Birlikte geldiler birlikte giderler

Cumartesi, 18 Temmuz, 2020
Popülizmin demagojik iddiası, “elitlerden (hak etmeyenlerden) alıp “millete” dağıtmak. Fakat “dağıtma” kısmı uzun bir süredir çalışmıyor, zaten niyet de epey uzaklaşmış gibi. Dolayısıyla iddianın, sadece birilerinin “ellerinden alınanlar” kısmı yürürlükte. Ekonomide de başka alanlarda, dağıtacak şey kalmadıkça, “itirazlara” ve taleplere ölçüsüzce saldırılıyor. “Çözme” kapasitesi azaldıkça, “yapma” kapasitesine yükleniliyor.

Kimlik siyaseti, kutuplaştırma veya başka isimlerle adlandırılan günümüzün baskın siyaset tarzı, bütün dünyada tartışılıyor. Birbirinden tamamen ayrı coğrafyalardan ve farklı müktesebattan gelen, ancak benzer özellikler taşıyan, neredeyse aynı tepkileri gösteren ve çok akraba yöntemler kullanan aktörlerden oluşan listeler yapılıyor. “Sağ popülist otoriterler” diye etiketlenen bu çarşaf liste epey kalabalık. Covid-19 hadisesi ve bu aktörlerin krize iktidarda yakalanmaları, ortak yönlerini daha belirgin veya görünür hale getirdi. Son olarak Trump’ın salgınla ilgili bilgileri “kamu hastalık kontrol merkezi” yerine özel bir şirkete gönderme talimatı vermesi üzerine, Almanya’da çalışan siyaset bilimci Aysuda Kölemen sosyal medyada şöyle yazdı: “Covid 19’da sağ popülist iktidarların yönettiği halkları hedefleyen genetik bir mutasyon var.”

Brezilya’da Bolsonaro’nun salgın karşısındaki beceriksizliği sadece rakamlara yansıyan korkunç tabloyla sınırlı kalmadı. Maske takmamayı arkadaşları gibi güç ve “erkeklik” gösterisine dönüştüren Bolsonaro, virüsle bizzat tanıştı. Domino taşı sırasının başındaki Trump’ın “görev onayını” artırıp, benzerleri gibi “fırsat” yakaladığını düşünmesinin ardından, aldığı hasarı gösteren anketlerin sayısı artıyor. Tamamen başka bir coğrafyadaki Filipinler’de, asla yerinden oynatılamaz diye düşünülen Dutarte’nin yüzde 80’lere kadar varan desteğinin erimeye başladığını Ceren Ergenç yazdı.  Polonya’da da genç oyların – İngiltere’den sonra- çarpıcı biçimde popülist siyasetçilerden uzaklaştığını bir kere daha gördük. Sağcı Duda, küçük bir farkla kazandı ama genç oylardaki zayıflığı çok belirgin. (Bu konudaki bir değinme yazısını da buraya bırakayım)

Popülizm, hayli tartışmalı, sınırları çok net çizilebilmiş bir konu değil. Tartışmaların daha derinine girmeden, popülistlerin halkı “şekilsiz” bir bütün olarak tarif ettiğini ve kendilerini de bu yığının asıl temsilci ilan ettiğini söyleyebiliriz. Temel siyasi çatışma, birbirine benzeyenlerden oluşan “millet” ile onların karşısındaki elitler veya “zararlı” gruplar arasında kuruluyor. Bu temel çatışma, bazen kutuplaştırma, bazen otoriterlik sınırlarını zorlayarak söylemi-yöntemi biçimliyor. Bu çatışmayı tekraren kurabildiği sürece krizlerden korkmayan hatta beslenebilen tarafı çok güçlü. Demokrasiden uzaklaşmak, sistemi bozmak gibi suçlamalara karşı son derece dayanıklı hatta bu dirençten güç devşiriyor. Ancak en zayıf olduğu nokta, “milletin” biriken somut talep ve itirazlarla, “yığın” özelliğini kaybetmesi.

Krizler çözüm kapasitesini zorlayınca, somut talep ve itirazları dile getiren sahici gruplar –gençler, kadınlar, siyahlar, çalışanlar- karşısında popülizmin gardı düşüyor. Krizden fırsat üretmede çok becerikli olsalar da, kendilerini koruma öncelikleri fazla aşikar hale gelince bocalıyorlar. Korona krizinin iddia edildiği gibi eşitlikçi olmadığı çok çabuk anlaşıldı ama bazı iktidar tiplerinin neredeyse aynı merkezden yönetilircesine benzer reaksiyonlar verdiklerini ibretle izliyoruz. Türkiye’deki gelişmelerin küresel trendle ne kadar ilişkili olduğu ve domino etkisinin buraya ulaşıp ulaşmayacağı başka yazının konusu. Ancak Türkiye’de salgından önce işaretleri görülen ama “korona fırsatı” ile hız kazanan yeni iktidar stratejisinin, sıkıntılar üretmeye başladığı görülüyor. Bu sıkıntının en başında, “beka davası” ve “yerli-milli” söyleminin sadece ideolojik-kültürel sembollere sıkışan fakirliği var.

Popülizmin demagojik iddiası, “elitlerden (hak etmeyenlerden) alıp “millete” dağıtmak. Fakat “dağıtma” kısmı uzun bir süredir çalışmıyor, zaten niyet de epey uzaklaşmış gibi. Dolayısıyla iddianın, sadece birilerinin “ellerinden alınanlar” kısmı yürürlükte. Ekonomide de başka alanlarda da dağıtacak şey kalmadıkça, “itirazlara” ve taleplere ölçüsüzce saldırılıyor. “Çözme” kapasitesi azaldıkça, “yapma” kapasitesine yükleniliyor. Büyükşehirlerdeki oy gerilemesi, genç oylardaki ayrışma, olayın ölçülebilir tarafı. Diğer taraftan oy konsolidasyonunun yerine güç konsolidasyonunu koymak, çoğu ideolojik ve kültürel sembollere dayalı saldırganlığın tabanını genişletiyor, “millet” kalabalığı içinde sayılacak alt grupları da etkiliyor. Gençlerin dislike atağı böyle olgunlaştı, şimdi “kadınlar” versiyonu yolda.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme tartışılırken, Meclis Fırsat Eşitliği Komisyonu Başkanı Canan Kalsın –ki bu girişimlere tepki vermişti- görevinden alındı. İktidara yakın medyada yer bulan kulislere göre, AKP içinde bazı cemaatlerin yaptıkları lobi faaliyeti etkili. Şimdiye kadar iktidara yüksek destek sağlamış kadınların bunu hissetmemelerini beklemek saçma. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiği, tacizlerin hız kesmediği, açık eşitsizliğin ve ayrımcılığın kriz şartlarında daha yakıcı hale geldiği bir zeminde, meseleyi LGBTİ barajı veya “milli değerler” parantezinde idare edebilmek kolay değil. Konunun baro gibi, Ayasofya gibi “ötekilerin” ellerinden alınanlar olarak sunulması zor. Gençlerin ardından kadınların da iktidarın cebinde görmeye alıştığı “çoğunluğun “ parçası olarak kalmama ihtimalleri artıyor.

Fakat turpun büyüğü hâlâ heybede. Meclis kapanmadan apar topar bir torba kanun çıkartılıyor: İktidar medyasının “Mini İstihdam Paketi” diye pazarladığı düzenleme, işçilerin zorunlu-keyfi ücretsiz izinle günlük 39 lira ücrete razı olmaya zorlanmasının, itiraz edenlerin de bütün haklarını kaybetmelerinin yolunu açıyor. Sırada, Erdoğan’ın “sendikaları ikna edip öyle getirin” diyerek beklettiği kıdem tazminatı meselesi var. Salgının ilk günlerinde, işverenlere “bakıyorum yüzünüz gülüyor” diyen Erdoğan’ın önceliklerinin altı bir kere daha çiziliyor. Çalışanlar da kapsama alanından çıkartılıyor. Bir şey vermeden sadece başkalarının ellerindekini alarak ilerlemek, popülizm fırsatlarını zayıflatıyor, otoriterliğin imkanlarını genişletiyor. İktidarın stratejisinin neticesini, “sağ popülist otoriterlik” tamlamasındaki kavramların iç gerilimi belirleyecek.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI