Metne perende attırarak satır arası okumak

Pazar, 9 Ağustos, 2020
“Eğer toplumsal cinsiyet eşitliğini 'kadın erkek biyolojik olarak eşittir' olarak anlıyorsanız yanlıştır.” Sağ olsun iyi ki yazmış bunu Tarhan, zira dilimizde tüy bitmişti de anlatamamıştık bir türlü. Ve kadınlara büyük bir lütufla “yasalar ve fırsatlar yönünden eşittir ve eşit olmalıdır” buyurmuş. İnsanlıkta eşitlenmek anlamını veremiyor ama ‘eh bu da bi ihsan’ neticede razı olup susmak düşsün kadınlara, isteniyor.

Muhafazakar camianın ağır toplarından Nevzat Tarhan, bilimsellikle uzaktan yakından ilişkisi olmayan iddialarına bilimsel yanıt beklediğini beyan etmiş. İnsanın isminin başında Prof. Dr. unvanı olunca, psikiyatrist ve bir üniversitenin kurucu rektörüyse ağzından çıkan her kelam, akademik çalışma hüviyeti kazanır, sanılıyor. Psikiyatristin hukuk yorumu, kendi başına uzmanlık gerektiren ataerkil şiddetle mücadele alanına ilişkin yorumu, tartışmasız kabul edilsin isteniyor, galiba. Kalbi tekleyenin göz doktoruna gitmesine benzeyen bir durum var ortada. Fakat asıl vahim olan göz doktorunun kalp sağlığı için hastaya görüş beyan etmesi tabii. Hele konu İstanbul Sözleşmesi’yse herkesin durmaksızın konuşması, yazması, kara yazgı olup çöktü üstümüze.

Profesörümüz de satır aralarını okumak üzerinden kurmuş sözünü. Sihirli sözcük gibi çok çarpıcı bir ifade ‘satır aralarını okuyalım’ çağrısı. Takipçilerinin etkilenmesi kaçınılmaz. İç politikanın, dış politikanın, ekonominin, eğitimin, askerliğin, silahın-külahın, iş cinayetlerinin, ataerki cinayetlerinin, her türlü hak ve adalet arayışının da komplo teorisi şeklinde okunduğu toplumda, tartışmalı konuların somut gerçeklikle sınırlanıp, kendi bağlamında yürümesi, beklenemez. Türkiye öyle bir dünyada değil. Bambaşka bir yer burası. İnsan hakları, ‘en insanın hakları’ olarak anlaşılır mesela. Sadece erkek değil burada ‘en, öz, hakiki insan’ ne anlama geldiği bilinen o yerli ve milli refleks sahibi kişi oluyor. Kadınlar, eşcinseller ve muhaliflerle, evrensel değerleri benimseyenler -ki evrenselin yerli ve milliyi de içermediğini söylemek milli kültüre açıktan hakarettir-, insan hakları yönünden kapsam dışı (Homo Sacer) sayılıyor. Böylesine çifte standartlı, riyakar uygulamaların gerçekleşebilmesi için her konu tepe taklak konuşulur. Konulara bir kere takla attırılması da yetmez çoklu perendelerle çember çizilerek ilerlenir tartışmalarda. E, koskoca profesör memleketin halini bilmeyecek değil ya o da attırmış perendeyi metne ve hasıl olan karmaşada seçivermiş hemen satır arasını. Bakalım ne hikmetli kelam etmiş:

“Eğer toplumsal cinsiyet eşitliğini ‘kadın erkek biyolojik olarak eşittir’ olarak anlıyorsanız yanlıştır.” Sağ olsun iyi ki yazmış bunu zira dilimizde tüy bitmişti de anlatamamıştık bir türlü. Ve kadınlara büyük bir lütufla “yasalar ve fırsatlar yönünden eşittir ve eşit olmalıdır” buyurmuş. İnsanlıkta eşitlenmek anlamını veremiyor ama ‘eh bu da bi ihsan’ neticede razı olup susmak düşsün kadınlara, isteniyor. İhsan etmek makamında çünkü her alana hakim hem de kelimenin tam anlamıyla hakim: Ne de olsa hem dindar hem profesör hem erkek, var mı daha ötesi bildiğin erk işte. Her şeyin en iyisini bilir ve ötesi hükmedebilir. Biyolojik eşitlik değildir hükmünü verdikten sonra garip şekilde sanki toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı, biyolojik eşitlik iddiasındaymış gibi gayet bilimsel olarak yanlışlamak için deliller getirmeye de üşenmemiş var olsun. Genleri farklı dedikten sonra psikolojileri de farklı demiş örneğin. Orada kafalar karışıyor işte. Yani psikiyatrist söyleyince, o bilim alanındaki farklı yaklaşımlardan birisi akademik çalışmalarla kanıtlanmış gibi duruyor. Psikolojik fark meselesi, birden bire bilimsellik vasfına kavuşuyor, sanılabilir. “Çünkü duygu ifadeleri farklıdır” diyor ama ifade işin içine girdiğinde buna davranış, deneceği bilgisini vermeyi unutmuş. Toplumsal, eğitimsel, kültürel edimler söz konusu, kısmına hiç girmemiş, bu yorumla ilgili olarak.

Eril ve dişil beyinler üzerine bir dizi bilimsel(?) bilgi aktarımıyla şefkatli, anneliği daha iyi yapan, ağlayan vs kadın ile analitik düşünebilen, rekabetçi erkek, sonuç ve süreç odaklarında cinsiyetler arası farklılaşma gibi uzun listeyle sıraladığı davranış özelliklerini, beyin fonksiyonları gibi sunuvermiş. Ama tabii bilimsel olması için sonuna bir doğru eklemiş, sağ olsun: “Anne, baba, eş ve iş insanı rollerini öğrenirler. Çünkü rol paylaşımı biyolojik değil sonradan öğrenmedir. Çünkü kimlik duygusu, etnik, sosyal, kültürel veya cinsel olsun sonradan öğrenilir, doğuştan ve içgüdü değildir, öğretidir, edimseldir.” Toplumsal cinsiyet kuramının, ‘cinsiyet rolleri, doğuştan/yaratılıştan gelmez; inşa edilir; ataerkil cinsiyet kimliği inşa süreçleri, kadını, ikincilleştirir’ tezinin, bilimsel arka planını doğruluyor hoca. Fakat ‘inşa edilmiş cinsiyet rolleri’ yerine ‘rol paylaşımı’ ifadesiyle orada zihinlere çengel asıvermiş. İlla ki bir paylaşım olacak, bağımsız, özgür iradeyle yaratılmış/doğmuş insanın davranışları bağımsız, bireysel olamayacak, paylaşım şart, şeklinde bir soru işareti, yerleşiyor. Biraz yukarıda cinslerin, beyin fonksiyonlarındaki farklılık iddiası için delil niyetine sıraladığı özelliklerin ‘davranış’ olup antropoloji ve sosyolojinin, eğitimin, sanatın, edebiyatın, sosyal bilimlerin alanına girdiğini gözlerden kaçırdığı gibi davranışların öğrenilmiş, edimsel olduğunu da geçiştiriyor.

Aile için de mutluluk formülü sunuyor: “Biyolojik kimlik doğuştan, cinsel kimlik kültüreldir. Rekabetçilik ve tamamlayıcılık sonradan öğrenilir.” Burası tamam. Erkek için rekabetçi olmak kadın için tamamlayıcı olmak öğretilirse, toplum ve aile mutlu olur diyor, hoca. Beyin fonksiyonları farkı olarak “erkek daha rekabetçidir” delilinin, biyolojik değil kültürel, öğrenilmiş olduğu çıkıyor ortaya. Tamamlayıcılık kısmı da ilginç şekilde bir arada yazıldığı için kadına düşen rol. Rekabetçi erkeği tamamlayacak yani onunla rekabete girişmeden eksik yanlarını perdeleyerek, eksik yokmuş gibi gösterecek bir kadın olmalı mutlu aile, mutlu toplum için. Hımm bu makbul kadına dayalı mutluluk formülü masallarda kalmamış demek ki. İnsan teki yani birey olamıyor, bu bakışta kadın. O ‘asıl insanın’ âdemin, humanın mütemmim cüzü, tamamlayıcı parçası kabul ediliyor. Dinî, yerli ve millî değerler olarak sunulan bu anlayış, bilseler Kur’an’dan ne kadar uzak. Bilirler de ama “cinsiyetler, ırklar ve diller arasında üstünlük yoktur (Hucurat-13)” şeklindeki İlahî hükmün, kadın-erkek yaratılış eşitliğini izah ettiği şeklinde anlamayı sindiremezler içlerine. Kim sindiremez dersek ‘müminin ataerkil olanı’ diyebiliriz ki bu verilebilecek cevapların en kibarı olur.

Tabii tüm bu laf salatası, kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılıkları işaret etmek için olmadığı gibi kadın erkek eşitliğini reddetmek gayretiyle de sınırlı değil. Asıl mesele “üçüncü cins yoktur” hükmüyle ilişkili. Ve önerme şöyle kuruluyor: “Biyolojide kadın ve erkek cinsiyetleri vardır öyleyse üçüncü cins yoktur.” Hoca toplumsal cinsiyetin, biyolojik cinsiyetle ilgisi olmadığını en başta ‘söyler gibi’ yapmıştı ama yine bir takla çıktı karşımıza. Sanki eşcinseller kendilerine ‘üçüncü cins’ diyormuş gibi yapıp, onların iddiasını çürütüyormuş gibi gayet bilimsel(?) bir önerme kurmuş. Biyolojide yok kısmı için, biyoloji dediğimiz anatomi atlasından mı ibaret, hormonlar biyolojiye dahil değil mi, sorularıyla hiç meşgul etmeyelim şimdi.

İstanbul Sözleşmesi için, toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin “cinsel adalet” şeklinde yorumlanması mümkün olmayacaksa kaldırılmalı, hükmünü veriyor, ünlü ve saygın bilim insanımız. İcat ettiği o cinsel adalet kavramının eşcinseli kapsamayacağından gayet emin görünüyor. Tuhaf. Perende dediğin illa ki çapraz duruş olmuyor yazık ki. Bir aşaması doğru duruşa dönüveriyor işte. Toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesini takla attırarak okurlarına, takipçilerine sunan büyük psikiyatrist bir an geliyor kendisini yanlışlamaktan da kurtulamıyor. Özellikle sözleşmede geçen kadın, kız çocuğu kavramına itiraz ederken baştan itibaren tüm söylediklerini kendisi çürütmüş, eksik olmasın.

Çok bilimsel cevap istediği bilimsel sorularından birisine hiç bilimsel olmayıp tamamen duygusal bir cevap vererek bitireceğim. Diğer soruları, fırsat olursa başka yazılara konu teşkil edebilir. Ama olmasa da olur çünkü defaatle ve her yerde cevabı verilmiş soruları, ilk defa kendisi akletmiş edasıyla yöneltiyor. Ama illa ki iki kelam edeceğim o bir soru garip şekilde kara propaganda lobisinin son haftalarda keşfedip, diline doladığı ve çok güldüren bir soru. Ancak gülmenin ötesinde ‘satır arası okuma’yı tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi bakımından hayli önemli.

Şöyle buyurmuş hoca, iki numaralı sorusunda: “İstanbul Sözleşmesi kadın kavramını 18 yaşın altındaki kızlar için de kullanarak, halen anne babanın doğal vesayetinde olan gençlerde ‘rastgele cinselliği’ teşvik etmesi bizim doğrularımız olamaz.” Şu satır arası okuma işi şahaneymiş hakikaten. Kavramları keyfince ‘doldur boşalt’ işi kafa konforu sağlıyor olmalı. Ya hu hoca, bari insaf ile kendi kurduğun önermeye sadık kal. ‘Biyolojide iki cins vardır (kadın-erkek) üçüncü cins yoktur’ iddiana bari kendin sadık ol da ‘kız’ isimlendirmesini, bu soruyla üçüncü cins saydığını, düşünmesin okur. 18 yaş altı kız çocukları için de sözleşmenin kadın kavramına dahil olduğunu belirtmesi, anne baba rızası dışında cinselliğe belki, eşcinselliğe yol açacak bir hüküm olarak okunmuş, satır arasında. Bunun için İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini istemeden önce hadi lütfen bu iddia sahibi profesörümüz ve bu iddiayı diline dolayanlar, hepiniz önce nüfus müdürlüklerinin iptalini isteyin. Bir günlük kız çocuğuna bile cinsiyet hanesinde kadın yazan TC kimliği veriyorlar, hiç utanmadan. Lütfen hatırlatın da üçüncü bir cinsiyet yazsınlar. Eliniz değmişken dördüncü cinsiyeti de isteyin oğlan bebekler için de doğruyu yapıp erkek değil oğlan yazsınlar. Neymiş efendim iki cinsiyet varmış. Bakın ne büyük iyilik edip sözleşmenin satır arasını okudular. Okumakla yetinmeyip, ilmiyle amel edip bizleri aydınlattılar da gördük iki ne ikisi ne üçü bir anda dört oluverdi sayelerinde cinsiyet kimlikleri.

Benim zamanım, mecalim ancak bu kadarına elverdi. En az iki numaralı sorusu kadar tutarlı ve mantıklı olan toplamda on altı soruya meraklısı şu bağlantıdan ulaşabilir.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI