Besim F. Dellaloğlu
Besim F. Dellaloğlu

Aydının sosyolojisi 2

Perşembe, 13 Ağustos, 2020
Artık dünyada da en azından daha önceki dönemlerde olduğu kadar büyük entelektüeller çıkmıyor. Zaman değişiyor. Artık Aydınlanma Çağı’nda değil, sosyal medya çağındayız. Post-truth çağı da diyorlar. Artık herkes “on beş dakikalığa”na da olsa “aydın”. Twitter’da bir hesabı olan herkes potansiyel olarak bir “yazar”. Dolayısıyla bazı kavramları on sekizinci veya on dokuzuncu yüzyıldaki anlamlarıyla kullanamayız artık.

 

Önce münevver sonra aydın kavramlarının Türkçede entelektüelin karşılığı olarak ortaya çıktığını belirtmiştim geçen haftaki yazımda. Ancak tarihsel tecrübeye bakıldığında münevver de, aydın da çok ender olarak entelektüel olabildi. Bu acı gerçek, insanların dirayetsizliğinin değil, tarihsel, toplumsal koşulların bir sonucuydu daha çok. Ama dilimizde olan aydın kavramı hâlâ bu tarihsel gerçeklikten oldukça uzak gözüküyor. Bunun temel nedeni benim bakış açıma göre Türkiye’nin öncelikle bir modernleşme toplumu olmasıdır. Batı’daki modernlik inşasının arkasında sınıflar vardır. Hatta çok daha somut bir biçimde ifade edersek, bugün Batı dediğimiz, modernlik dediğimiz, hatta medeniyet dediğimiz çerçeveler büyük ölçüde burjuvazi diye bir sınıfın hikâyesidir öncelikle. Türkiye gibi modernleşme toplumları ise modernliği öncelikle bir eksiklik, yokluk olarak keşfetmiştir. Kendisinde olmayan olarak. Üstelik bu bilinç öncelikle devlette ve onun yakın çevresinden ortaya çıkan bir bilinçtir. En azından başlangıcında toplumsal derinlikte çok fazla karşılığı olan bir bilinç değildir.

Bir zamanlar çok yaygın olan ama artık aynı sıklıkla kullanmadığımız bir terim vardı: Asker-sivil bürokrasi. Osmanlı-Türkiye tecrübesinde bu zümre uzun süre toplumsal değişimin ana aktörü olarak rol aldı. Aslında bunlar benim son iki yazımda daha ayrıntılı bir biçimde ele almaya çalıştığım münevver/aydın kategorisiydi. Bunların çok büyük bir bölümü modernleşme projesinin mekteplerinde okumuş çocuklardı. Bu tecrübe içinde örneğin özellikle askeri okullar önemli bir yer tutuyordu. Bu memleketin ilk doktorları, ilk mühendisleri, ilk ressamları genellikle askerdiler. Kurucularının genelde asker olmaları Cumhuriyet’in bir Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulmasından kaynaklanmıyordu sadece. Ülkenin en iyi eğitimli insanları askeri okullardan mezundu.

İşte bu toplumsal zümre uzun dönem modernleşme sürecinin taşıyıcısı oldu. Bir anlamda Batı’da bir sınıf olarak burjuvazinin oynadığı rolü üstlendi neredeyse. Uzun lafın kısası münevver/aydın kategorisine Türkçede bu kadar büyük anlamlar yüklenmesinin arkasında böylesi bir tarihsel eksiklik fikri vardır. Münevver/aydın kategorisi işte bu sosyolojik eksikliği ikame etmiştir Türkiye’de. Aydının zaman zaman kendini sınıf sanması bundandır.

Osmanlı tecrübesinde önce Genç Osmanlılar ve ardından da Jön Türkler bu anlamda ilk aydın profilleriydi. Bunların ortak özelliği Osmanlı geleneğindeki ulemadan farklı olarak medreselerden değil modernleşme projesinin yeni mekteplerinden yetişmeleriydi. Bu yazının konusu değil belki ama bugün Türkiye’de çok yaygın olarak yaşanan Kültür Savaşları’nın temellerini aslında on dokuzuncu yüzyılda aramak çok abartılı olmaz.

Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yeni aydın profili Cumhuriyetçi/Kemalist aydın formu oldu. Cumhuriyet’in ideallerini Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar taşıyan öğretmen imgesi, örneğin Çalıkuşu’nun Feride’si, yeni aydın tipi olarak ortaya çıktı.

1960’lardan itibaren ise Marksist/solcu aydın profili öne çıktı. Aslında bu yeni aydın profili bir anlamda Cumhuriyetçi/Kemalist aydın profiliyle de ilişkiliydi. Örneğin 1930’ların Kadro Hareketi, Cumhuriyetçi ve solcu profilin ilk bir araya gelme tecrübesini temsil ediyordu. 1960’ların Yön Hareketi ise aynı sentezin bir başka örneği oluyordu. İlkinde belki Cumhuriyetçi, ikincisinde solcu doz biraz daha öndeydi.

1980’lerden sonra ise İslamcı aydın profili daha belirgin olmaya başladı. Bir yandan 12 Eylül’ün solcu genç aydınları harcaması, diğer yandan Cumhuriyet’in filtrelerini bir şekilde baypas eden muhafazakâr ailelerin çocuklarının büyük kentlerin eğitim kurumlarına erişim sağlamasıyla İslamcı okuryazarlık ciddi bir biçimde yaygınlaştı.

Bunları Osmanlı-Türkiye tecrübesinin ana akım aydın kuşakları olarak da okuyabiliriz aslında. Ancak hangi aydın profilinin öne çıkacağını bu tecrübede genellikle kültürel kamusal alan değil siyasetin ihtiyaçları belirledi. Yani daha önce ifade ettiğim aydın işlevi daha önce saydığım donanımlarla siyasi beklentiler arasındaki ilişkiyi kurma becerisiyle ilgiliydi her zaman.

Bu aydın profilleri ve kuşakları arasında siyasal iktidara en uzak olan solcu aydın profiliydi. Ancak solcu aydın da siyaseten pek iktidar görmemesine rağmen, kültürel alanda hâlâ kolay kolay yıkılamayan bir hegemonya tesis etti. Türkiye’de özellikle solcular yazar, şair, sinemacı vb. olmayana aydın demiyorlar. Bunun kendi içinde bir mantığı da yok değil: Çünkü solcular bu alanlarda daha güçlü! Oysa özellikle de Türkiye’nin tarihsel tecrübesine baktığımızda aydın çok daha “orta kademe” bir profil. Yani Avrupai anlamda bir entelektüel değil.

Ancak artık dünyada da en azından daha önceki dönemlerde olduğu kadar büyük entelektüeller çıkmıyor. Zaman değişiyor. Artık Aydınlanma Çağı’nda değil, sosyal medya çağındayız. Post-truth çağı da diyorlar. Artık herkes “on beş dakikalığa”na da olsa “aydın”. Twitter’da bir hesabı olan herkes potansiyel olarak bir “yazar”. Artık herkesin kendine göre bir izler kitlesi var. Ama az, ama çok! Bu ülkede yaklaşık sekiz milyon üniversite öğrencisi var. Dolayısıyla bazı kavramları on sekizinci veya on dokuzuncu yüzyıldaki anlamlarıyla kullanamayız artık.

Belki de bu nedenle epey bir zamandır “aydın” yerine “okuryazar” kavramını kullanıyorum. Bunun kültürel kamusal alanla bağlantısını daha iyi ifade edebilmek için çoğu zaman “okuryazarlık” gibi bir kavrama da sık sık başvuruyorum. Bunun temel nedeni, kavramı biraz da o yüceltilmiş, mitleştirilmiş halinden arındırmak. Daha nötr, realist ve materyalist bir analiz yapabilme imkanına erişmek. Özellikle son iki yazımla sanırım şunu demek istiyorum: Artık toplumsal değişimi aydın üzerinden yönetme çağında değiliz. Çok daha geniş bir kamusallık üretmeden, toplumdaki sosyolojik çoğulluğun temsilinin sağlanması mümkün değil. Aydının abartılması aslında sosyolojik temellerin, örneğin sınıfın öne çıkmamış olması gerçeğine karşı bir ikameydi sadece.


Besim F. Dellaloğlu kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).

YAZARIN DİĞER YAZILARI