Zeki Coşkun
Zeki Coşkun

Hayatı Savunma Biçimleri

Çarşamba, 15 Temmuz, 2020
Yapıtlarından tanıdığınız insanlarla yüz yüze ilişki her zaman iyi sonuç vermez. Kimindeyse, o yapıtlar yepyeni anlamlar, boyutlar kazanır. Hayatı Savunma Biçimleri’yle zenginleşirsiniz. Güle güle Adalet Hanım. Bize gösterdiğiniz, yaşattığınız zenginlikler için, Hayatı Savunma Biçimleri için sonsuz teşekkür. Saygıyla.

Adalet Ağaoğlu, tüm yaşamıyla, yazdıklarıyla, yaptıklarıyla tek bir şeyin peşindeydi. Öyküsünü, kitabını yazdığı Hayatı Savunma Biçimleri’nin arayışındaydı hep.

Onunla ilk kez üniversite yıllarımda, Felsefe Dergisi’nde yayımlanan Hüzzam Mavisi adlı öyküsüyle tanışmışım. Devamında Bir Düğün Gecesi, sonra tüm külliyat. Ve tuhaf kesişmeler.

Yapıtlarından hareketle kaleme aldığım ilk yazı Ölmeye Yatmak -Hayır başlığını taşıyordu.

Türkiye’de her şey hızla değişse de, çok şey de sürekli yinelenir. Bugün olduğu gibi 1996’da da cezaevlerinde ölüm orucuna dönüşen açlık grevleri vardı. Ölmeye yatanlara seslenebilmek, dışarıdakilere onları anlatabilmek için Adalet Ağaoğlu’na başvurmuştum.

24 yıl sonra yine 14 Temmuz, Adalet Ağaoğlu aramızdan ayrıldı. Ne denebilir?

Dahası var: O yazıdan bir hafta sonra, 22 Temmuz 1996’da Adalet Ağaoğlu ölümcül bir trafik kazası geçirdi. Suçlu hissettim kendimi. Sanki ben onu anmasam, kaza olmayacaktı!

Ertesi yıl Aydın Doğan Vakfı Roman Ödülü’nü kazanmıştı. O sıra Radikal’deydim. Gazeteden röportaj için aradıklarında benimle tanışmak istediğini söylemiş. Gittim. Tanıştık, söyleştik. Ölmeye Yatmak- Hayır yazısını, kazayı, iç sezileri, gıyabi ama yakın – derin dostlukları konuştuk. Kazayı rüyasında gördüğünü, bunu da yazdığını anlattı… Ve sustuk öylece.

Bir görüşmemizde eşi Halim Bey, çalışma odasından getirdiği dosyayı “Bu senin” diyerek elime tutuşturmuştu. Farklı gazete ve dergilerde çıkan yazılarım kesilip kağıtlara yapıştırılmış, yayın tarihiyle, yeriyle kaydedilip arşivlenmişti!

***
Yapıtlarından tanıdığınız insanlarla yüz yüze ilişki her zaman iyi sonuç vermez. Kimindeyse, o yapıtlar yepyeni anlamlar, boyutlar kazanır. Hayatı Savunma Biçimleri’yle zenginleşirsiniz.

Güle güle Adalet Hanım.

Bize gösterdiğiniz, yaşattığınız zenginlikler için, Hayatı Savunma Biçimleri için sonsuz teşekkür.

Saygıyla.

ÖLMEYE YATMAK – HAYIR!*

“İnsanın kendi kendine yeni bir hayatın içine doğru yürümesini, ölüme yürümekle eşdeğerde, onun kadar gözüpeklik isteyen bir iş olarak gördüm.”

Böyle diyor 11 Eylül 1980’in uzun gece yolculuğunda, darbe (12 Eylül) arefesinde yeni bir hayatın içine doğru yürümekte öteki tarafa; ölüme yürümek arasında gidip gelen Üç Beş Kişi’den Kısmet.

Üç Beş Kişi, Adalet Ağaoğlu, 360 syf., Everest Yayınları, 2014.

Üç Beş Kişi‘de olduğu gibi, roman ve bütün yazı türleri, sözler, olanca sahiciliğine karşın biliyoruz, sonuçta birer kurgu. Söz ya da yazı hayata öykünmüyorsa, onu taklit etmiyorsa yeniden kurguluyordur.

Bu da bir şey. Önemli bir şey: Hayatı olduğu haliyle, biçimiyle kabul etmeme, teslim olmama çabası. Gerçi hayatın o ferah, rahat, aydınlık, güzel yüzü esirgenmişse, uzaklardaysa, bağ kopmak üzereyse yazının-sözün hükmü biter. Yine de karşı duruş devam ediyorsa. hayatı okumaya devam edelim.

Yaşamaya diyemiyorum: Onu senin keyfine, isteğine, seçimine bırakmazlar, bırakmıyorlar. Anlatmaksa her babayiğidin harcı değil. Haddimizi bilelim. Okumaya, okuduklarımızdan kalanı paylaşmaya devam edelim.

***
Bunların sana ulaşıp ulaşmayacağını bilmiyorum. Büyük olasılıkla eline bile geçmeyecek yazdıklarım. Mucize olsa geçse eline, canın istemez şöyle bir bakmayı. Canın istese halin elvermez. Epeydir açlığa mahkûm edilmiş bedenin, beynin. Gözlerinin fersizliği, güçsüzlüğü engeller buluşmayı.

Oysa nasıl isterim gücüne güç katabilmeyi… Tümceler tılsımlı, kanatlı olup ulaşabilse sana. Sözcükler pırıltılı, cıvıltılı birer ışık seli gibi akıp ağabilse, yağabilse üstüne, hayata doğru… Çekip alabilse seni o karanlıktan.

Beceremem, biliyorum. Ama hiç değilse deneyelim.

***

Evet, deneyelim.

Orada, senin elinde zaptedilmiş, hapsedilmiş bedenin var sadece. Yağmalanmış hayattan kala kala bir dal beden. Açlığa, ölüme yatırılmış. (Senin iradi seçiminden, eyleminden önce de öyleydi: Açlığa, ölüme yatınlmış.) Malumu ilan ediyorsun şimdi… Bu dayatılmış bir şey. Seninkisi dayatmaya dayatma.

Burada, benim elimde sadece sözcükler var. Son ve tek silah, sözcükler. Ne senin eylemin, ne benim sözlerim kör yüreğe, göze, beyne bir şey söyler. Bize kalan birbirimizle söyleşmek, halimizi paylaşmak. Böylece hayatı bir parça, bir sayfa daha okumaya çalışmak. Deneyelim.

TÜRLÜ ÇEŞİT AÇLIK 

Belki gülecek, belki kızacaksın ama dışarıda deri bir açlık var.

.

Seninki gibi dayatmaya dayatma türünden değil. Bedenle (metabolizma) ruhun (psikoloji) çatışmasından doğan basbayağı zorunlu bir açlık. Yeni bir hastalık. “Asalet hastalığı, kibar hastalığı, zengin hastalığı” deniyor. Daha çok onlarda, özellikle de kadınlarda görülüyor. Zavallıcıklar korkudan bir şey yiyemiyorlar.

Yenilerde evinde ölü bulunan Margaux Hemingway de bu tuhaf hastalığın pençesine düşen ünlülerdenmiş. Rahmetli, manken ve film yıldızıydı. Aynı zamanda Klimanjaronun Karları gibi müthiş bir ölüm-hayat oyununu yazarı ve aktörü Ernest Hemingway’in torunu.

//Ülke çapındaki ölüm – kalım sınavını; İspanya iç savaşını konu eden Çanlar Kimin İçin Çalıyor’un da yazarı olan Ernest Hemingway, iki dünya savaşında da cephedeydi. İlk savaşa katıldığında, 1918’de henüz 19 yaşındaydı. Arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Bazen savaşta ön saflarda büyük bir gürültü duyarsın, ben de aynı gürültüyü duydum; ardından ruhumun sanki bir mendilin cepten çekilişi gibi benden çekildiğini hissettim. Son olarak ise ruhumun bir bütün halinde tekrar bedenime döndüğünü fark ettim ve de o andan itibaren benim için ölüm yoktu.”

.

Ama takvimler 2 Temmuz 1961’i gösterdiğinde koca Hemingway, en sevdiği av tüfeğinin namlusunu kendine çevirip basmıştı tetiğe…

Ernest Hemingway, hayat oyununu kendi eliyle sonlandırdığında 52 yaşındaydı. Torunu Margaux ise “İki milyon dolarlık sözleşme imzalayan ilk manken” unvanıyla Vogue, Elle, Harper’s Bazaar, Cosmopolitan Time gibi dergilerin kapaklarını süslüyordu güzelliğiyle. Ne var ki, 1 Temmuz 1996’ya gelindiğinde aşırı doz sakinleştirici – uyku hapı alarak “ölmeye yatma” eylemini yineleyenler kervanına katılmıştı o da. 41 yaşındaydı.//

“Dışarıdan” haberler böyle. Açlığın türlü çeşitli halleri, kurbanları var.

Niye mi anlatıyorum bunları?

En özgür görünen, en varlıklı çevre insanlarının da bedenleri üzerinde tasarruf olanağından yoksun olduğunu anımsatmak için. Bir mücadele içindeki ve mahkûm insanın zorunluluk halinde ‘ölmeye yatma’sının anlamını araştırma niyetiyle anımsatıyorum “modern açlık hastalığı”nı.

ÖLÜMSERLİK

Yerlerse kusuyorlar. Hastalık, fazla kiloları atma çabasıyla başlayan nispi açlık grevinden doğuyor. Çabalaya çabalaya mideler küçülüyor, fazlalıklar atılıyor. Tamam, deniyor, boğaza ve bedene yeniden özgürlük tanınıyor. Vücut refleks gösteriyor, tıkıştırılanların hepsini yukarıdan aşağıdan dışan püskürtüyor. Gırtlak, mide, bağırsaklar allak bullak. Gözler yerinden oynuyor, kaslar tir tir titriyor. Bir daha mı yemek? Asla. Her şeye karşı korkuyla karışık bir tiksinti. Fakat bu kez beden erimeye başlıyor. Gönül çekiyor, boğaz durmuyor. Derken yeniden aynı hal.

İngiliz Sarayı’ndan uzaklaştırılan Prenses Diana’nın da aynı dertten mustarip olması nedeniyle son olarak ‘prenses hastalığı”adı verilmişti buna.

HAYIR…

Eğer yazı, eğer eylem bir ‘hayır’ deme biçimiyse, ‘hayır’ yokluğu, yok oluşu, eksiyi, eksilmeyi söylemez.

Hayır…, Adalet Ağaoğlu, 323 syf., Remzi Kitabevi, 1993.

‘Hayır’ demek, kabul etmemektir, reddetmektir. Var olanın ötesini işaret etmektir. Öteki köy, her zaman ölüm değildir. Ölümden öte köy de vardır. Karacaoğlan’ın dizeleriyle ‘üç beş kişi kalmış’sa ‘türkü diyenler/al üstüne yeşil donu giyenler’; iki bini aşkın siyasal tutuklunun içinde 50- 60 kişinin ölüme yatması değildir ‘hayır’ demek.

***
Hayatı okumaya devam edelim, Hayır..’a; Adalet Ağaoğlu’na bakalım:

“Varlığın -sonsuz özgürlüğün- tekliğini seçenler: Sanatçılar, yazarlar, düşünürler, dolayısıyla bazı roman kahramanları; bütün seçilmiş ölümler, istençli silinişler ve reddedişler, yinelenişe ve uzlaşmaya ‘Hayır..’ diyenler… Yarını şimdide, şimdiyi yarında yaşayanlar: şimdiyi şimdiden seçilebilir kılan bilinçler… Bilincin bu aşamasında bir nüfus artışı beklemektedir. Fakat aynı nedenle de, bilinçlerdeki fazlalıklar hemen budanmakta, yaşanan güne uyum sağlamaktadır: -Hayatın yakasını hiçbir anlamda koyvermeyelim dostlarım.”*

…Ve hiçbir şekilde!

NOTLAR

*Adalet Ağaoğlu, 1968 hareketi ekseninde Türkiye ve aydınının eleştirel panoromasını, portresini ortaya koyduğu ilk romanı Ölmeye Yatmak’ı 1973’de yayımlamıştı. Bunu 12 Mart sınavını konu ettiği Bir Düğün Gecesi )1979), 12 Eylül’e odaklandığı Hayır… izledi (1987). Ağaoğlu, intihar izleği üzerine kurduğu roman dizisini “Dar Zamanlar Üçlemesi” olarak adlandırır. Üç romanda ve burada anılan Üç Beş Kişi’deki (1984) ölüm – yaşam dolambacı, onun asıl sorunsalı olan Hayatı Savunma Biçimleri’ni ortaya koyar.

*Ölmeye Yatmak -Hayır başlıklı yazı Cumhuriyet gazetesinde 14 Temmuz 1996’da yayımlandı. 


Zeki Coşkun kimdir?

Uluslararası İlişkiler dalında yüksek lisans ve doktora yaptı. Uzun yıllar yayın ve iletişim sektöründe çalıştı. Cumhuriyet ve Radikal’de köşe yazarlığı yaptı. Kültür, sanat, edebiyat alanlarında eleştiri, inceleme ve araştırmalar yayımladı. Radyo programları hazırladı, sergiler düzenledi. MSGSÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü öğretim üyesi. Bilgi Üniversitesi, Galatasaray Üniversitesi, Maltepe Üniversitesi’nde ve özel eğitim kurumlarında dersler, seminerler verdi. Uluslararası Pen Yazarlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği (AICA) üyesidir. Yayınlanmış kitapları: Öteki Sivas (1995), Kılıç Artığı (2000), Ay Olsun Aynam (2004).

YAZARIN DİĞER YAZILARI