YAZARLAR

Kadın düşmanlığı haddi aşınca…

İktidar partisine yakın kadınlarla bağımsız kadınlar arasındaki yakınlaşmaya vesile olduğu gibi kadınların, iktidar üzerindeki etki gücünü arttırmasına da yaradı hadsizleşme. Şerler içinde hayırlar gizli diyebiliriz ya da güçlü baskılar güçlü meydan okumalara yol açar.

“Gerisi belki de an meselesi, bekleyip görelim” diyerek bitirmiştim son yazımı. Sivil alanda -resmiyete dökülmemiş ki zaten beklenmiyor gerekli görülmüyordu- kadın örgütlerinin fiili ortaklığıyla girdik 1 Ağustos’a. İstanbul Sözleşmesi, altı yıl önce, 1 Ağustos 2014 günü Türkiye için yürürlüğe girmişti. Ve biz de bu yıl giderek şiddeti artan karalama kampanyasına iktidarın teslim olma ihtimalinin yükseldiği bir ortamda yaklaşmıştık yürürlük yıl dönümüne. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi hakkında karar verileceği, kulis bilgilerine dayanan bazı haberlerde duyurulan 5 Ağustos gününe odaklanmıştık en az 1 Ağustos kadar. AKP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu, İstanbul Sözleşmesi hakkında karar verecekti. Kadınların yaşam hakkına, Türkiye’nin geleceğine karar vermiş olacaklardı çünkü İstanbul Sözleşmesi aleyhine görüşlere teslim olan bir karar çıkarsa. Gerçi bu tehlike henüz geçmiş değil. Ancak ihtimal hayli zayıfladı. MYK toplantısı yaklaşırken, Sözleşme’den çekilme kararı ihtimalini zayıflatan şey pek çok etkenin bir arada gerçekleşmesi oldu.

Etkenler arasında en önemlisi, bağımsız kadın örgütlerinin kararlı mücadelesiydi. 2016’da alenileşen kadın karşıtı politika bağımsız kadın örgütleri ve bağımsız feministleri birbirine yakınlaştırdı. Evet, eşitlik mücadelesinde ortaklaşmayı zorunlu kılan siyasi iklimdi kuşkusuz. O günlerden bu yana kadın düşmanlığına iktidar içinden destek seslerinin yükselmesi ve kazanımları tehdit eden politik girişimlere karşı sergilenen kadın dayanışmasıyla çok sayıda bileşenden oluşan platformlar şekillendi. Geçmişte de benzeri çokça tekrarlanmış bu örgütlenme biçimini günümüzde çok daha gerekli kılan şey baskılardı. Ardı arkası kesilmeden süren saldırılardı.

TCK 103’üncü madde kapsamında ceza almış çocuk cinsel istismarı faillerine af teşebbüsü karşısında kadın örgütleri ortaklaşıp çalışırken o tehlike geçmeden yoksulluk nafakası itirazına iktidar desteği geldi. Bu sefer nafaka çalışma grubunda ortak eylemler ve çalışmalar yürütüldü. Derken tekrar istismarcı affı girişimi nedeniyle önceden kurulmuş TCK 103 kadın platformu aktive edildi, ikinci yargı paketi aşamasında, hatırlanacağı gibi. TCK 103 Çocuk Cinsel İstismarı Affına Karşı Kadın Platformu adıyla, ilkin “ramazan bayramından sonra” geleceği belirtilen istismarcı affı, bir süre sonra ise “15 Temmuz'dan önce mutlaka” vaadiyle tekrarlanmış, zaman akıp geçtikçe eylül başına, ekime takvimlenmişti. 15 yaş ve altındaki kız çocuklarına yönelik istismarın evlilik kılıfıyla affetme girişimleri yıllardır hep bu çalışmalar ve kararlı mücadeleyle engellendi.

Ancak kadın örgütlerinin istismarcı affı ihtimaline yoğunlaştığı günlerde İstanbul Sözleşmesi AKP MYK gündemine giriverdi. Sözleşmeden çekilme ihtimalinin karara bağlanacağı 5 Ağustos tarihli toplantı öncesinde yapılan hazırlıklar kapsamında, Eşitlik İçin Kadın Platformu (EŞİK) şekline evrildi. Gelsin İstanbul Sözleşmesi, gelsin 6284, gelsin istismarcı affı ve benzerleri diyen kadın örgütleri, kadın düşmanlığına karşı güçlü bir EŞİK oluşturdu diyebiliriz. Başta İstanbul Sözleşmesi olmak üzere Medeni Kanun'dan Ceza Kanunu'na, şiddet yasasına değin hukuki kazanımlara, her alandaki eşitlik mücadelesine karşı kadın düşmanlarının saldırılarını yoğunlaştırmasına da yol açıyor elbette bağımsız kadın örgütlerinin direnci. Aynı zamanda iktidar mensubu kadınlar için de bir güçlenme potansiyeli oluşturuyor elbette. Nitekim bağımsız kadın örgütlerine, feministlere yönelik saldırıları sonuç vermediği için kadın düşmanları, KADEM ve HAZAR gibi iktidara yakın kadın örgütlerine en ağır şekilde saldırıyorlar uzun zamandır. Ve sonunda KADEM tarafından İstanbul Sözleşmesine yönelik saldırıların cevaplandığı bir metin yayınlandı bilindiği gibi.

Bilindiği ve beklendiği gibi diyebiliriz. Bir süredir bekleniyordu böylesi bir açıklama. Geçen hafta gerek iktidar mensubu kadın politikacılarla ve gerekse iktidara yakın kadın sivil toplum örgütleriyle yapılan temaslar sonucu, o cenahta da kadınların İstanbul Sözleşmesi'nden vazgeçmek niyetinde olmadığı anlaşılmıştı. KADEM ve HAZAR başta olmak üzere iktidara yakın kadın örgütleri de İstanbul Sözleşmesi Platformu kurdu. Numan Kurtulmuş ve diğer politikacılara sözleşmeyi anlatarak, geri adım atmaya zorladı. Her kadın örgütlü veya bireysel, kendi durduğu yerden ve kendi yöntemiyle, kendi meşrebince sözleşmeyi savundu. Sözleşmeden de sözleşmeyi savunmaktan da kadınlar vazgeçmiyor, vazgeçmeyecek. Siyasi iradenin de İstanbul Sözleşmesi lehine şekilleneceğine dair ümitler kuvvetlendi. Ancak şüpheler devam ettiği için kadınlar #İstanbulSözleşmesindenVazgeçmiyoruz eylemiyle Cumhurbaşkanı'na seslendi. Nitekim daha önce de MYK üyeleri mesajlara eklenerek sorumlulukları hatırlatılmıştı. İstanbul Sözleşmesi ve tüm kadın kazanımlarına karşı karalama kampanyası yürütenlerin pervasızlığı biraz da kadın mücadelesinin direncinden kaynaklanıyor olmalı.

İktidarın kararı henüz netleşmese de sözleşme lehine eğilimini etkileyen bir başka faktör de saldırganların pervasızlığı oldu. Şantaj siyasetinde aşama kaydederek, kadınları “yeşil feministler, kızıl feministler” ayrımıyla bölmeleri yetersiz kaldığı için “fahişeler” hakaretine ulaşınca AKP, artık sessiz kalamadı. İktidar partisine yakın kadınlarla bağımsız kadınlar arasındaki yakınlaşmaya vesile olduğu gibi kadınların, iktidar üzerindeki etki gücünü arttırmasına da yaradı bu hadsizleşme. Şerler içinde hayırlar gizli diyebiliriz ya da güçlü baskılar güçlü meydan okumalara yol açar. Herkes tercihine göre isimlendirir elbet ama kadın düşmanlığının ortaklaşmadaki payını herkes takdir eder sanırım. Ayrıca İstanbul Sözleşmesi hakkındaki toplumsal farkındalığı yükselten saldırıları için handiyse teşekkürü hak ettikleri bile söylenebilir. Çünkü çok haklıyız. Biz kadınlar gücümüzü haklılığımızdan aldığımız için saldırılar bile kadın kazanımlarına hizmet edebiliyor.

Son bir iki günde yaşananlardan, kadınların sosyal medya eylemleri ve siyasi aktörlerle görüşmelerden sonra 5 Ağustos kararı korkutucu olmayacak diyebilirim. Ancak asıl başarılması gereken zorluk sözleşmenin etkin uygulanmasını sağlamak. Son yıllarda kadın düşmanlarının şantajına boyun eğmiş görünen siyasi irade Abdurrahman Dilipak’a dava açma refleksini aynı kararlılıkla İstanbul Sözleşmesi'ni uygulamak yönünde de gösterecek mi? Sözleşmeden çekilmeye kadınların ortak tavrı nedeniyle gücünün yetmeyeceğini anladığı için tavır değiştiren siyasi irade uyguluyormuş gibi yapmaya mı devam edecek, asıl mesele bu.

İktidara yakın kadın örgütleri, sözleşme karşıtlarına verdikleri cevabın arkasında durarak sözleşmenin uygulanması için de aynı etki gücünü kullanabilir. İdeal olan bağımsız kadın örgütleriyle iktidara yakın kadın örgütlerinin birbirinden beslenerek şiddetle mücadele için sözleşme ve yasanın etkin uygulanması için siyasi iradeyi yönlendirmesi. Ancak bugünden yarına olacak iş gibi görünmüyor ne yazık ki. Kadın kazanımlarına sahip çıkılması ve eşitlik yönünde gereken adımların atılabilmesi için parlamentodaki kadınların ortaklaşabileceği mekanizmaların kurulması ise biraz daha uzak ama kesinlikle çok etkili olabilecek bir umut.

Zaman içerisinde gerçekleşmesini ummaktan asla vazgeçmeyeceğim bir hayalim parlamentoda, seçilmiş her kadın vekilin doğal üyesi sayılacağı bir kadın grubu oluşturulması. Kadın grubunda ortaklaşılarak alınacak kararların her parti grubunca tartışmasız kabul edileceği, parti gruplarının kararı sayılacağı bir yapılanma olursa hiçbir iktidar kadın düşmanlarına siyasi prim veremez sanırım. Demokrasi ve parlamento bu denli aşınmışken çok kişiye ham hayal olarak görünebilir bu beklenti ama hayali bile güzel. KEFEK ile başarılamayan pek çok adım atılabilir, eşitsizlikle mücadele alanında. Böylesi eşitlikçi mekanizmalara uzak olsak da parlamenterlerin kişisel olarak eşitlikçi tutum alma ihtimali o kadar uzak olmamalı. Siyasi partiler kanunu ve Meclis İçtüzük katı grup disiplini getirse de yapılabilecek bazı şeyler var.

Meclis aritmetiğinin kritik önem kazandığı şu dönemde kadın vekiller iktidarıyla muhalefetiyle kendi partilerine karşı kadın bilinciyle politik tutum alma potansiyeline sahip olduklarını hissettirebilirler. Ve bu durumda partileri, grup kararı dışında farklı bir oy kullanmalarını sadece disiplin yöntemleriyle engelleyemeyeceğini anlarsa kadın politikacıların tercihleri, partinin siyasi kararlarına şekil verme gücüne ulaşır. Kadın politikacıların ortak tutumu mevcut siyasi aklı dönüştürebilir. Parlamentonun bunca zayıfladığı, demokrasinin hayli aşındığı şu ortamda bile her partiden birkaç kadın vekil bir araya gelip ortaklaşsa, siyasetin rengi kesin değişir. Sivil alanda politika üreten kadınlar adı konmamış ortaklıklar gerçekleştirebiliyorsa siyasi partiler içerisinde politika üreten kadınlar da benzer şekilde gayriresmi yapılanmalarla kendilerini ve birbirlerini güçlendirebilir. Ve bence böyle bir ihtimal o kadar da uzak değil. Ve bu yönde bazı işaretler de yok değil. İktidar ve parti yöneticileri, kadın düşmanlarının şantajı yerine kadın politikacıların ve sivil alandaki kadınların reflekslerini dikkate alarak karar verirse iyi eder benden söylemesi.


Berrin Sönmez Kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR