Aydın Selcen
Aydın Selcen

Fangio, Senna, Raikkonen...

Pazar, 26 Temmuz, 2020
Minberde elinde kılıç, üzerinde sırmalı beyaz cübbesiyle ders verir gibi maval anlatan devlet memuruna bakarak düşünüyorum: Acaba Erdoğan’ın zihnindeki “tip” yurttaş o mu? Değil. O tipolojiyi daha iyi temsil eden eğitimi, yüksek teknoloji sanayiciliği ama bunlarla birlikte dindarlığı, milliyetçiliği ve itaatkârlığıyla Selçuk Bayraktar herhalde.

“Toplum mühendisliğinin” yanlış olduğunu ve hiçbir tarihsel bağlamda o yöntemi benimseyen yönetimi/yöneticiyi menzil-i maksuduna götürmediğini sittin senedir ezber ettik, ediyoruz. Geldiğimiz yer, elinde kılıç, nereden uydurulduğu bilinmeyen bir şatafatlı kılığa bürünmüş devlet memurunun cami minberinden dinlediğimiz zırvaları, (Sırrı Süreyya Önder’in zamanında Davutoğlu’na çözüm sürecindeki yaklaşımına cevaben belirttiği üzere) “İmam Hatipli ergen hülyaları” ve cumhuriyetimizin kurucusunun adını anmayarak aklınca hakaret etmesi. Anımsayalım, yıl 2020.  Ve sanki, bu anlatıyı temel kabul edersek, 1776’dan, 1789’dan, 1848’den, 1917’den ve bizim buralar açısından da 1839’dan, 1876’dan, 1908’den, nihayet 1923’den geriye hiçbir miras kalmamış, efendim “aslımıza rücu etmekteymişiz.” Kala kala elde üç semavi dinin üç kutsal kitabı kalmış ve onlar arasında da Kuran eşitler arasında birinciymiş.

Geçenlerde Kimi Raikkonen’in araç kamerasından çekilmiş 2017 Monaco turunu gördüm. Aklıma Juan Manuel Fangio’nun 1957 turu geldi. Ardından bunu paylaştığım F1 meraklısı arkadaşım Murat Babalık, Ayrton Senna’nın 1990 turunu paylaştı. Sözkonusu üç kaydı kafamda yan yana koyup düşündüm: Hangisi daha “büyük” sürücü? Karşılaştırma gerçekçi mi, akılcı mı, gerekli mi?  Fangio’nun tüm donanımı bir deri çantada: Kask, kaskın içine tıkılı bir çift deri eldiven, gözlük. Üzerinde bir tişört var, sırtı motora yaslı, emniyet kemeri dahi yok. Senna-Prost dönemindeyse, yalnızca F-1 araçları değil, ralli otomobilleri de (350 beygiri aşan gücüyle efsane 205 GTi’yı düşünün) “çıldırmıştı.” Sonra “turbo” kaldırıldı, aslında konumuz o değil ama 1990’a gelindiğinde F1’de zaten yasaklanmıştı sanırım. Şimdi bambaşka bir yaklaşımla F1’de elektrikli-benzinli “hibrit” motorlar kullanılıyor, ayrıca Formula-E de düzenleniyor.

Raikkonen’i Senna’nın yerine oturtsak, Fangio’yu bugüne getirsek, Senna’yı 1950’lere götürsek sonuç nasıl olurdu? Afaki bir tartışma. Fangio ve Senna’nın anılarını saygıyla yad edip, geçmek daha doğru. Ancak işin sanatı aynı. Belki şunun şurasında çeyrek yüzyıldır birlikte olduğumuz internet ve akıllı telefonlarla dönüşüm derken ondan daha kısa bir süre içinde, çok yakın gelecekte yollarda yalnızca elektrikli otomobillerin kullanıldığı ve yapay zekânın hayatın her alanında yaygınlaştığı bir dönemi göreceğiz. Henüz dün tribünde kendi akranlarım Bülent ve Tugay’ı altyapıdan çıkan ilk yetenekler olarak alkışlarken, bugün A takımda altı ay oynayıp Avrupa’ya giden bir Ozan Kabak yahut Süper Lig’de forma giymeden büyük takımların takip listesine giren bir Çağlar Söyüncü örnekleri bizi şaşırtmıyor bile.

Yeniden minberde elinde kılıç, zerinde sırmalı beyaz cübbesiyle ders verir gibi maval anlatan devlet memuruna bakarak düşünüyorum: Acaba Erdoğan’ın zihnindeki “tip” yurttaş o mu? Değil. O tipolojiyi daha iyi temsil eden eğitimi, yüksek teknoloji sanayiciliği ama bunlarla birlikte dindarlığı, milliyetçiliği ve itaatkârlığıyla Selçuk Bayraktar herhalde. Merhum Çetin Altan’ın arka bahçelerinde tenis kortları olan köyler tahayyülünden, onun yazar oğlu Ahmet Altan’ın Erdoğan başta kaldıkça gün yüzü görmeyeceği gerçeğine tosladık.  Bu hafta sonu müsamere kıvamında bir kurultay toplayacak olan CHP’nin Ayasofya tepkisi bu ortamda ama laboratuvar koşullarında (“ceteris paribus”), tümüyle apolitik biçimde billurlaştı: “Açarsanız, açın!” Esasen İBB Başkanı İmamoğlu’nun da açılışına davet edilmeyerek istiskale uğradığı Ayasofya’da seccade dağıtma yarışına girmesi; “Sayın İçişleri Bakanı Soylu” ile görüşürken “Sayın Cumhurbaşkanı’nın” da telefonla bağlanarak Adalar’ın fayton sorunu konusunda ona yol göstermesinden duyduğu “hayırlı damat” heyecanı, kimin hangi gündemi izlediği açısından çok açıklayıcı.

Aksaçlılar Bildirisi bağlamında eski AİHM yargıcı ve emekli Büyükelçi Rıza Türmen adından anlaşılacağı üzere 1977’de (o zamanki) Çekoslovakya’da kabul edilen “77 Bildirgesi’ne” değiniyor. Bilindiği gibi, Demir Perde’nin çöküşü için o tarihten sonra on yıldan fazla beklemek gerekecekti. Bildirgenin sözcüleri olarak görülenlerden düşünür Jan Patocka’nın, II. Dünya Savaşı sırasında da, ardından gelen komünist rejim döneminde de ders vermesine izin verilmedi, deyim yerindeyse o hep “taş kırmaya” gönderildi. 1977’de de 69 yaşında tutuklandı ve çok geçmeden öldü. Ondan daha iyi tanınan yazar Vaclav Havel ise daha talihliydi, özgürlüğü yaşadı, cumhurbaşkanı da seçildi. HDP Eşbaşkanı Mithat Sancar’ın “demokrasi ittifakı” çağrısını duymazdan gelen CHP’nin Aksaçlılar Bildirisi’ne sahip çıkacağını sanmam. Esasen, Sayın Türmen’in aksine ülkemizde bu tür bildiriler etrafında muhalefet örülebileceğini de düşünmüyorum. Muğlak değerler üzerinde kurulacak “demokrasi ittifakı” yerine, somut yönetsel ve hukuksal maddeler içeren bir sözleşmeye dayanacak “(yeni) cumhuriyet için birlik” yaklaşımının daha işgörür olacağını da iddia edegeldim, ediyorum.

2000’li yılların hemen başında Dışişleri’nde lojistik destek hizmeti addedilecek bir kızak görevdeydim. Müsteşar ve yedi yardımcısının masalarında kayık tabağı gibi duran Ericsson diyafonlar bulunurdu. Mandarinler o özel hattan birbirleriyle doğrudan konuşabilirler, örnekse “kahveye geliyorum, yerinde misin?” diyebilirlerdi. Ancak asıl özellik masada o diyafonun olmasının rütbeye işaret etmesiydi. Velhasıl, iş bana düştü, Ericsson’u aradım Stokholm’dan, yaşını almış bir adamcağız açtı telefonu, neredeyse ağlayacaktı mutluluktan. Emekliliğine kısa süre kaldığını, tek başına yönettiği (ekibi yokmuş) bölümde senelerdir diyafon siparişi almadığını, zaten artık bu antika cihazların üretilmediğini, zira masaüstü telefonlarda diyafon özelliği de bulunduğunu neredeyse sesi titreyerek anlattı. 97-00 arası görev yaptığım Stokholm’de karşınıza çıkan neredeyse tüm yabancılar on binlerce kişi istihdam eden Ericsson’da çalışırdı. Komşu Finlandiya’nın Nokia’sı da öyle. Sonra akıllı telefon çıktı, her ikisi de yaya kaldı, geleceği ıskalamışlardı. Bugün, yine çeyrek yüzyıl sonra, 5G’ye geçiş ihalelerinden (bana göre haklı nedenlerle) Çin’in Huawei’sinin dışlanması üzerine Patocka’nın “hür dünyasından” yalnızca Nokia ve Ericsson sözkonusu teknolojiyi sağlayabiliyor. Demek ki, onlar da derslerini etmişler ezber.

Bizlerse, millete musallat olan yüzde elli küsur nüfus oranlı illet olarak önce Kürtlük dersi aldık, illetçe Kürtlüğü tattık. Durmadan itilip, kakılmak, anayasal yurttaşlıktan soyulmak neymiş az-çok öğrendik. Şimdi elde kılıç okunan çağ dışı hutbeyle Ermenilik nedir, o dersi çalışmaya başlıyoruz. Müsamerelere tutkusu olansa yalnızca iktidar değil. Salı günleri kendilerine iman tazelemek üzere işlevsiz TBMM’de toplanan isimsiz CHP milletvekilleri de kürsüye gelmek üzere Kılıçdaroğlu’nun adı davudi erkek sesiyle anons edildiğinde hep birlikte sıralarında ayağa kalkıp, göstererek önlerini ilikliyor ve avuçlarını patlatırcasına alkışlıyorlar genel başkanlarını. Tanıdıklara vızıldanacak olsanız azar işitiyorsunuz: Ya “çok hevesliysen siyasete gir” ya da “senin gibilere kalsa İstanbul da kazanılamazdı.” Düz hesap ortadan soracak olursanız ise, duyacağınız yanıt: “Mecbursunuz kardeşim…” Çünkü Demirtaş, Kavala, Kışanak ve diğerleri ile gazeteciler hapiste değil, çünkü HDP’nin seçimde kazandığı belediyelerine el konulmadı, çünkü Libya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de üç buçuk cephede savaşta değiliz, çünkü çoklu baro garabeti yasalaşmadı, çünkü özetle gün geçmiyor ki yüzümüze ağız dolusu tükürülmesin.

İlerleme ve aydınlanma diye bir şey vardır ve bunlar insan doğasına aykırı değildir. Hatta bunlar insanı hayvandan ayırt eder çünkü insan her doğumda medeniyet hikâyesine sıfırdan başlamaz, her nesilde üzerine koyar. Yeşil dönüşüm, yerinden yönetim, daha adil paylaşım, çoğulculuk, katılımcılık, sekülerizm toplumun anlamadığı, benimsemediği, dışarıdan, tepeden aşağıya ona dayatılan yabancı, soyut kavramlar değildir. CHP eğer yeni nesli parasını verip rap parça besteleterek, ondan sonra da Kılıçdaroğlu’nu tek aday olarak kürsüye çıkararak kazanacağını sanıyorsa, önüne konulacak ilk sandıkta uğrayacağı şaşkınlığın büyük olması kaçınılmazdır. Her daim mütebessim çehrelerle terminal aşamadaki hastanın yanağını okşayıp “maşallah bugün iyi gördüm seni, sık dişini Allah büyüktür, her şey güzel olacak” demekle olsaydı, Jan Patocka kabrinden kalkar, hepimizi odunla kovalardı, Juan Manuel Fangio da İBB’den yeni çıkacak taksi plakası kapmak peşinde koşuyor olurdu.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI