İstanbul’un Fethi ve veba

Perşembe, 16 Temmuz, 2020
Gibbon’da Roma’nın çöküşünde önemli bir yer tutan İstanbul’un vebanın dünyaya yayıldığı yer olarak tasavvur edilmesi tesadüf değildir. İstanbul sadece bir doğu despotizmi olarak hayal edilen Osmanlı İmparatorluğu'nun değil, çöken Roma İmparatorluğu'nun da başkentidir. Raymond’ın fetih planlarıyla veba sadece Yunan İmparatorluğu'nun değil, İngiltere’nin ve dünyanın da çöküşünü de tetikler.

Mary Shelley’nin Son Adam romanında insanlığın sonunu getiren veba dünyaya İstanbul’dan yayılır. Vebaya vesile olan hadise bugünlerde gündemimizden inmeyen bir olaydır: Fetih. Yalnız bu sefer İstanbul’u fetheden Yunan medeniyetini yeniden inşa ve ihya etmeye çalışan İngiliz siyasetçi ve asker Lord Raymond’dır. Fütüristik romanında Erken Romantiklerin hikayesini anlatan Shelley, bu kuşağın Filhelenizmi ve Oryantalizmiyle yüzleşir. Ancak bununla da yetinmez, ebeveyni Mary Wollstonecraft ve William Godwin’in cumhuriyetçiliği, Fransız Devrimi, İngiliz emperyalizmi, Napoléon sonrası kurulan 1815 Avrupa Uyumu gibi dönemin yüksek siyasetine ilişkin tüm konular Shelley’nin bu otobiyografik romanında ele alınır. Önceki romanlardan farklı olarak bu romanda veba, toptan bir çağın, bir medeniyetin iddialarını boşa çıkaran, en büyük zaferlerin kofluğunu ifşa eden ve tüm toplumsal hiyerarşileri dümdüz eden bir olgu olarak karşımıza çıkar. İnsanlık, Ortaçağ’daki veba edebiyatında Tanrı’nın kulu, 18’inci yüzyılın veba edebiyatında sivil toplum olarak temsil edilirken Shelley’de biyolojik bir tür olarak tarif edilir. Kavrayıştaki bu farklılık Shelley’nin anlatısını iklim ve salgın krizinin yaşandığı günümüzde hala güncel kılmaktadır.

İNGİLTERE CUMHURİYETİ

2073’te İngiltere’de kral tahttan feragat eder ve cumhuriyet ilan edilir. Hanedan artık Windsor ailesi olarak sadece İngiliz aristokrasisinin en önde gelen soylu ailesine dönüşmüştür. Avusturya hanedanından olan eski kraliçe, monarşiyi geri getirmeye çalışmakta, ancak oğlu Adrian annesinin tüm ısrarına rağmen restorasyonu reddetmektedir. Parlamentoda üç parti vardır: Aristokratlar, demokratlar ve monarşistler. Bu durum reformcu Lord Raymond’a ülkenin başına geçme fırsatı verir. Ne var ki, Raymond’ın kaderi cumhuriyeti temsil edecek bir milli galeri binasının tasarımıyla uğraşırken tanıştığı Yunanlı bir tasarımcı sayesinde değişecektir. İlgisini çeken adamı takip eden Raymond bu tasarımcının aslında Yunanistan’ın eski Londra elçisi Zaimi’nin kızı Evadne olduğunu öğrenir. İstanbullu zengin bir tüccarla evlenen Evadne Yunanistan ve Türkiye (Shelley Osmanlı İmparatorluğu’nu böyle anıyor) arasında çıkan savaşta servetini yitirmiş ve bir mülteci olmuştur. Kısa zamanda iki karakterin arasında gizli bir aşk filizlenir. Eşi Perdita’nın kendisini affetmeyerek reddetmesi üzerine Raymond İngiltere’deki görevinden istifa eder ve Yunan ordusunu kumanda etmek üzere ülkeden ayrılır. Konstantinopolis’i fethederek adını tarihe yazdıracaktır.

VEBA VE SAVAŞ

İlkin arkadaşı Raymond’a katılan Adrian bir süre sonra İngiltere’ye geri döner. Yunan özgürlüğünün gerekli ve doğru bir dava olduğuna inanmakla beraber kuşkuya düşmüştür. Türkler de İngilizler ve Yunanlılar gibi insandır. Adrian’ın katıldığı son operasyonda ele geçirilen bir garnizondaki bütün Türkler katledilmiştir. Adrian travma sonrası stres bozukluğu yaşayan asker tanıklıklarında rastladığımız görüntüleri aktarır. Masumların ve çocukların çığlığında kendisi gibi insanların sesini duymuş ve savaşı bırakmaya karar vermiştir. (1) Raymond’ın eşi Perdita, erkek kardeşi ve romanın anlatıcısı Lionel Verney’le beraber onun yanına gitmeye karar verir. Perdita, Raymond’ı uzaklaştırıp Evadne’nin kollarına itmekle bu felakete sebep olduğunu düşünmektedir.

EVADNE VE İDEALİN SÖMÜRGELEŞTİRİLMESİ

İstanbul’a yaklaştıkça veba dedikoduları Verney’in kulağına ulaşmaya başlar. Verney, kente ulaşmadan önce ölmekte olan bir askere rastlar. İki büklüm olmuş askeri ezmemek için atını dizginlerken bu adamın Evadne olduğunu fark eder. Evadne bir kez daha – ve bu sefer son defa – erkek kılığında belirir romanda. Aklını yitirmiş gibidir. Son sözlerinde sevgilisine seslenir: “Senin beni takip etmen koşuluyla kendime ölüme sattım. Ateş ve savaş ve veba senin yok olman için birleştiler. Ah Raymond’ım, senin için selamet yok!” (2) Aeneas’a seslenen Dido’yu hatırlatan bu sahnede Evadne ölmeden Raymond’ın kaderini bildirir.

Maria Koundoura, Shelley’nin Son Adam’ını tartışan eleştirmenlerin romanın büyük bir kısmını oluşturan Yunanistan üzerinde hiç durmamalarına dikkat çeker. Filhelenizmin güncel Yunanlılıkla karşılaşması hep sorunludur ve bu anlamda anti-Helenizm içerir. Koundoura, Yunanlılığın Filhelenizm tarafından kavranışını “idealin sömürgeleştirilmesi” olarak tanımlar. (3) Terliğiyle, şalvarıyla, cümle Şarklılığıyla “yaşayan” Yunanlı, 18’inci yüzyılın sonundan itibaren İngiliz kültürünü kaynağı olarak Roma’nın yerini alan Antik Yunan imgesinden ne kadar farklıdır! Filhelenizm gözüyle cari Yunanlılık Evadne gibi bir travestidir, cinselleştirilmiş ve yok edici bir ötekidir. Ancak aynı zamanda transa geçmiş haliyle kehanette bulunan bir Sybilla’dır. Koundoura’ya göre bu karakter bizi Filhelenizm ve benzer ideolojiler için tipik bir soruya götürür: İnsan kendi idealiyle nasıl yüzleşir?

FİLHELENİZM VE ORYANTALİZM

“Ve satar size bazı örneklerini halis Oryantalizmin
Katarak içine Batı santimantalizmi”

Diye dalga geçiyor kendisiyle Lord Byron. Caroline Fink bu özeleştiriyi bir savunma stratejisi olarak yorumluyor. 1790’lardan itibaren Anglikan Kilisesi içinde güçlenen Evanjelizm, Asya dinlerine karşı bir tavır geliştirmeye başlamıştı. 18’inci yüzyılda Doğu dilleri ve dinlerini incelemeye başlayan Oryantalistler yerel kültürlere saygı, hatta hayranlık duyuyordu. Bunların aksine Evanjelistler Hindistan’ın Hıristiyanlaştırılmasını savunuyordu. Liberal (Whig taraftarı) Oryantalistlerle muhafazakar Evanjelistler arasındaki tartışmaya feodal Asya kurumlarının seküler bir reformla değişmesini savunan Jeremy Bentham’ın liberal faydacı takipçileri de katılmıştı. Dolayısıyla Byron, rölativist Aydınlanmacı Oryantalizmin sağdan ve soldan eleştirildiği bir bağlamda eserlerini üretiyordu. İlk Oryantal eseri Gavur’u (The Giaour) yayımladığında parlamento Doğu Hindistan Kumpanyası’nın tüzüğünün yenilenmesini ve misyonerlerin Hindistan’a vaaz vermesine izin verilmesini tartışıyordu. Byron 1813 öncesinde Doğu Hindistan Kumpanyası’nın uyguladığı ekonomik sömürgeciliği işgalci sömürge idaresine yeğliyordu:

“Yunanlılar hiçbir zaman bağımsız olmayacaklar; şimdiye dek olduğu gibi hiçbir zaman egemen olmayacaklar ve olurlarsa, Allah saklasın, köle değilse de tebaa olurlar. Bizim sömürgelerimiz bağımsız değil, ama özgürler ve üretkenler ve Yunanistan da bundan sonra böyle olabilir”. (4)

Eski hanedanları tekrar iktidara getiren 1815 Viyana Kongresi sonrasında Byron’ın ideal arayışında dönemin Avrupası değil antik medeniyetler öne çıkar. Bu arayış onu faydacı liberallerden ayırır. Nihayetinde doğrudan sömürge idaresine personel sağlayan orta sınıfların idealidir faydacılık. Byron ise aristokratla halkın birleştiği bir ideali temsil eder. Shelley’nin Byron’a ilişkin tutumunu belirginleştirmek için Adrian ve Raymond karakterlerini bu açıdan ele almak gerekir.

PERCY SHELLEY VE LORD BYRON

İki şair arasındaki farkı Karl Marx şöyle ifade eder:

“Byron ve Shelley arasındaki gerçek fark şudur: Onları anlayan ve sevenler Byron’ın 36 yaşında ölmesine sevinirler, çünkü yaşasaydı gerici bir burjuvaya dönüşecekti; Shelley’nin 29 yaşında ölmesine de üzülürler çünkü özünde bir devrimciydi ve her zaman sosyalizmin öncü bir muhafızı olacaktı.” (5)

Adrian ve Lord Raymond Shelley’nin romanında sırasıyla Percy Bysshe Shelley ve Lord Byron’ı temsil eder. Son Adam’daki ifadeyle “İki kişi hiç bu kadar zıt olamazdı”. (6) Romanda Adrian halkı için görev üstlenen bir filozof, Raymond ise hırslarının peşinde koşan bir maceracıdır. Romandaki çöküş ve yozlaşma teması Byron’ı temsil eden Raymond’da odaklanır. Biyografik olarak bu şaşırtıcı değildir: Shelley Byron’u, onun üvey kızkardeşi Claire Claremont’tan olan kızı Allegra’nın ölümünden ve Claremont’un sonraki bahtsızlığından sorumlu tutuyordu. Başka bir sevgilisini terk edip Yunan bağımsızlık savaşına katılması Shelley’de Byron’a dair karanlık bir gölge bırakmıştı.

Ancak Son Adam’ı sadece otobiyografiye dayanan bir roman olarak değerlendirmemeli. Nitekim Shelley bu romanda imparatorlukların çöküşünü açıklayan Montesquieu, Gibbon, Brougham ve Volney gibi 18’inci yüzyıl yazarlarına başvurur. (7)

EMPERYAL VEBA

“Ölüm Konstantinopolis’in efendisi olmuştu.”

Gibbon’da Roma’nın çöküşünde önemli bir yer tutan İstanbul’un vebanın dünyaya yayıldığı yer olarak tasavvur edilmesi tesadüf değildir. İstanbul sadece bir doğu despotizmi olarak hayal edilen Osmanlı İmparatorluğu’nun değil, çöken Roma İmparatorluğu’nun da başkentidir. Raymond’ın fetih planlarıyla veba sadece Yunan İmparatorluğu’nun değil, İngiltere’nin ve dünyanın da çöküşünü de tetikler. Shelley 18’inci yüzyıl kuramcılarının Oryantalist tarihyazımını basitçe taklit etmez, bunu 19’uncu yüzyılda meydana çıkmakta olan İngiliz emperyalizmine karşı kullanır. Özetle, veba emperyalizm arzusudur ve tüm insanlığın sonunu hazırlamaktadır. (8) İmparatorluk özentisi, fetih arzusu ve geçmiş toplumların idealizasyonuna dair çok boyutlu bir tartışma açan Son Adam hala güncelliğini muhafaza etmektedir.


(1) Mary Wollstonecraft Shelley, The Last Man, Anne McWhir (Ed), Oxford, Oxford University Press, 1996, ss. 123-124.

(2) Wollstonecraft Shelley, The Last Man, s. 142.

(3) Maria Koundoura, “The Limits of Civility: Culture, Nation, and Modernity in Mary Shelley’s The Last Man,” Colby Quarterly, Cilt 37, Sayı 2, 2001, s. 173.

(4) Caroline Franklin, “‘Some samples of the finest Orientalism’: Byronic Philhellenism and proto-Zionism at the time of the Congress of Vienna,” Romanticism and Colonialism: Writing and Empire, 1780-1830, Timothy Fulford ve Peter J. Kitson (Der), 1998, Cambridge, Cambridge University Press, ss. 221-242.

(5) Aktaranlar Edward ve Eleanor Marx-Aveling, “Shelley and Socialism”, To-Day, Nisan 1888, ss. 103-116. Erişim için:
https://www.marxists.org/archive/eleanor-marx/1888/04/shelley-socialism.htm

(6) Wollstonecraft Shelley, The Last Man, s. 35.

(7) Joseph W. Lew, “The plague of imperial desire: Montesquieu, Gibbon, Brougham, and Mary Shelley’s The Last Man,” Romanticism and Colonialism: Writing and Empire, 1780-1830, Timothy Fulford ve Peter J. Kitson (Der), 1998, Cambridge, Cambridge University Press, s. 261. Bu listeye Volney’yi de eklemeliyiz.

(8) Lew, “The plague of imperial desire”.

YAZARIN DİĞER YAZILARI