Saadet Partisi'nin İstanbul Sözleşmesi'yle imtihanı

Pazar, 26 Temmuz, 2020
Saadet Partisi seçmeni ekonomiyi önceler genellikle. İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını iktidarın, gündem saptırma politikası olarak değerlendirme ihtimalleri hayli yüksek. Gerçek fikrini kendine saklama eğilimi yüksek kapalı kutu olarak kalmayı seçen, seven bir seçmen kitlesinden söz ediyoruz aslında. Ancak genç ve orta yaşlardaki değişimi de gözlemleyebiliyoruz. Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi'nin, Türkiye siyaseti için olduğundan çok daha fazla Saadet Partisi için turnusal kağıdı işlevi göreceğini düşünebiliriz.

İstanbul sözleşmesi, kadına yönelik şiddetle ev içi şiddetin önlenmesi için ilaç niteliğinin yanı sıra, siyasetin turnusolü işlevini üstlenmiş görünüyor. Öteden beri ataerkil şiddet dahil tüm kadın sorunlarını ve kadın eşitlik mücadelesini siyasetin tali meselesi gibi gören politik tutumlar eleştiri konusuydu. Kadınlar itiraz ederdi. Kimlik siyasetiyle kamplaşmış toplumsal ortamdan çıkış için kadınların siyasetin öznesi olduğu gerçeğinin peşinen kabulü ve eşitlikçi politikaların benimsenmesi en iyi çare olarak görünür bana da.

Kimlik siyaseti yerine hak savunusu ve hukuk arayışı, siyasete egemen olursa toplumun yarısını oluşturan kadınların hakları, çok sayıda partinin uzlaşabileceği bir temelin inşası anlamına gelebilir. Defalarca yazılıp konuşulmasına rağmen yakın zamana kadar bu yönde bir eğilimin varlığı görülmemişti siyasi arenada. Şimdi ise bazı izler var. Bazı partiler kadın kazanımlarını desteklemek yönünde bir politik duruşu işaret eden açıklamalar yapıyor. Eşitlikçi politikalara evrilir mi, sadece bir taktik olarak mı kalır, bugünden kestirmek zor. Ancak birçok partinin kadınları ve kadın sorunlarını ikincilleştirme eğiliminden giderek uzaklaştığı da ortada.

TCK 103 kapsamında, çocuk cinsel istismarına evlilik şartıyla af teşebbüslerine karşı duruş, muhalefetin ortak tavrıydı örneğin. İktidar partilerinde de bu konuda farklı görüşlere sahip politikacılar olduğu, çocuk ve kadınlara yönelik cinsel suçlara meşruiyet zemini kazandırma potansiyeline sahip bir affın siyasi yükünü hükümetin tek başına üstlenmek istemeyişinden anlaşılıyor. Henüz tehlike geçmiş değil ancak yıllardır gündemde olan istismarcı affını henüz gerçekleştirememiş olmaları da hayli kıymetli bir başarı kadın mücadelesi açısından. Gündemde tutulmasının bile insani, hukuki ve toplumsal sorunlara yol açtığını, kesinlikle gündemden kalkacak şekilde bu tartışmaya son verilmesi gerektiğini bir kere daha not düşerek İstanbul Sözleşmesi’nin de benzer etki yarattığını söylemek isterim. Türkiye siyaseti, İstanbul Sözleşmesi bağlamında bir kere daha kadın kazanımlarını merkeze alarak şekillenmekte…

İstanbul Sözleşmesi etrafında şekillenmekte olan yeni pozisyon alışın, keskin çizgiyle iktidarı ve muhalefeti ayırdığı söylenmez. Başka bir deyişle, kimlik siyasetinin oluşturduğu kamplaşmaya göre şekillenmiyor bu defa saflar. Her partinin içinde İstanbul Sözleşmesi lehinde ve aleyhinde tavır alışlar var. Hem yönetim kademelerinde hem de tabanda göze çarpan fikir ayrılıklarıyla siyaset bugün kadınların yanında ve ataerkinin yanında yer alanlar arasında şekilleniyor. İnsan hakları hukukunun tamamlayıcı parçası olarak kağıt üstündeki eşitliğin yaşanabilir kılınması için gerekli İstanbul Sözleşmesi. Cinsiyetler arası eşitsizlikten kaynaklanan ataerkil şiddetin önlenebilmesi için sözleşmenin gerekli olduğunu düşünenler her partide var.

Metropoll Araştırma Şirketinden Özer Sancar’ın sosyal medya paylaşımıyla duyurduğu oranlar da bunu gösteriyor. Bana göre eşitsizliğin devamını istemek olan İstanbul Sözleşmesi karşıtlığı bazıları için dini ve milli değerlerin gereği olarak görülüyor. Erkek egemenliğini dinin gereği, milli kültürün parçası kabul etmek anlamına gelen bu görüş, İYİ Parti’de en düşük oranla çıkıyor karşımıza, araştırma bulgularında. Meral Akşener ve ekibinin çalışmalarını bilenler için bu sonuç şaşırtıcı değil. Tıpkı AKP ve MHP gibi CHP seçmeninin eğilimi de şaşırtıcı gelmiyor. Ancak Saadet Partisi hakkında araştırma bulgusu olarak sunulan oranlar hayli tuhaf geldi.

“İstanbul Sözleşmesi, kadınlara yönelik şiddeti engellemeyi amaçlayan uluslararası bir sözleşmedir. Hükümetin bu sözleşmeden çekilmesini onaylıyor musunuz?” Sorusuna Saadet Partisi seçmeni arasından tek bir kişinin bile “onaylıyorum” demeyişi, çok şaşırtıcı. Diğer yandan fikrim yok / cevap yok seçeneğinin de diğer partilere kıyasla en yüksek oranla yüksek 53,5 çıkması hiç inandırıcı değil. Çünkü Saadet Partisi hakkında az çok fikri olan herkes Milli Gazete’nin partililer üzerindeki etkisini bilir. Bu gazete 11 Nisan 2020 tarihli nüshasını İstanbul Sözleşmesi aleyhine görüşlere ayıracak kadar kararlı tutum sergilemiştir öteden beri.

Yeri gelmişken bir parantez açıp geçen hafta gazetenin bu sayısının, bir kadının evine kapısının altından atılarak bırakıldığını; aylar öncesine ait bu gazete nüshasının belirli bir amaçla atılıp atılmadığının; yanlışlık veya kasıt olum olmadığının henüz bilinmediğini de belirteyim. İstanbul Sözleşmesi karşıtlarının kalesi niteliğindeki bu gazetenin yayınları, Saadet Partisi seçmeninin düşünce dünyasını şekillendirmekte ne denli etkili olduğu bilinirken, seçmenin yüzde elliden fazlasının İstanbul Sözleşmesi’nden habersiz kaldığı düşünülemez. Belki basit bir yanlışlıktır belki daha derin hatalar vardır. Ancak yine de Saadet Partisi seçmeninin yüzde 45.7’si İstanbul Sözleşmesinden çekilmesini onaylamadığını belirtmesi üzerinde konuşulmaya değer bir tablo sunuyor.

Bu nedenle Ebru Asiltürk’ün görüşlerini öğrenmek istedim. Ebru Hanım araştırmada yer alan sorunun yanıltıcı olduğunu düşünüyor. “İstanbul Sözleşmesini, kadına yönelik şiddetin tek reçetesiymiş gibi sunan manipülatif bir soruyla seçmenin gerçek görüşünün ölçülemez. Biz kesinlikle kadına yönelik şiddetle çok etkin şekilde mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ancak İstanbul Sözleşmesi şiddetle mücadele için yeterli ve gerekli değil. Şiddetin bütüncül yaklaşımla önlenmesi gerekir. Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim kavramlarını literatüre sokmak suretiyle toplumsal dokuyu ve aile kurumunu zedeledeği için karşıyız. Devletin anayasal olarak her bireyi koruma görevi zaten vardır. Yeni kavramlarla toplumun zihin dünyası, hukuk aracılığıyla inşa edilmek isteniyor. İstanbul Sözleşmesi’ne ilk tartışıldığı yıllardan itibaren hep karşı olduk. Bugün de karşıyız. Devlet ve millet için hayırlı olacak kararların yanında yer alırız.” Uzun sohbetimizin kısa özetiyle Ebru Asiltürk, daha önce yaptığı açıklamaların bugünkü siyasal tartışma ortamında da geçerli olduğunu belirtti.

Diğer yandan Saadet Partisine ilişkin gözlemlerim, bütün diğer partilerde de görüldüğü gibi yönetimle taban arasında tam bir fikir uyumu olmayabileceğini düşündürüyor. Yönetim kademesinde de farklı görüşler olması muhtemel. Milli Gazete çizgisine yakın olanlar kadar bu gazetenin çizgisini, günümüz ihtiyaçlarına cevap vermekten uzak bulanlar da hiç azımsanmayacak sayıda. Bilinen bir başka gerçek de Milli Gazete’nin bu seçmen kitlesinin zihin dünyasını besleyen tek kaynak olmadığı. Sözleşme lehinde çıkan eğilimin bilmemekle veya yanıltıcı soruyla izahının yetersiz kalacağını düşünüyorum. Farklı düşünen bir genç kitlenin yönetim kararlarını değilse bile seçmen eğilimini beleme gücü araştırma sonucuna yansımış olabilir. Saadet Partisi’ne kayan AKP küskünü seçmenin eğilimleri de buna dahil edilmeli elbette. Ancak bu farklı grupların varlığından daha etkili olan, Saadet Partisi seçmeninin toplumsal sorun analizi olabilir. Saadet Partisi seçmeni ekonomiyi önceler genellikle. İstanbul Sözleşmesi tartışmalarını iktidarın, gündem saptırma politikası olarak değerlendirme ihtimalleri hayli yüksek. Gerçek fikrini kendine saklama eğilimi yüksek kapalı kutu olarak kalmayı seçen, seven bir seçmen kitlesinden söz ediyoruz aslında. Ancak genç ve orta yaşlardaki değişimi de gözlemleyebiliyoruz. Bu çerçevede İstanbul Sözleşmesi’nin, Türkiye siyaseti için olduğundan çok daha fazla Saadet Partisi için turnusal kağıdı işlevi göreceğini düşünebiliriz.

Her halükarda toplumun yüzde 63.6’sı İstanbul Sözleşmesi lehinde görüş bildirmiş ki hiç şaşırtıcı gelmiyor. Gözlemlerimiz, görüşmelerimiz, kadın hareketi üzerine yapılan anketlerle, kadın kazanımları üzerine yapılan araştırmalarla örtüşen bu sonuç iktidarın kararını etkileyecektir kuşkusuz. İlaveten iktidara yakın kadın örgütlerinin, iktidar partisi içindeki kadın politikacıların sözleşmeden yana taraf olduğunu biliyoruz. Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını da bunlara eklediğimizde sözleşmenin feshi yoluna gidilmeyeceğini düşünebiliriz. Ancak asıl sorun tıpkı istismarcı affında olduğu gibi bu konunun gündemde tartışılır kılması, insan hakları hukukunun müzakereye açılması. Sözleşmenin etkin uygulanmasını önleyen bu siyasi atmosferden çıkmanın yolunu bu kadın hareketi ve eşitlik mücadelesi kadar kitlesel muhalefet ve siyasal muhalefetin tutumu açacaktır.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI