Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Bir garip fetih hikayesi

Pazartesi, 27 Temmuz, 2020
Ayasofya’nın cami statüsü verilerek ibadete açılması, tam da fetih mitinin yeniden, bu sefer seçmenin gönlünü ya da sandıktaki oy çokluğunu kazanarak değil, kılıç hakkı iddiasıyla canlandırılmasına imkân sağladı. Beraberinde cuma günü kılınan öğle namazında Diyanet İşleri Başkanı’nın elinde taşıdığı kılıçla resmedildiği yeni bir imgesel alan açtı. Diyanet İşleri Başkanı, ne Türkiye’deki Müslümanların, ne de İslam aleminin lideri değildi; bir kamu görevlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı tarafından göreve atanan bir memuruydu.

İktidar, yeni simge dünyasını kurmak için bir süredir görsel şölenlere büyük önem veriyor. Bunun en yakın örneğini 15 Temmuz anmalarında görüyoruz. Bu sene gerçekleştirilen anma törenlerine Kuleli Askeri Lisesi duvarlarına yansıtılan üç boyutlu video (mapping) ve İstanbul Boğazı’nda 200 İHA ile yapılan 15 Temmuz temalı ışık gösterisi damgasını vurdu. İleri teknoloji, renk, ses, ışık ve devasa görsellerin büyük ekranlara, hatta binaların duvarlarına yansıtılması, hologramlar ve nihayet ‘drone’lar eşliğinde kurulan bu görselliğin ilk örneklerini İstanbul’un fethi kutlamalarında gördük. Son yıllarda 23 Nisan’larda ya da 29 Ekim’lerde Meclis’in bahçesinden havai fişekler atıldığı oluyordu. Ancak benim kuşağım ve benden öncekilerin zihin dünyasındaki anma ve kutlamalar, bayraklarla donatılan okul bahçelerindeki müsamerelerin ya da stadyumlarda yapılan törenlerin, gençlerin, çocukların aylarca hazırlanarak özel kostümleriyle sundukları geçit ve dansların, sportif gösterilerin, gökyüzüne salınan barış güvercinlerinin görselliği ile sınırlıydı. Bir de Türk Hava Kuvvetleri’ne ait gösteri uçaklarının şovları yayınlanırdı televizyon ekranlarından. Nitekim, 2015 öncesinde, çok da göze batmayan törenlerle, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin evsahipliğinde gerçekleştirilen İstanbul’un fethi kutlamaları da bu bildik ritüellerin pek ötesine geçemiyordu.

2011 yılında Yeniçeri kostümlü askerler mehteran takımının çaldığı cenk havaları ve top atışları eşliğinde Allah Allah nidalarıyla surlara hücum ediyor ve kentin Osmanlı ordusu tarafından fethedilişini canlandırıyordu. Bu dönem kutlama Belgradkapı’da yapılıyor, kürsüye çıkan dönemin belediye başkanı konuşmasını yapıyor, ardından Zeytinburnu huzurevi sakinlerinden biri fetih şiirini okuyor, TSK adına görevlendirilen yüzbaşı konuşmasını yapıyor, okullararası resim ve şiir yarışmasını kazanan öğrencilere ödülleri veriliyordu. 2012’de fetih temsili oynanmadı ama Haliç’te su, ışık, lazer, ses ve görüntü teknikleri kullanılarak bir görsel şölen sahnelendi. Gazeteler, bu şölende sevgi, hoşgörü ve barış mesajlarının verildiğini yazıyordu. Kutlama konuşmasını hâlâ dönemin belediye başkanı yapmaktaydı. 2013’teki kutlamalarda yine Haliç’teki görsel şölen vardı, yine belediye başkanı konuşuyordu ve bu sefer bazı hanedan üyeleri de katılmıştı. 2015’e gelindiğinde ise artık fetih kutlaması Cumhurbaşkanlığı’nın himayesinde, İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştiriliyordu. Yenikapı’daki miting alanında Türkiye’de en büyük sahne rekorunu kırdığı belirtilen 1800 metrekarelik dev bir sahne kurulmuş; şölen yine Türkiye’deki en büyük olduğu iddia edilen 500 metrekarelik dev LED ekrandan yayınlanmış; tam 17 kamerayla ve ayrıca helikopterden çekim yapılmıştı. Lazer gösterisi, THK Türk yıldızları gösterisi, özel Fetih filmi ile bu devasa prodüksiyon tam da 7 Haziran seçimlerinin öncesine denk gelmiş ve adeta bir miting havasında geçmişti. Helikopterle kutlama alanının yakınındaki piste inen Cumhurbaşkanı Erdoğan, 562 kişilik mehter takımı konser verdiği sırada, ellerinde bayraklarla 16 Türk devletini temsil eden askerlerin bulunduğu yerden yürüyerek alana giriş yapmıştı. Yaptığı uzun konuşmada verdiği mesaj, özetle “’Zulüm 1453’te başladı’ diyen hainlere göz yummayacağı; İstanbul’u kutsal emanetler başında kesintisiz Kuran okunan bir şehir olmaktan çıkarmaya çalışanlara imkân tanımayacağı, Fetih ışığını söndürmek isteyenlere meydanı bırakmayacağı” yönündeydi. Aynı konuşmada, önceki yazımda da değindiğim “Fetih 1994’tür, fetih 7 Haziran’dır” sözlerini sarfetmişti.

Ne var ki, 7 Haziran, bildiğiniz üzere İstanbul’da AKP için seçimle beklenen fetih zaferini getirmedi; hâlâ birinci partiydi ancak 2011’de İstanbul’da yüzde 49 civarında oy alan AKP’nin oy oranı 7 Haziran’da yüzde 41 civarına inmiş, 7 milletvekili ve ayrıca Türkiye genelinde tek başına iktidar olma şansını kaybetmişti. Olağanüstü şartlarda gerçekleştirilen 1 Kasım seçiminde bu kaybını telafi etmiş gibi görünse de 2018’de yapılan genel seçimlerde AKP’nin İstanbul’daki oy oranı 2011 ve öncesine yaklaşamamış, yüzde 42.7’de kalmıştı. Nitekim 2019’daki yerel seçimde önce 30 Mart’ta sonra seçimi yinelemesine ve kendi siyasi kariyeri ile İstanbul’un fethi arasında özdeşlik kuran Cumhurbaşkanı’nın sahaya inmesine rağmen 23 Haziran’da İstanbul’un seçimle fethi bu sefer gerçekleşemedi.

İşte Ayasofya’nın cami statüsü verilerek ibadete açılması, tam da fetih mitinin yeniden, bu sefer seçmenin gönlünü ya da sandıktaki oy çokluğunu kazanarak değil, kılıç hakkı iddiasıyla canlandırılmasına imkân sağladı. Beraberinde cuma günü kılınan öğle namazında Diyanet İşleri Başkanı’nın elinde taşıdığı kılıçla resmedildiği yeni bir imgesel alan açtı. Diyanet İşleri Başkanı, ne Türkiye’deki Müslümanların, ne de İslam aleminin lideri değildi; bir kamu görevlisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı tarafından göreve atanan bir memuruydu. Cuma hutbesi için çıktığı minberde elindeki kılıç, bir geleneğin devamı gibi sunuluyor olsa da, gerçekte yeniçeri kostümlü askerlerin surlara hücumunun canlandırıldığı fetih müsameresi ile aynı işlevi görüyor; seyircisinin zihninde yer edecek ve gerekli görülen anlarda yeniden çağrılacak bir imge olarak sahneleniyordu.

Bu “gerekli görülen an”ın niteliği ya da zamanlaması hakkında şimdiden bir fikir ileri sürmek mümkün değil. Muhtemeldir ki, İstanbul bundan sonra da devasa prodüksüyonlara konu olan fetih kutlamalarında, 15 Temmuz anmalarında, Ayasofya’nın ibadete açılışının yıldönümlerinde, Taksim’e inşa edilecek topçu kışlasında ya da Kanal İstanbul’da sürekli olarak yeniden ve yeniden “fethedilmek” zorunda. Bu imge, cuma namazında minberin merdivenlerine ağır ağır tırmanan Diyanet İşleri Başkanı’nın görüntüsünde hazır edildi. Bu görüntünün her ne kadar kılıç sol elde taşındığı için barışçıl bir anlam taşıdığı ileri sürülse de, ertesi gün Misvak adlı mizahi-propaganda dergisinde yayınlanan bir karikatürde sağ elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldıran ve Atatürk’ü hedef aldığı iddiasıyla ağır eleştirilere konu olan sözlerinin Fatih Sultan Mehmet’in vasiyeti olduğunu söyleyen Ali Erbaş tasviri; kılıcın niyetlenen anlamı ve ona yüklenen simgesellik hakkında daha fazla bilgi veriyor.

Buraya kadar yazdıklarımdan, 350 bin kişinin katılımıyla Ayasofya’da kılınan cuma namazının, yarattığı yeni imgeler ve fetih mitini canlandırma kapasitesiyle iktidar hanesine yazılan önemli bir başarı olduğu çıkarsamasında bulunacaklar olacaktır. Ancak Ayasofya’nın kısa vadede yaratmış olduğu bu heyecanın, krizle, işsizlikle ve salgınla boğuşan seçmenin, özellikle de genç seçmenin dünyasında bir karşılığının olup olmadığını iyi değerlendirmek lazım. Bir de kapaktaki fotoğrafın bize söyledikleri var: Müsamere, ister kostümlü, ister kılıçlı, yine de müsameredir.


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI