Murat Sevinç
Murat Sevinç

Entelektüel 'Bayan K.', Führer'in bir dâhi olduğu kanısındaydı...

Perşembe, 6 Ağustos, 2020
Victor Klemperer 20'nci yüzyılın herhalde en acımasız ve yok edici hareketi olan nasyonal sosyalizmin yöntemlerini ve sıradan insanı bir fanatiğe dönüştürmesini ayrıntılarıyla, etkileyici gözlemlerle betimliyor. Sıradan olanın, dikkat çekmeyenin ve umursanmayanın, bir rejimin çimentosu olabildiğini, olabileceğini.

Victor Klemperer şöyle diyor:

“…çünkü Almanya’da basılan ve konuşulan her şey parti makamlarınca norma bağlanmıştı. Müsaadeli biçimden öyle veya böyle sapan bir şey kamuoyuna erişemiyordu; kitap, gazete, resmî yazılar, bürokratik evraklar- bunların hepsi aynı kahverengi sosun içinde yüzüyorlardı, bu yazı dilinin mutlak birörnekliği, bütün konuşma biçimlerinin aynılığını da açıklıyordu.”

Klemperer (1881-1960) I. Dünya Savaşı’nda cephede savaşmış bir ‘Yahudi’ Fransız edebiyatı profesörü. Naziler tarafından 1935’te üniversiteden uzaklaştırılıyor. Sürgün-toplama kampına gönderilmemesinin nedeni, eşinin ‘Aryan’ oluşu. 1933’ten 1945’e dek günlük tutuyor ve bugün üzerine yazacağım “LTI” başlıklı kitabın gövdesini bu günlükler oluşturmuş.

2013 yılında İletişim’den yayınlanan ve çevirisini Tanıl Bora’nın yaptığı, “LTI- Nasyonal Sosyalizmin Dili- Bir Filologun Notları” adlı eseri hayranlıkla okumuştum. Şimdi, bu kez yazmak için ikinci kez okuyunca ilkinden daha da çok etkilendim. Bir rejimin inşasını ve uygulamalarını, mesleği ‘dil’ üzerine düşünmek ve çalışmak olan birinden okumak hakikaten büyük bir şans. Eğer şu âna dek fırsatınız olmadıysa bu kitabı da mutlaka edinip okumanızı rica ediyorum. Dil, semboller, yazı, konuşma, kısaltmalar, tekrarlar… Ortalama insan, nasıl olup böylesi bir çılgınlığın destekçisi ve izleyicisi haline geliyor, üzerine uzun uzadıya düşünülmesi gereken sorulardan biri bu. Unutmadan, “LTI” bir kısaltma: “Lingua Tertii Imperii.” Üçüncü İmparatorluğun/Reich’ın Dili. Malum, Naziler devletlerini ‘Üçüncü Reich’ olarak adlandırıyordu.

Yazı, Klemperer’in eserinin ilk cümlesiyle (Franz Rosenzweig’den alıntıladığı) başlasın: “Dil, kandan daha fazla bir şeydir.”

LTI Nasyonal Sosyalizmin Dili, Victor Klempere, İletişim Yayınları, 2018, 419 syf, Çeviren: Tanıl Bora.

‘Siyasal sistem’ denilen, ‘devlet’ ile ‘toplum’ arasında kalan alana ilişkin ‘siyasal’ nitelikli iş ve işlevlerin toplamıdır. Son derece karmaşık siyasal ilişkiler ağı. Partiler, siyasal kurumlar, sendikalar, sivil toplum örgütleri vs. bu ağ içinde iş görür. Haliyle ne siyasal sistem, devlet ve toplumun niteliklerinden; ne de devlet ve toplum siyasal sistemden ayrı ele alınabilir. Örneğin bir anayasa tartışmasını anlamlı hale getirebilmek için; bir yandan devletin, toplumun ve ikisi arasındaki alanda yer alan siyasal sistemin özgül yanları tek tek ele alınırken, diğer yandan birbirleri arasındaki ilişki de göz önünde bulundurulmalı, bir bütünün parçaları oldukları gözardı edilmemelidir. Aksi halde, devlete, o devletin buyurduğu topluma ve siyasal sisteme dair söylenenler havada kalır. Türkiye’deki en yakın tarihli sistem tartışmalarından biri üzerinden örnek vermek gerekirse: ABD devleti, Amerikan toplumu, ikisi arasındaki siyasal kurumların özgüllükleri ve tümünün bir ‘tarihsellik’ içindeki ilişkileri incelenmeden, başkanlık adı verilen hükümet şeklinin neden yalnızca ABD’de az çok demokratik sonuçlar verdiğini anlamak mümkün olmaz. Olmadı nitekim!

Demek ki en kapsayıcı haliyle ‘anayasal/siyasal düzeni’ anlamlandırabilmek için yalnızca devlet biçimine (monarşi mi, cumhuriyet mi?), yalnızca hükümet biçimine (parlamenter mi, başkanlık mı, yarı başkanlık mı?), yalnızca devletin idari yapısına/iç yetkilerini nasıl paylaştığına (üniter mi, bölgeli mi, federal mi?) bakmak yeterli değil. O devletin ‘toplumu’ ve devlet ile toplum arasındaki ilişki biçimlerine de dikkat etmek gerekiyor. Her rejim, kaçınılmaz biçimde bir ortalama insan üzerinde yükseliyor. Franco, Mussolini ya da Hitler rejimlerinin ve o rejimlerin inşa edilen süreçlerinin bir farkı da; İspanyol, İtalyan ve Alman toplumları, gelenekleri, yaygın ve hâkim inanışları arasındaki ayrımlardı. Faşistler, ellerindeki hamuru nasıl yoğuracaklarını, insanı nasıl büyüleyebileceklerini, ortalamanın neye ihtiyacı olduğunu iyi bilen ve yönlendirme konusunda son derece pervasız davranan insanlar. Buna mukabil, ortada o şekilde yoğurulmaya uygun bir kitle de var, mesele bu.

Victor Klemperer 20’nci yüzyılın herhalde en acımasız ve yok edici hareketi olan nasyonal sosyalizmin yöntemlerini ve sıradan insanı bir fanatiğe dönüştürmesini ayrıntılarıyla, etkileyici gözlemlerle betimliyor. Sıradan olanın, dikkat çekmeyenin ve umursanmayanın, bir rejimin çimentosu olabildiğini, olabileceğini. Yazarın her başlığında, böyle bir deliliğin yaşanabilmiş olmasına duyduğu şaşkınlığı görmek, sezmek mümkün. Üstelik göz göre göre yaşanmışken! Klemperer’in sözcükleriyle: “…Hitler’in Kavgam’ı kadar utanmazca bir açık sözlülükle yazılmış bir ders kitabı yoktur… Bu kitabın nasıl kamu âleme yayılabildiği… Böylece nasyonal sosyalizmin İncil’inin iktidarı almalarından yıllar önce dolaşıma girmesine rağmen Hitler’in nasıl iktidara gelebildiği, benim için daima Üçüncü Reich’ın en büyük bilmecesi olarak kalacaktır.”

Hakikaten, Alman toplumu nasıl bir toplumdu, neler yaşamıştı da, sıradan insanlar, Hitler gibi ne yapacağını yıllar önce kaleme aldığı deli zırvası Kavgam’da anlatmış birinin destekçisi haline gelivermişti? Faşizmler, hangi niteliklere sahip toplumlarda filizlenebildi? Klemperer, okurunu yalnızca Nazi sempatizanlarına, idarecilerine, rejimden çıkar sağlayanlara değil, ‘Nazi olmayana’ bakmaya davet ediyor çoğu örneğinde.

Hiçbir baskı rejimi, ‘sıradan’ insanın açık ya da zımni, gönüllü ya da mecburî onayı olmaksızın sürdürülemiyor. İçten içe benimsemek, açıktan dile getirilemese de onaylamak, görmemeyi, duymamayı, ilgilenmemeyi tercih etmek… Savaş ve yoksullukla kırılmış ‘ulusal onuru’ tamir ettiği/edeceği düşünülen bir kaçığa sadakat duymak…

Klemperer, çeşitli örnekler üzerinden giderek, Üçünü Reich’ın dilinin önceden tasarlandığını ve bunu 1920’lerde sezdiğini belirtiyor: “Bu zihniyetin bir gün gelip eyleme dönüşeceğini, tüm bir ordunun, tüm bir milletin, ‘vicdanının, pişmanlığının, ahlâkının’ bir gün gelip gerçekten bertaraf edilebileceğini o zamanlar imkânsız sayıyordum. Tamamı, bana dengesini kaybetmiş bir bireyin azgın fantezisi gibi geliyordu.”

Yazar bu saptamayı 1929’da okuduğu Max René Hesse’nin ‘Partenau’ (ordu romanı) adlı kitabındaki rahatsız edici düşünceler (diri ve neşeli savaş, gibi!) hakkında yapıyor. O kitabı Sovyet dostu olan bir arkadaşına vermiş ve arkadaşının kitap içeriğini hiç yadırgamadığına, ‘genç yeğeninin bir süredir zaten bu minvalde yazdığını’ söylediğine tanık olmuş hayretle. Tekrar etmekte yarar var: Sıradan insanın, ‘diri ve neşeli savaş’ kavramını ve fanatik görüşleri yadırgamayışından, diri ve neşeli savaş gibi ürkütücü klişeleri tekrarından, klişelerin bir süre sonra tekrar edene hakim olmaya başlamasından söz ediyor!

Yazarın şu tespitine katılmamak mümkün mü: “Zararsız mizaçlı vasat insanlar nasıl da kolay uyarlar çevrelerine!” Bana kalırsa kitaptaki çoğu saptamanın temelinde yatan gerekçe, yazarın bu cümlesinde, zararsız vasat insanların ‘kolay uyum’ yeteneklerine dikkat çektiği yerde, gizli! Hâl böyleyken her faşizan rejimin, kolayca (ve hızla) uyum sağlayan vasat bir kitleye gereksinimi var. Nazi olmayan, buna mukabil koşarak uyum sağlayan yurttaşa, basın mensuplarına, yargıya, siyasetçiye, bürokrasiye, entelektüellere, akademiye.

Kitabın tüm başlıklarına değinmek mümkün ve gerekli değil, ancak bazılarından özellikle söz edeceğim. Dil yoluyla anormalliklerin nasıl normalleştirilebildiğini, herkesi ikna edebilen bazı kavramların nasıl maharetle dolaşıma sokulabildiğini ve bazı saçmalıkların nasıl en aklı başında insanlara dahi sirayet edip kalıcılaşabildiğini daha açık gösterebilecek bir iki başlık…

Örneğin ‘Önsöz’de üzerinde durulan ‘herozim/kahramanlık’ kavramı. Yazar, yalnızca askerlerin vs. değil, örneğin askerlikle hiç ilgisi olmayan genç kızların da şüpheli bir ‘kahramanlık’ kavrayışına tutkun olduklarını belirtiyor. Ona göre ‘heroik’ sözcüğü her zaman üniformalıydı, asla sivil olmadı. ‘Beden’ ve ‘beden terbiyesi’ takıntısı olan, yaşamın her ânına ve mekânına askerlik ve üniforma damgası vurmak isteyen, sivil varoluşu yok eden, sürekli ‘topyekûn savaş’ içinde yaşatan, haliyle her yerin aslında bir ‘savaş meydanı’ olduğunda ısrar eden bir zihniyet Nazizm. Böyle bir düşünce biçiminin kahramanlıktan anladığı, sözcüğün gerçek karşılığını hak eden ‘sahici’ bir durum değil kuşkusuz. Yazara göre Nazizmin kahramanlığı dekoratif ve böbürlenmeden ibaret:

“Haysiyetli, sahici bir kahramanlığı resmen hiç tanımadı Nazizm. Onun için de kavramı tümüyle tahrif etti ve itibardan düşürdü.”

Nazizmin dilinin başat niteliklerinden biri ‘tekdüzeliği.’ Her şeyin ve herkesin birbirine benzediği, bıkkınlık verici bir tekdüzelik. Klemperer, rejimin başlangıcında Nazileri çağrıştıran ne var ne yok kaçmış, kendisini derslerine vermeye çalışmış. Memur kadroları temizlenmeye başlayana ve kürsüsünü kaybettiği güne dek! Yalnızca kürsüsünden olmuyor yazar, kamu kütüphaneleri kendisine kapatılıyor, çalışmaları sekteye uğruyor, ezcümle ‘sivil ölüm’ aşaması başlıyor!

Naziler bir yandan cadde, sokak ve meydan isimlerini değiştirirken, diğer yandan bazı sözcükleri LTI’nin merkezine almış. ‘Karakteristik’, ‘mücadeleci’ gibi. İşin vahim yanı, 1945 sonrasında da bu sözcüklerin aynı biçimlerde kullanıldığına dikkat çekiyor yazar. Nazizmin belli başlı sözcükleri rejimin alameti haline getirebilmelerinin nedeni, afişler, bayraklar, bildiriler vs. değil. Marifet tekrardaydı; bıkkınlık verici bir tekrar:

“Nazizm insanların etine ve kanına tek tek kelimelerle, deyimlerle, cümle formlarıyla giriyor, milyonlarca defa tekrarlayarak kendini dayatıyor, bunların mekanik ve bilinçsiz biçimde devralınmasını sağlıyordu… Peki ya gelişkin dil zehirli unsurlara dayanarak gelişmiş veya zehirli maddelerin taşıyıcısı kılındıysa? Kelimeler küçücük arsenik dozları olabilirler: Farkında olmaksızın yutulurlar, bir etki yaratmıyor gibi görünürler ama bir zaman sonra zehir etkisini gösterir. Birisi yeterince uzun süre boyunca fanatiği, kahramanca ve erdemli diye tanımlarsa, sonunda gerçekten inanır bir fanatiğin erdemli bir kahraman olduğuna ve fanatizm olmadan kahraman olunmayacağına.”

Naziler kısa sürede Kavgam’ı ‘halkın dili’ yapabildi. Bu yolda ‘tiranlığın’ sert silahlarını kullanmakta, en ince teferruata kadar nüfuz etmekte, toplumun kılcal damarlarının kontrolünü çeşitli mekanizmalarla ‘Parti’ye bağlamakta, özel alanla kamusal alan arasındaki ayrımı yok edip her şeyi kamusallaştırmakta bir an olsun duraksamadılar. Şunu söylüyorlardı saf Alman ırkına: “Sen hiçbir şeysin, millet her şeydir.” Yazara göre bunun anlamı, hiç kimsenin kendiyle ve yakınlarıyla baş başa olmadığı ve hep ‘milletin nazarı altında’ bulunmasıydı.

Klemperer ‘Birinci Yılın Günlüğünden‘ başlığı altında Nazilerin toplumun ve kurumların hücrelerine nüfuz edişini ve her şeyi zehirleyişini ‘günlüğünden’ hareketle anlatmış. Tüm etkinliklere mutlaka bir tutam ‘millet’ katılıyor: Milli şenlik, milli cemaat, millete yabancı, kökü millete dayanan… Yerlilik/millilik nasyonal sosyalizmin dilinin kökünde yer alan sözcükler. Hiç kuşkusuz neyin ve kimin milli olduğuna da kendileri karar veriyor! Bu başlık altında anlatılanlar, faşizmin totaliter, tek bir boşluk bırakılmasına tahammül edemeyen niteliğini açıklıkla sergilemeye yönelik. Yayınların, bilimsel makalelerin dili dahi bir anda değişmişti. Örneğin, ‘nasyonal sosyalist temelde bilim,’ gibi!

Hasım/düşman olmadan var olamazdı Nazizm. En olağan görünen anda, konuşmada, yazıda dahi ne yapıp edip bir düşmanla mücadele ettikleri yönünde izlenim uyandırmalıydılar. Klemperer’in tespitlerinden biri “tırnak” işaretinin aşırı kullanımı. Tabii tahmin edilebileceği gibi söz konusu olan, ‘ironik tırnak’ işareti! İronik tırnak, hasmını yere çalmak için başvurulan bir yöntem. Belki Türkiye’de sık işitilen ‘sözde’ sözcüğüyle karşılaştırmak mümkün olabilir: ‘Sözde akademisyen’, gibi! Tek bir örnek: Alman kedileriyle “soylu” kedileri ayırt etmek gerekir.

Klemperer’in her satırı etkileyici eseri LTI’ye önümüzdeki hafta devam edeceğim…

Yazı, Klemperer’in ‘entelektüel’ arkadaşlarıyla yaşadığı bir tartışma ile sona ersin. Yeni duruma hızla uyum sağlayan, ‘yaptığı iyi şeyleri de takdir edelim’ci ‘entelektüel’ arkadaşlar:

“Pazar günü kahve içmeye davet etmek mecburiyetinde kaldığımız K. çiftiyle iğrenç bir sahne yaşadık… Pazar günü adam, tıpkı Yahudi Merkez Birliği gibi ‘kalbi sızlayarak’, plebisitte evet oyu verme kararına vardığını açıkladı, karısı da Weimar sisteminin işlemesinin imkânsızlığının ortaya çıktığını ve ‘ayağımızı gerçeklere basmamız’ gerektiğini ekledi buna. Denetimimi kaybettim, yumruğumu masaya indirdim… adama hükümetin politikasını canice bulup bulmadığını sordum… Bayan K., Führer’in -sahiden de Führer dedi- dahiyane bir şahsiyet olduğunu teslim etmek gerektiğini söyledi, onun müthiş etkisini inkâr etmek ve o etkinin dışında kalmak mümkün değildi… Bugün, dünkü hiddetimden ötürü K.’lardan neredeyse özür dilemek istiyorum. Bu arada kendi çevremizdeki birçok Yahudinin buna benzer kanaatler ileri sürdüğünü duydum. Tereddütsüz entelektüel tabakaya dahil sayılması gereken ve tereddütsüz genelde serinkanlı ve bağımsız düşünenler arasında yer alan insanlardı bunlar… Bir tür sis kaplamış her yanı, hemen herkesi etkiliyor.”

Totaliter rejimlerin muhtaç olduğu, en aklı başında görünen insanı dahi ‘Führer hayranına’ dönüştürebilen bir sisti bu…


Murat Sevinç kimdir?

İstanbul'da doğdu. 1988'de Mülkiye'ye girdi. 1995 yılında aynı kurumda Siyaset Bilimi yüksek lisansına başladı ve 1995 Aralık ayında Anayasa Kürsüsü asistanı oldu. Anayasa hukuku ve tarihi konusunda makaleler ve bir iki kitap yayınladı. Radikal İki ve Diken'de çok sayıda yazı kaleme aldı. 7 Şubat 2017 gecesi yüzlerce meslektaşıyla birlikte OHAL KHK'si ile Anayasa ve hukukun bilinen ilkelerine aykırı bir biçimde kamu görevinden atıldı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI