyor. Fakat bütün muhalefeti toparlayacağını ve iktidara yürüyeceğini iddia ettiği bir başlangıcın iletişimini yönetebildiği de pek söylenemez. Çaldığında açtığı telefonlarla, attığı mesajlarla, seçtiği iletişim kanallarının özensizliğiyle ve “bir yakını” üzerinden verilen bilgilerle ilerleyen süreç, bizzat sahneye çıktığı anda da başarısızdı. Bunları kendi başına başaramadığı gibi “ekibim” diyebileceği kimse tarafından pek uyarılmadığı, eğer böyle bir ekip varsa ve uyarılıyorsa da bunun pek isabetli olmadığı anlaşılıyor.

Bir başka iletişim sıkıntısı, başlatılan hareket için seçilen isim: “Bin Günde Memleket Hareketi”. Tam olarak ne ifade ettiğini ve süre ile coğrafya arasında kurulan ilişkiyi anlamak kolay değil. Akılda kalması da biraz güç. Seçimin yapılacağı tarih işaret edilerek “bin gün”den bahsediliyor anlaşılan. “O noktaya kadar Muharrem İnce’nin yapacakları hareketi” gibi bir anlam çıkıyor. Ancak iktidar vizyonunu daha başlangıçta bu kadar kısa menzilli göstermek ne kadar akıllıca. Bir zamanlar “2000’e Doğru” dergisi vardı. 2000 geçeli 20 yıl oldu ve kimse hatırlamıyor. Sadece dergi çevresinin “vizyon sıçramaları” hatırlanıyor.

Gelelim İnce’nin, kendi seçtiği sorulara verdiği cevaplara: İki yıl önceki seçimin hesabını bugün görmeye kalkmak, diğer sorunlar bir yana bırakılsa bile sahiden hiç yaratıcı bir çıkış noktası değil. “Yalnız bırakıldım” şeklinde özetlenebilecek bir açıklama ise seçimin neden kaybedildiğinin cevabı olabilir ama İnce’ye sorulan ve cevabı merak edilen soru bu değil. Kimse İnce’ye neden seçimi kazanamadın diye sormuyor. Neden “adam kazandı” mesajı atmaktan fazlasını yapmadın diye soruyor. Bunun cevabı “moralimi bozdular” olunca, arkasına takılınacak, güven verici bir lider imajı belirmiyor açıkçası.

“Ben muhalefeti bölmüyorum” iddiasını su şişeleriyle anlatmanın, CHP’nin iddiasızlığını Erdoğan’ın en sık kullandığı “Kılıçdaroğlu neden aday olmuyor” diye gerekçelendirmenin, 2018’de iktidarı çok korkuttuğunu söylemenin de çok etkili cevaplar olduğu söylenemez. Çünkü seçimlerde sahip olduğunuz oy kadar, başarabileceğiniz sonuç hakkında oluşturduğunuz kanaatler de rol oynuyor. O kanaatler, sahip olmadığınız oylardan ne kadarını getirebileceğinizi belirliyor. Asıl olarak Erdoğan’ın oylandığı 2018 seçimi, 2014’deki ilk Cumhurbaşkanlığı seçimiyle neredeyse aynı sonucu verdi. İnce’nin iddia ettiği gibi Erdoğan şişesinden öbür şişeye damla su geçmedi.

“Tek Adam”ın karşısına başka bir tek adam çıkartma fikri, 2018’de test edildi ve başarılı bir sonuç alamadı. O tarihte İnce’nin yarattığı heyecanın onun vizyonundan bağımsız olarak muhalefeti ateşlemesi ve bu ivmenin “dip dalgayı” hareketlendirerek muhalefete geçme tereddütlerini hafifletmesi -ki bunu ben de öyle düşünmüştüm- olasılığı gerçekleşmedi. Heyecan heyecan olarak kaldı, taşıyıcı bir rüzgar yaratmadı. Şimdi İnce’nin sadece 2018 seçim gecesindeki basiretsizlik açısından değil, son çıkışındaki belirsizlik ve yalpalamalar açısından da hala kötü sınav vermeye devam ettiği söylenebilir. Partisinin bile yalnız bıraktığı “tek adam” imajı seçim kazandıracak bir mağduriyet yaratmaz.

Yapılan bir takım anketlerden bahsediliyor. Ancak bu araştırmaların hepsinde, bir olasılığa verilen cevaplar var. Yani “Muharrem İnce” parti kurarsa oy verebilir misiniz?” şeklinde. Bu sorulara verilen cevaplar, o isimlerin alacağı oy miktarını göstermiyor, sadece bir potansiyeli işaret ediyor. Hatırlanacağı gibi bu tür anketler partilerini kurmadan önce Meral Akşener için yüzde 30’ların, Ali Babacan için yüzde 20’lerin üzerinde ölçülmüştü. Ancak gerçek durum tam böyle olmadı. Şimdi İnce için ölçülen minimum yüzde 6-8 oy da benzer bir durumu gösterir ve aslında çok da yüksek bir oran değil. Kendisi de bunu söylüyor zaten.

Muharrem İnce tartıya çıkmış ve ağırlığı ölçülmüş biri. Çoğu kendi eseri olmak üzere pek çok nedenden dolayı, “bir daha” deneme hissini de canlı tutamamış bir isim. Kendisi ve galiba çevresindeki bir grup insan, iki yıl önceki -pek çok kişiye “acaba mı” dedirten- miting atmosferlerini hala çok önemsiyor. Muhalefette çok sık görülen karamsarlığın tetiklediği çare arayışlarını işaret gibi algılıyorlar. Erdoğan’ın iki yıl önce, nankör seçmene dönük olarak kullandığı “eskiden buzdolapları var mıydı” noktasında takılı kalmasını rövanş için yeterli görüyorlar. Fakat Türkiye’den de İnce’den de “bir Macron” çıkması kolay değil. Ayrıca artık Macron özenilecek bir örnek mi o da tartışmalı?

Son olarak İnce’nin ortaya koyacağı siyasi çizgi ve çıkartabileceği kadro ihtimallerine de değinirsek; “CHP’nin asıl ilkeleri” diye söze başladığınız ve parti eleştirisini öne koyduğunuz anda, CHP’nin tabanının bile sadece bir kesimine konuşmuş oluyorsunuz. Çok ciddi sorunları olan bir ülkede, yaşanmakta olan sıkıntıların birinci sebebinin CHP’nin temel ilkelerinden ayrılması olduğunu düşünecek -üstelik CHP’li olmayan- kalabalıklar bulunacağına inanmak için bir neden yok. Eğer çok özel olarak saklamıyorsa ekip ve siyasi vizyon konusu hala cevapsız sorular olarak duruyor. Sanıyorum insanlar da, bin güne kalmadan memleketteki harekete bakarak bu konuda bir kanaate varacaklar.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI