İçerik tartışması 'yaşatır', sembolü de döver

Çarşamba, 12 Ağustos, 2020
Dolar beşi geçerse veya altıyı geçtiğinde mutlaka olacağı söylenen güçlü itirazlar, homurdanmalar ve siyasete taşınacak görünür kriz tablosu yine olmadı. Şimdi herkes yıl sonu tahminlerini 8’in üzerine revize ediyor. Muhtemelen bu, ekstra gelişmeler olmazsa iktidarın da “küçük dokunmalarla” –örtülü faiz hamleleriyle- idare edilebilir gördüğü bir seviye.

Bir hafta önce dövizde tırmanma haberleri gelmeye başlamıştı. Daha doğrusu dövizin artık tutulamadığı veya tutulmaktan vazgeçildiği anlaşıldı. Dolar, uzun süre direnilen 7 TL sınırını aştı. Bir süredir ısrarla bunun olacağını, kaçınılmaz olduğunu söyleyen uzmanlar, nedenleri ve çareleri hakkında yine konuştular. Sert Sonbahar konusunda uyarıları sürdürdüler. Siyasi demeçler de verildi. Sonra Cumhurbaşkanı çıktı, buzdolabı satışlarını anlattı. Faiz artırımının zorunlu olacağı görüşlerine karşı “daha da düşecek inşallah” dedi. Ekonomi bakanı damadın harcanmasının söz konusu bile olmayacağı anlaşıldı. O da çıkıp “uçtuk, uçuyoruz” dedi. Dış mihraklar ve IMF’ye borç verdik zaten bildik takviyeler.

İşsizlik rakamları, enflasyon verileri -hesaplama tercihleri sayesinde “baş ağrıtmayacak” biçimde- “aslında olanı” göstermenin uzağında dolaşmayı sürdürdü. Dolar beşi geçerse veya altıyı geçtiğinde mutlaka olacağı söylenen güçlü itirazlar, homurdanmalar ve siyasete taşınacak görünür kriz tablosu yine olmadı. Şimdi herkes yıl sonu tahminlerini 8’in üzerine revize ediyor. Muhtemelen bu, ekstra gelişmeler olmazsa iktidarın da “küçük dokunmalarla” –örtülü faiz hamleleriyle- idare edilebilir gördüğü bir seviye. Olur veya olmaz o ayrı mesele ama “üç yıldır olan bir yıl daha niye olmasın diye birilerinin akıllar vermeye devam ettiği anlaşılıyor. Diğer mahallede de inanan az değil.

Gelelim bu durumun siyaseten karşılanması kısmına: Bilindiği üzere hamle taarruzu epey önceden başlamış, salgın vesilesiyle ivme kazanmış ve artarak devam edeceği görülmüştü. Kimi istenen sonucu vererek kimi ters teperek, bazen arıza çıkararak bazen tereyağından kıl çeker gibi hamleler devam etti. Yerel seçimde ortaya çıkan, bir süre unutturulup üzerine giden de olmadığı için arada bir anketlerle hatırlanan aritmetik sorun için de mühendislik çalışmaları sürüyor. Bahçeli’nin talep ettiği seçim yasası değişikliklerinin hazırlıkları, meclisin kapalı olmasına bakılmaksızın devam ediyor. İstediğini yapabilme lüksü devam ederken en uygun seçim zeminini hazırlamak için çalışılıyor.

Muhalefetin hassas olduğu düşünülen eklem noktalarına darbe vurularak, zayıf olacağı varsayılan halkaları çekiştirilerek ve “hiçbir şey olmasa bile bir şeyler olur” inancı diri tutularak, müdahale denemeleri yapılıyor. Pek de olmayan “sosyolojik benzerlik” veya rakip için devreye giren “ideolojik müfettişlik” gibi formüller hayata geçiriliyor. Rekabetçi otoriterlikte çığır açacak, seçimin yarattığı riski azaltacak kurumsal-kavramsal çerçevenin özgün formülleri icat edilme çalışılıyor. Polonya ve Belarus örnekleri veya seçim erteletmeyle ilk çamura yatma denemesini yapan Trump’ın bile seçim kaybedince Beyaz Saray’dan çıkmayabileceği tartışmaları ilham verici bulunuyor.

Sağ popülizm, bir tarafıyla hiç durmadan gaz ve gerilim üretmek yüzünden zahmetli sayılabilir ama bir tarafıyla kolay tekrarların konforuyla pek rahat iş. Alıyorsun İncili, sarayın karşısındaki kilisede veriyorsun bir fotoğraf , al sana hareket. Kılıcı kapıyorsun çıkıyorsun minbere, yapıyorsun bir gönderme tamam. Başkasının arsasına tapınak yapmak için koyuyorsun bir tuğla, al sembolün alası. Amerika, Türkiye, Hindistan; Trump, Erdoğan, Modi fark etmiyor. Kimse “kendini yeniledin mi?” diye sormuyor. “Yeni dil ve kuvvetli çareler buldun mu?”, “çağa ayak uydurdun mu?” diyen yok. Yüzyıllardır geçerli, defalarca kullanılmış olan sembolleri -üzerindeki tozu bile silmeden- gönder yeniden tedavüle.

2019 yılında seçimden birkaç hafta önce, daha tamamlanmadan ibadete açılan Çamlıca Camii, AKP iktidarının (Aslında Erdoğan’ın) sembol eseri olarak tasarlanmıştı. Taşıma cemaatle fazla bir ivme getirmedi, cemaat duruyor mu belirsiz. Ayasofya ile ölçek artırıldı. Ülke sınırlarını aşacak ve yılların davası parantezi kapatacak iddialarla gündeme geldi. Sırada bu yıl açılması planlanan Taksim Camii var. İster Anadolu yakası siluetine bir İslami sembol damgası vurmak, ister 86 yıllık –hatta daha uzun- bir rövanşı almak, isterse inadını neticeye erdirmek olsun, semboller hep benzer. 40 yıl süren ve Ankara’ya Anıtkabir’e denk bir “abide” kazandırmanın davası olarak sağı taşıyan Kocatepe Camii de, Özal’a zorlaşmaya başlayan günlerine nasip olmuştu.

Açılışlar, eserler, başarı hikayeleri üzerinden kurulan sembol dilinin yanında, yine pek tazelenme ihtiyacı duyulmayan gerilimler de derin dondurucudan çıkarılıp servise veriliyor. Mavi Vatan meselesinin bir parçası olarak Oruç Reis gemisi kalabalık refakatçileriyle Akdeniz’de. Bilenlerin söylediğine göre, aslında ortada sahiden aranacak, bulunsa da çıkartılabilir bir gaz yok. Ancak olay bir tarafıyla da tamamen “gaz” meselesi. Hayli pahalı bir gösteri ve karşılıklı hamaset sürerken, diğer tarafta rest ve şantaj imkanlarıyla zemin tutma arayışı boş bırakılmıyor. Tıpkı 1976’da Demirel’in 1987’de Özal’ın –Oruç Reis gibi sismik araştırma gemisi- “Hora”yı Ege’ye gönderdiği zamanlardaki gibi.

Zafer havası yaratmaya niyetli hamleler veya adresi tanıdık ve iddiası bildik gerilimler, defalarca yeniden kullanılabilir zengin bir rezerv. Bu kaynağın bir devri daim makinesi gibi aksaksız çalışmasının bir nedeni, içeriğe nüfuz edilmesine pek izin verilmemesi, olayların sembolik alanda tutulabilmesi. Yani “şimdi, ne aldık biz” veya “tam olarak hangi tehlike” soruları biraz bulanık (sisli) alanda kalmalı. Mümkün olduğunca çıkartılan yüksek gürültünün ve bazen karşı cephede yaratılan tedirginliğin de katkısı olduğu açık. Zaman zaman özel gayretle üretilen bilgisizlik ve çarpıtmalar da –hatta yalanlar- yardıma koşuyor. Bakınız; İstanbul Sözleşmesi tartışmalarının tamamı.

Muhtemelen bugün veya kısa bir zaman içinde netlik kazanacak İstanbul Sözleşmesi meselesi, özellikle kadınların çabası sayesinde sisli alanın dışına taşınabildiği için, iktidar tarafından kolay yönetilemedi. İçerik saklanamayınca, sembollerin peşine takılabilecek tabanda çatlaklar zuhur etti. Dış politika meselelerinde içerik tartışmasının güç olması ve içerikteki itiraz noktalarının politik sahibi pek çıkmadığı için fazla ilerleme kaydedilemiyor. İnanç ve dini hassasiyet meselelerinde ise malum “tuzak” korkusu baskın. Fakat ekonominin, “mevcut durum için kolay çözümler” sınırını aşarak asla tartışılamaması ve asıl içeriğin bu kadar kolay bastırılabilmesini anlamak gerçekten zor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI