YAZARLAR

Gözümüze niye kılıç sokuldu?

Anlaşılan o ki Diyanet, yeni rejimin inşaatında kılıç taşıyıcılığı görevini seve seve yapıyor, yapacak. Anlaşılan o ki Diyanet, yeni rejimin hem fiziki hem de sembolik şiddetini göstere göstere onaylıyor.

Merdivenden ağır ağır çıkıyor. Sarığı başında, cübbesi üstünde. Bileceksiniz, Diyanet İşleri Başkanı. Ayasofya’nın minberinde. Her basamakta bir süre duraklıyor. Sonra bastonunu bir üst basamağa koyup bir adım daha yükseliyor. Yine duraklıyor. Sonra bir daha… Kocamışlıktan, hastalıktan, takatsizlikten değil bu ağır ağır tırmanış. Her hareket görülsün diye yapılıyor.

Camideysek, bu bir ayin mi? Bildiğimiz İslam’da böyle bir ayin yok. Yeni Türkiye kuruluyorsa yeni din de kuruluyordur belki, kimbilir. Ayin gibi ama ayin değil, o halde ne? Ne olacak, gösteri. Görülsün diye öyle ağır ağır hareket ediyor. Mikrofonlu basamağa gelince görüyoruz ki elindeki baston değil, kılıç. Kılıç gösteriyor. Genelkurmay Başkanı değil, askeri müze rehberi değil, Diyanet İşleri Başkanı. Kılıç? Sadece tırmanışı değil, elinde tuttuğu şey de görülsün istiyor, kılıç yani. Niye?

Kılıç bu aralar siyasal dilde çok dolaştı, kılıç artığı lafını duyduk önce sonra kılıç hakkı lafını. Kılıç hakkı, Ayasofya’nın yeniden faal cami haline getirilmesinin gerekçeleri arasındaydı. Orta çağların savaş hukukundan kalma ve anlaşılan siyasal İslam laboratuvarında yeniden canlandırılmak istenen bir laf. Heybetli görünsün diye samanla doldurulmuş bir aslan postu misali. Danıştay’ın Ayasofya kararını ışığa tutup bakarsak, aslında “kılıç hakkı”ndan başka bir gerekçe yazmadığını görebiliriz. Doğrudan karara yazamadıkları için, filigran yaptılar.

Kılıç artığı, Der Zor menzilinde yok edilen Ermeni kavmine atfen, ama işte iktidarın sevmediği başka kim varsa onlara da hitaben siyasal nutukların zehirli incileri arasında zaten eskiden beri.

Diyanet İşleri Başkanı, kılıç hakkını gösteriyor cümle aleme. Biliyor ki cümle alem bugün orayı izliyor. İzleyen bilsin istiyor. Kılıç artığı lafı, kılıcı elde tutanın lafıdır, o halde Diyanet İşleri Başkanı, sadece kılıç hakkı lafını değil, “kılıç artığı” lafını da sahipleniyor. Anlaşılan o ki Diyanet, yeni rejimin inşaatında kılıç taşıyıcılığı görevini seve seve yapıyor, yapacak. Anlaşılan o ki Diyanet, yeni rejimin hem fiziki hem de sembolik şiddetini göstere göstere onaylıyor.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, hutbesini okumak için minbere kılıçla çıktı. (Fotoğraf: Mustafa Kamacı - Anadolu Ajansı )

Ayasofya’daki gösteriyi ağzı açık izleyip bu ne ki şimdi diye soranlara, “geleneğimizde var, cahil” diye çıkışıldı. Ne var gelenekte? Padişahlar kılıç kuşanır. Ortada kılıç var, minber var, henüz padişah yok. Padişah kılıcı bizzat kuşanana kadar, kılıca biraz daha yakından bakalım:

Kılıç şiddettir. Delikli demir çıkıp da mertlik bozulunca kılıcın savaş meydanındaki hükmü zayıfladı belki ama sembolik hükmü pek de azalmadı hatta arttı. Osmanlı padişahları mesela savaş meydanlarında sıkıntı çekmeye başladıkları dönemlerde başladılar mutantan kılıç kuşanma törenlerine.

Küffara kılıç sallayan padişahlar, Ayasofya’yı “Cami olsun” diyerek cami yapan II. Mehmet dahil, kılıç kuşanma ayinini bilmiyorlardı; küffarın topu, tüfeği karşısında fazla varlık gösteremeyenlerse Eyüp Sultan’a koşup kılıç kuşanmayı adet edindiler. Demek ayinle kuşanılan kılıç, aslında cümle cihana değil de tebaaya gösterilen bir şeydi daha çok. Dün de o kılıç kendisini yurttaş zannedenlere gösterildi esasen.

Kılıcı sağ elle tutarsa, düşman korksun demekmiş, sol elle tutarsa dostlar güven duysun demekmiş. Diyanet İşleri Başkanı kılıca iki eliyle yapıştı minberde. Herkes korksun mu diyordu, sahibi gelene kadar kimselere vermem mi diyordu artık Allah bilir. Biz fanilerin bilebileceği tek şey, yeni rejimin teokratik bir numarasının eliyle gözümüze kılıç sokulduğudur.

Hukuk kovasındaki siyasi taş: AyasofyaHukuk kovasındaki siyasi taş: Ayasofya