Besim F. Dellaloğlu
Besim F. Dellaloğlu

'Liberal aydının krizi' yazısını neden yazmadım!

Perşembe, 23 Temmuz, 2020
Türkiye’de kendini solcu olarak gören pek çok kimse ihtilalci olmayan bir solu sol olarak kabul etmiyor. Bu tutumu bir liberalleşme olarak görüyor. Ve bunu da otomatikman sınıf perspektifinin kaybı olarak değerlendiriyor. Oysa bunu sol adına söyleyenlerin ciddi bir sınıfsal temsil sorunları var ve bu boşluğu genelde “kültürel” bir solculukla ikame ediyorlar.

Gazete Duvar’da daha önce “Solcu aydının krizi” ve “Sağcı aydının krizi” başlıklarıyla iki yazı yazmıştım. Bu yazılara çok farklı kesimler tarafından çok farklı tepkiler verildi. Elbette benim de bunların hepsine tepki vermem mümkün değil. Ancak genel olarak bu yazıların en azından tartışılmış olmasından memnuniyet duyuyorum. Verilen bütün tepkiler içinde benim en çok ilgimi çeken şu minvalde sorulan sorular oldu: “Liberal aydının krizi”ni ne zaman yazacaksınız? “İslamcı aydının krizi”ni de yazmayı düşünüyor musunuz? Üstelik bu iki sorunun türevleri bizzat defalarca da soruldu. Bu tür sorular ilginçti çünkü beni aydın meselesi konusunda düşünmeye devam etmeye zorluyordu. Ancak diğer yandan da sol ve sağ eksenlerin dışına taşan birer “liberal” ve “İslamcı” aydın kategorisinin Türkiye’de var olduğundan pek emin değildim. Sonuç şu an okumakta olduğunuz “’Liberal aydının krizi’ yazısını neden yazmadım” ve haftaya yazacağım “’İslamcı aydının krizi’ yazısını neden yazmadım” yazıları oldu.

Bu yazının yazılmasına neden olan ilk soruya doğrudan yanıtım şu: “Liberal aydının krizi” yazısını en azından ben yazamam çünkü Türkiye’de henüz tipolojikleşmiş bir liberal aydın profili olduğunu düşünmüyorum. Oldukça genel ve belki de indirgemeci olan bu değerlendirmemin orta yaş üzeri kuşaklar için oldukça geçerli olduğunu sanıyorum. Ancak bugünün genç kuşakları arasında elbette bu değerlendirmeyi yanlışlayacak örnekler giderek çoğalıyor olabilir. Buna bir itirazım olmaz!

Ancak yaptığım bu değerlendirmenin bir açmazı işaret ettiğini de peşinen kabul etmem gerekiyor. Çünkü “liberal” sıfatı dilimizde okuryazarlar dünyasında çok sık kullanılıyor. O zaman liberal aydın tipolojisinin pek yaygın olmadığı bir toplumda “liberal” sıfatı neden bu kadar yaygın? Yazının geri kalanında işte bu soruya yanıt vermeye çalışacağım.

Ben bir liberal değilim. Ancak bir okuryazar, düşünmeye devam eden biri olarak yaşadığım toplumu ve dünyayı anlamak için tüm politik akımlar gibi liberalizmi de çok ciddiye alıyorum. Muhafazakârlığı da. Millliyetçiliği de. Hatta faşizmi de çok ciddiye alıyorum. Bu ideolojiler benim için bir küfür, hakaret konusu değil, birer çalışma, araştırma alanı. Bunları çözümlemeye, arkalarındaki nedenselliği anlamaya, açığa çıkarmaya çalışıyorum. Benim mücadele tarzım da bu! Liberal bir Türkiye’yi şu anki Türkiye’ye tercih ederim. Aslında bu beni liberal yapmaz. Ama Türkiye’deki kullanım tarzıyla yapıyor. Ülkede ciddi bir liberal düşünce, hareket olmamasına rağmen “liberal” sıfatının tedavülde bu kadar yaygın olmasının nedeni işte tam da bu. Aslında liberal olmayan insanlara “liberal” deniyor. Türkiye’de demokratlara genelde “liberal” diyorlar ve bu öncelikle bir küfür. İslamcının, muhafazakârın, solcunun, milliyetçinin demokrat olanına da “liberal” yaftasını yapıştırıveriyorlar. Bu ülkede pek fazla liberal olmamasına rağmen liberal sıfatının bu kadar yaygın olmasının nedeni bu.

Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim. Çok farklı ideolojilerden görece demokrat olanlara liberal denmesine rağmen, bu grup içinde daha kalabalık olanlar aslında solcular. Bunlara “sol-liberal” de deniyor. Yine bir küfür olarak. Türkiye’de tüm ideolojik mahallelerde demokratlık katsayısı oldukça düşük olduğu için bu özellikleri gösterenlere ayrı bir kategori açmak gereği hâsıl oluyor herhalde.

Ben de kendimi demokrat, özgürlükçü bir solcu olarak görüyorum. Oy verme davranışım da hep bu yönde oldu. Elbette ehveni şerler ülkesinin koşulları dâhilinde. İhtilalci, darbeci, thermidorcu, hatta devrimci değilim. Siyasal iktidar değişiminin sandık üzerinden olması gerektiğini düşünüyorum. Elbette evrensel insan hakları, katılımcı demokrasi ilkeleri vb. müktesebatın sınırları içinde olmak koşuluyla. Bu değerlendirmem, Türkiye’nin bir devrime ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak ben devrimden pek çokları gibi bir tür thermidorculuğu anlamıyorum. Thermidorculuk derken kastım ekonomik, toplumsal, siyasal, kültürel dönüşümü sadece ihtilal boyutuyla sınırlı bir şekilde anlamak. Benim devrim derken kastettiğim Raymond Williams’ın “uzun devrim” derken kastettiği türde bir devrim. Yani, illa devrim kavramıyla değerlendirmek gerekirse uzun devrimciyim. Bu da zaten kimileri için, beni, benim gibileri “liberal”, hatta “muhafazakâr” yapan şey! Siyasal iktidarı bir şekilde ele geçirerek değil, hegemonya üzerinden toplumu ikna ederek gerçekleşebilecek bir uzun devrim için tüm mahallelere konuşabilmek, onlara hitap edebilmek gerekiyor. Bir mahalleye kapanıp, sürekli birbirimize bizim ne kadar haklı, diğerlerinin ne kadar kötü olduğunu tekrar etmek artık politik, sosyolojik bir tutum olmanın sınırlarını aşıp neredeyse psikiyatrik olarak da analiz edilmesi gereken bir hal alıyor.

Sosyalist, komünist devrimler genellikle seçimlerin pek olmadığı ülkelerde gerçekleşti. Seçimlerin olduğu ülkelerde ise bu gelenek oldukça farklılaştı. Thermidorculuk anlamıyla devrim aslında bir on dokuzuncu yüzyıl kavramı. Tıpkı genelde modern siyasal ideolojilerin on dokuzuncu yüzyılda meydana gelmiş olmaları gibi. Sınıflar arası çelişkinin çok belirgin olduğu bir tarihsellikte solun devrim kavramıyla özdeşleşmesi bir bakıma anlaşılır bir şey. Ancak düzenli seçim geleneği olan toplumlarda demokratik meşruiyete dayalı bir solun gelişmesi de önemli.

Türkiye’de kendini solcu olarak gören pek çok kimse ihtilalci olmayan bir solu sol olarak kabul etmiyor. Bu tutumu bir liberalleşme olarak görüyor. Ve bunu da otomatikman sınıf perspektifinin kaybı olarak değerlendiriyor. Oysa bunu sol adına söyleyenlerin ciddi bir sınıfsal temsil sorunları var ve bu boşluğu genelde “kültürel” bir solculukla ikame ediyorlar. Aslında demokratik, özgürlükçü, çoğulcu, hegemonyacı olan ama sınıfsal perspektifi kültürelliğe heba etmeyen bir sol pekâlâ mümkün.

Türkiye’nin en azından Tanzimat’tan beri ağır aksak yürümeye çalışan demokrasi tecrübesinde en önemli eksiğin bu tür bir sol ayak olduğunu düşünüyorum. Bu sol ayak demokrat, özgürlükçü, hegemonyacı bir sol aydın profiline ihtiyaç duyuyor elbette. Bu yazının başlığına dönmek gerekirse, bu profili sergileyen insanlara da Türkiye’de genellikle “liberal” deniyor. Bu realitenin başlı başına bir açmaz olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türkiye’nin yakın geleceğinde asgari bir demokrasiden söz edilebilmesi, ülkenin çok daha olumsuz koşullara savrulmaması için sözünü ettiğim türden bir sol seçeneğe ihtiyaç var. Sol bir iktidar tecrübesi yaşamadan Türkiye’nin en basit, gündelik sorunlarının bile çözebilir olmaktan giderek uzaklaştığını düşünüyorum.


Besim F. Dellaloğlu kimdir?

1965’de İstanbul’da doğdu. 1984’de Galatasaray Lisesi’ni, 1990’da Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Yüksek Lisans ve Doktorasını Mimar Sinan Üniversitesi’nde Sosyoloji alanında hocası felsefeci Ömer Naci Soykan danışmanlığında yaptı. Lisans ve lisansüstü eğitimi esnasında uzun süre Fransızca turist rehberliği yaptı. Memleketin büyük bir bölümünü gezdi. Frankfurt Goethe Üniversitesi’nde (1998), Paris VIII Üniversitesi’nde (2002), Lizbon Üniversitesi’nde (2014), Strasbourg Üniversitesi’nde (2017-2018), Mainz Gutenberg Üniversitesi’nde (2018-2019) doktora sonrası araştırmalarda bulundu ve dersler verdi. Bu vesileler sayesinde dönem dönem Frankfurt, Paris, Lizbon, Strasbourg ve Mainz’da yaşadı. Türkiye’de Mimar Sinan, Marmara, İstanbul Bilgi, Yıldız Teknik, Galatasaray, Kırklareli, İstanbul ve Sakarya Üniversitelerinde dersler verdi. 2019’da üniversiteden emekli oldu. Okuryazarlığa devam ediyor. Mevcudu bulunan kitapları şöyledir: Frankfurt Okulu’nda Sanat ve Toplum (Say), Romantik Muamma (Ayrıntı), Benjamin (Derleme-Say), Benjaminia: Dil, Tarih ve Coğrafya (Ayrıntı), Modernleşmenin Zihniyet Dünyası: Bir Tanpınar Fetişizmi (Kadim), Zamanın İçinden Zamanın Dışından (Heretik).

YAZARIN DİĞER YAZILARI