Kerem Bumin
Kerem Bumin

Ya çemberin içerisindesindir ya da dışında

Cuma, 10 Temmuz, 2020
Korona virüsü salgını sırasında dünyanın dört bir yanından on yedi yönetmenin veya oyuncunun imzasını taşıyan ve on yedi kısa metrajlı filmden oluşan "Homemade", Netflix'te yayınlandı. Süreleri genelde 6-7 dakika süren filmlerden oluşan proje, yönetmenlerin bütün insanlığı ve kendilerini etkileyen bir olaya ‘içeriden’ bakmalarıyla, daha önce izlediğimiz, göreceli olarak yakın tarihli diğer ‘kolektif’ filmlerden ayrışıyor.

Pandemi sürecinin halen devam ettiği ve bazı tedbirlerde esneme yaşasak da yine de hijyen kurallarına dikkat etmemiz gereken şu haftalarda, Netflix’te izleme şansını bulduğumuz “Homemade” filmi daha yakından incelememiz gereken ve içinden geçtiğimiz döneme çok farklı yönlerden bakmamıza sağlayan değişik bir yapım.

“Homemade”, tam on yedi başarılı ve tanınmış yönetmenin (veya oyuncunun) imzasını taşıyan on yedi kısa metrajlı filmden oluşuyor. Süreleri genelde 6-7 dakika süren filmlerden oluşan bu proje, hem biçim açısından hem de içerdiği temalar açısından daha önce izlediğimiz, göreceli olarak yakın tarihli diğer ‘kolektif’ filmlerden ayrışıyor. Örneğin birçok tanınmış yönetmenin elinden çıkmış kısa filmlerden oluşan “Paris, Je t’aime/ Paris, Seni Seviyorum” (2006), bu filmin ‘New York’ versiyonu (“Seni Seviyorum New York” /2008) veya Cannes Film Festivali’nde ödül almış büyük yönetmenlerin katkı vermiş oldukları 34 kısa filmi kapsayan “Chacun cherche son cinema/Herkesin Kendi Sineması” (2007) birçok açıdan keyif verici, dikkat çeken ve çok sayıda değişik yönetmenin kendi dokunuşlarını ve fetiş temalarını hissettirdiği projelerdi.

Bizce “Homemade”i bu örneklerden ayıran asıl nokta, sadece çekimlerindeki sadelik ve samimiyetinden kaynaklanmıyor; zira filmin parmak bastığı konu ve dönem, büyük bir şehrin ruhunu anlatan veya önemli yönetmenlerin kendi hikayelerini sunduğu bir yapımdan çok daha evrensel ve güncel… Belki de “Homemade”i bu açıdan en doğru kıyaslayabileceğimiz film, 11 Eylül saldırılarına değişik bakışlar atan “September 11” (2002) oluyor.

Bu iki film arasında, ‘bütün dünyayı etkileyen bir olayı merkezine alma’ ve bu olaya değişik yaklaşımlarla bakma gibi ortak noktalar bulunmasına rağmen, öte yandan da aralarında ciddi bir ‘kapasite’ ve ‘imkan’ farkı da bulunuyor.

Belki de “Homemade”in asıl gücü burada yatıyor!

Çünkü “September 11”, sonuç olarak dünyanın ‘normal’ günlerinde yaşanan, hiç beklenmedik ve dünyayı sarsan bir olaya ‘dışarıdan’ bakan önemli sanatçıların getirdiği sinematografik yorumlardan oluşuyordu. Yönetmenlerden bazıları bu saldırıyı kendi ülkelerindeki bazı trajik dönem ve olaylara benzetiyor, bazıları ise çok değişik bir sinematografik dil kullanarak daha çok ses (duyma ve duyamama) ve ışık üzerinden bu olaya yaklaşıyordu.

Bu filmin ele aldığı konunun ölçeği ve güncelliği “Homemade” filmiyle paralellikler taşısa da, asıl fark, “Homemade” filminde yönetmenlerin bütün insanlığı ve dolayısıyla kendilerini de (hem insan hem de sanatçı olarak) etkileyen bir olaya bu sefer ‘içeriden’ bakmalarında.  Hatta onların olanaklarını da çok etkilediği için, belki de kendilerini bu olayın tam ortasında hissetmelerinde yatıyor.

EV YAPIMI KISA FİLMLER

“September 11″e katkıda bulunan her yönetmen, normal zamanda elinin altında bulunan bütün olanakları kullanıp, küçük de olsa profesyonel bir set ekibiyle ve (genelde) tecrübeli oyuncularla çalışmış ve de en önemlisi bir ‘iç mekana’ saplanmadan çok daha ‘serbest’ bir şekilde filmlerini yaratmışlardı. “Homemade” ise, yaşadığımız koşullar nedeniyle ister istemez iç mekanlarda geçen, çoğu zaman yönetmenin ailesini veya çocuklarını kullandığı ve çekimlerin çoğunlukla cep telefonu kamerasıyla yapıldığı, gerçekten ‘homemade’ yani ‘ev yapımı’ kısa filmlerden oluşuyor. Önemli yönetmenlerin, salgın nedeniyle genelde çalıştıkları profesyonel ekipten tamamen feragat ettiği, elindeki imkanların kısıtlılığını kendileri için ‘yaratıcılık’ açısından bir avantaja çevirdiği bu kısa filmler, onların iç dünyalarına daha yakın, iddiasız görünen ama hoş alt metinler barındıran sekanslarıyla sadece korona salgını ‘üzerine’ çekilmiş görüntüler değil, daha çok ‘korona’ görüntüleri izlenimi veriyor. Ancak tabii ki yönetmenler ustalıklarını konuşturup çoğu kez bu görüntüleri bir senaryoya oturtuyorlar, estetiği açısından çok taviz vermemeye, olabildiğince klasik bir akışa sahip film formuna ulaşmaya çalışıyorlar.

Kısa filmlerden ilkinde, (bu filmin ismi yoktu!) Mali asıllı Fransız yönetmen Ladj Ly kamerasını Fransa’nın salgından en etkilenen bölgelerinden biri olan Clichy-Montfermeil’deki banliyö HLM’lerine (toplu konutlarına), daha doğrusu bu dairelerden birinde yaşayan Buzz adında bir çocuğun odasına ve balkonuna çeviriyor. Herkes gibi salgından dolayı evden çıkmayan bu 11-12 yaşında çocuğun, hem okul (uzaktan) eğitimine devam etmesini hem de rutin aktivitelerini yapmasını anlatan sade yapıdaki bu film, Buzz’ın tek ‘çıkış’ veya ‘kaçış’ aracı olan bir drone’u balkonundan havalandırmasıyla başka bir boyuta geçiyor. Banliyödeki bu HLM’lerdeki sıkışmış insanları, burada devam eden hayatları, etkileyici bir şekilde hissettiren bu uzun plan-sekanslar en son açık bir pazarda kuyruk bekleyen, yine ‘kaçamamış’ insanlarla noktalanıyor. Son derece gerçekçi bir havada geçen bu sekanslar, günümüzdeki ‘içeri kapanmayla’ daha da belirginleşen sosyal eşitsizliğe parmak basıyor.

Ünlü İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino’nun Gecenin Sonuna Yolculuk/Voyage au bout de la nuit adlı kısa filmi, aslında yönetmenin daha önceki görkemli mekanlarda geçen, renk ve dans cümbüşü sunan ve bazen inanılmaz hızlı planlarla kurgulanan ihtişamlı filmlerini hatırlayınca gerçekten merak konusu oluyordu. Ancak Sorrentino burada da tabiri caizse bir ‘ters köşe’ yapıp, kendi evindeki odaları sanki Vatikan binasıymış gibi hayal edip, İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve Papa Francis’i temsil eden küçük oyuncaklar kullanarak, aralarındaki ziyareti, konuşmaları, hatta ‘flörtleşmeyi’(!) mizahi bir anlatı eşliğinde sunan bir kısa film yaratıyor. Başta son derece amatör veya bir sinema öğrencisi projesi gibi başlayan film, yönetmenin keskin zekası ve ince ‘humour’u sayesinde özel bir noktaya ulaşıyor. Son kertede film, bu iki ikonik liderin (muktedirin) devasa bir karantinadan ibaret olan hayatlarına ironik bir tarzda işaret ediyor.

Oldukça tecrübeli ve kariyerli bir görüntü yönetmeni (“Seberg”, “Mudbound”…) olan Rachel Morrison, The Lucky Ones’da, salgın sırasında 5 yaşındaki oğlunun hayata bakışını, kendisinin aynı yaştaki bakışıyla karşılaştırıyor. Filmindeki durağan ve belgeselimsi havayı kırmak için, yakaladığı boş sokak ve açık mekan görüntülerini oğlunun evdeki videolarıyla harmanladığı, bir kere daha teknik ustalığını konuşturduğu bir kısa film çıkartıyor. Ne yazık ki filmin biraz ‘naif’ senaryosu ve derine inmeyen yapısı, iyi niyetli ancak ‘eksik’ bir film izliyormuş hissiyatı veriyor.

Şilili yönetmen Pablo Larrain, Last Call adındaki filminde, pandemi sürecinde artık daha da sık kullanmaya başladığımız ‘Zoom’ uygulamasında geçen bir görüntülü konuşmayı izlettiriyor. Salgın sırasında huzurevinde kalan yaşlı bir adamın heyecanlı bir şekilde eski sevgilisini aramasını anlatan bu film, iyi örülmüş diyalogları ve inanılmaz noktalara varan sürpriz cevaplarıyla çok hoş bir atmosfere bürünüyor. Filmde yer yer kara mizah, yer yer duygusallık, yer yer inanılmaz bir gerçeklik hissediyoruz. Üstelik yönetmenin bu hikayeye giderek daha güncel hale gelen bir iletişim yolunu bu kadar iyi bir şekilde ‘yedirmesi’ de bizce takdire şayan.

Yönetmen Rungano Nyoni, değişik bir sinema dili kullanarak, sadece telefon mesajlaşmaları ve bir ara ‘facetime’ bağlantısı kullanarak, dar bir evde beraber yaşayan ve kavga edip ayrılan bir çiftin hikayesini anlatıyor. Her ne kadar ekranda sürekli mesaj olarak gördüğümüz konuşmalar ara sıra gülümsetse ve ince noktalar yakalasa da, A Couple Splits Up While in Lockdown LOL (isim olarak daha uzun olamazdı herhalde) değişmeyen yapısıyla bir süre sonra izleyiciyi yoruyor ve bulduğu parlak fikri tam olarak kullanamıyor.

Çektiği ilk uzun metrajı Venedik Film Festivali’nde ses getirmiş olan Meksikalı yönetmen Natalia Beristain Espacios filminde aynen Morrison’un yaptığı gibi beş yaşındaki kızını oynatıyor, ancak yönetmen farklı olarak, bu kez bu küçük kızın salgında eve kapanma süreciyle nasıl başa çıktığını ve yer yer yetişkinlere uyacak şekilde davranmasını gösteriyor. Küçük kızın ev sınırları içindeki rutin hayatından kesitler gösteren bu film, arada başkarakterin yine de yaşını gösteren tepkileriyle bir samimiyet hissiyatı veriyor ve asla tam karamsarlığa düşmeyen görüntüleriyle sade ve dozunda bir şekilde akıp sonlanıyor.

Yönetmen Sabestian Schipper Casino adındaki filminde, orta yaşta, tek başına yaşayan bir adamın pandemi süresince günlük rutininin nasıl olduğunu izleyiciye sunuyor. Yönetmenliğini ve başrolünü (ve filmin tek rolünü) kendisi üstlenen Schipper, evinde çektiği bu filmde kuşkusuz bilinçli bir şekilde mesafeli bir atmosfer kurarak, toplumun birçok bireyinin salgın süresince giderek daha mekanik davranmasına ve bu sürecin insanlarda zaman kavramını çarpıttığına (her günün aynı gün gibi gelmesi) dikkat çekiyor. Yine de filmin biraz uzun ve tekrarcı yapısı bizce mesajının sonunu getiremiyor.

Naomi Kawase, belki de bu filmler arasında en karamsar tabloyu sunup, bir kasabanın görüntüleri üzerinden tasvir ettiği dünyayı adeta ‘kıyamet sonrası’ atmosfere sokuyor. Japonya’nın Nara köyünde, Kawase’nin cep telefonu kamerasıyla çektiği Last Message adındaki bu film metafizik bir forma girmeye çalışırken bizce kendi sembolleri ve imgeleri arasında kayboluyor. Buna bir de öznel ve nesnel arasında mekik dokuyan kamera açıları eklenince ciddi bir kafa karışıklığı doğuruyor. Ancak yönetmenin yakaladığı görüntülerin etkileyici olduğunu da söylememiz gerekir.

Yönetmen David Mackenzie’nin What is Essential? adlı filmi de bu kolektif filmin zayıf halkalarından… Yönetmen aslında oldukça sancılı bir süreçte, yine oldukça sancılı bir dönem (ergenlik) geçiren 16 yaşında bir genç kıza ve onun hayatındaki değişikliklere bakıyor. Daha doğrusu bu ergenin salgın öncesi (sadece konuşmalarla) ve sonrası hayatına yakından göz gezdiriyor. Aslında çok değişik açılımlar yakalayabilecek bu çıkış noktası hem sürenin kısıtlılığı hem de yönetmenin biraz kapalı anlatımı yüzünden harcanıyor.

Ünlü oyuncu Maggie Gyllanhaal, Penelope ile olaya çok daha değişik bir pencereden bakıyor. Bu sefer yine bir kır evinde tek başına yaşayan ve kendine yeten bir adamın günlerini gösteren Gyllanhaal, filmini adeta bir post-apokaliptik bilimkurgu formatına sokuyor ve yer yer duyduğumuz radyo yayınları ile etrafta hissedilen tekinsiz ortamı daha da ağır hale getiriyor. Ancak bütün bunların yanında filmin bizce ‘futuristique’ bir havası da var, çünkü sanki yönetmen salgının bir anlamda ileriki zamanlarını, dünyanın değişmiş halini gösteriyor. Peter Sarrsgard’ın çok özel bir performansla canlandırdığı adam, sonuçta tek müdahale edilmemiş alanlarda, organik tarıma dönmüş insanlığı temsil ediyor. Bizce gerçekten etkileyici bir film.

Özellikle 2018 yılında çektiği “Kefernahum” filmiyle haklı bir başarı ve ün kazanan yönetmen Nadine Labaki’nin, eşi Khaled Mouzanar’ın desteğiyle çektiği bu film belki de bu kolektif projenin en naif filmi. Mayroun and the Unicorn/Mayrun ve Tek Boynuzlu At gibi ilginç bir ad taşıyan bu film, tam anlamıyla ‘aile içi’ bir yapım. Kocasıyla beraber, tek plan çekimiyle, babanın çalışma odasında kurduğu hayali dünyadan çıkmaya çalışan 5 yaşındaki kızını çeken yönetmen, küçük kızının oyun olarak yaşadığı ‘kapanmış olma’ duygusu ile hepimizin yaşadığı ‘dışarı çıkamama’ arasında bir paralellik kuruyor. Film, belki sinematografik olarak üst seviyelere çıkmasa da, küçük kızın yaşadığı duygular ve hayal ettiği dünya gerçekten ilgi çekiyor.

Özellikle “The Sinner” dizisiyle anımsadığımız Antonio Campos, Annex adlı filmiyle tıpkı Gyllanhaal gibi biraz değişik bir yol izliyor: Karantinadaki aile, diğer filmlerdeki kadar evin içine kapatılmış değil. Kısıtlı da olsa, biraz ‘izole’ ve şehir merkezi dışında yaşadıkları için, etraflarında yeşillik ve bir göl bulunuyor. Zaten hikaye boyunca da salgın döneminin belki de en umut verici ve açık havasını görüyoruz. Campos, sanki böyle bir atmosfer kurup, içine güçlü iki kadın karakter yerleştirip sonra bu iki kadının bulduğu esrarengiz, baygın bir genç adamı hikayeye ekleyince film çok başka bir yere gidebilecekken, süre dolayısıyla olaylar ve toparlanma biraz havada kalarak bitiyor. İlginç ama sağlam bir sona bağlanmayan bir yapım.

“Homemade”in bu ikinci ‘isimsiz’ filmi, uzun süredir Meksika’da yaşayan bir genç Çinli adamın, bu süreçte biraz kopuk olduğu annesiyle olan ilişkisi ve aile hakkında hissettiklerine eğiliyor. Filmin yönetmenlik koltuğunda oturan Johnny Ma, Morrison’un yaptığı gibi birçok duygu ve düşünceyi dokunaklı bir mektubun okunması üzerinden yapsa da, sonunda vardığı nokta çok daha gerçekçi, sağlam ve derin oluyor. Üzücü hatıralar gelip geçse de sonunda bir aile huzuru, geleceğe dair bir umut ve tabii ki ‘anne tarifi’ bir mantı partisiyle biten bu film hoş ve ölçülü bir finalle toparlanıyor.

Ünlü oyuncu Kristen Stewart’ın bu sefer hem yönettiği hem oynadığı Crickets/Cırcır Böcekleri aslında belki de “Homemade” seçkisinin en karamsar ve en ‘bezdirici’ filmlerinden biri olsa da sadece Stewart’ın oyunculuğu için bile izlenmeyi hak ediyor. Bizce ciddi anlamda Murakami’nin Uyku kitabındaki insomnia çeken kadını hatırlatan Stewart, ev hapsinin ciddi yan etkilerinden biri olabilecek uyku düzensizliği ve uyuyamama sıkıntılarını yansıtan üst düzey bir performans sergiliyor. Neredeyse filmin bütününde oyuncunun yüzünün yakın planında kaldığını ve bütün hikayenin onun konuşmaları ve duyguları doğrultusunda ilerlediğini göz önüne alırsak ortaya çıkan işin pek de kolay olmadığını söyleyebiliriz.

Birçok önemli sinema filmiyle hatırladığımız Hindistan asıllı yönetmen Gurinder Chadha, Unexpected Gift filmiyle, ailesiyle beraber yaşadığı Londra’daki evinde, pandemi sürecini nasıl geçirdiğini ve bunun kendisine hayata dair nasıl bir bakış kazandırdığını açıklamaya çalışıyor. Çok uzun süredir başka ülkelerde yaşamış ve hayatını buralarda kurmuş olduğu halde, doğmuş olduğu Kenya ve buradaki ilişkilerinden, köklerinden asla kopmamış olan yönetmen; bu salgın sürecinde yaşadığı ve ulaşamadığı kayıplardan, bir yabancı aile olarak Londra’da kurdukları aile düzenine kadar, birçok konunun altını çiziyor. Fazla kişisel bir hikaye gibi görünse de bazı noktalarda film, salgın sürecine dair evrensel mesajlar içeriyor.

2018’de çektiği “Muhteşem Kadın” filmiyle büyük bir başarı kazanan ve Oscar Ödülü’nü kucaklayan yönetmen Sebastion Lelio’nun oyuncu Amalia Kassai ile çalıştığı, müzikal türdeki Algoritmo da bizce “Homemade” seçkisinin zayıf filmlerinden. Kısaca yönetmen, neredeyse saplantılı bir şekilde evinde düzenleme ve temizlik yaparken şarkı söyleyen bir genç kadını bazı kadrajlarla ve oyuncusunun aldığı pozisyonlarla, biraz uçarı ve eğlenceli bir havada, pandemi sürecinde evinde sıkışmış, hapsolmuş olduğunu göstermeye çalışıyor.

Ve bizce seçkiyi layığıyla taçlandıran son film, bütün bu özel sürece dair sanatçının bakış açısını, sanatçıların bu süreçten nasıl etkilendiğini ve onların hayata karşı duruşlarının nasıl değişeceğine dair derin yorumlar taşıyan Ride It Out oluyor. Genç ve yetenekli yönetmenlerden Ana Lily Amirpour, filminde maskesiyle ve bisikletiyle Los Angeles’ın ıssız sokaklarında gezerken sadece bir hüzün veya tedirginlik hissetmiyoruz, aynı zamanda ‘geçici’ olarak solmuş sanatların ve sanatçıların bundan sonra hayata dair farklı bir bakış kazanmamıza yardım edeceklerini anlıyoruz. Cate Blanchett yüreğimize dokunan sesiyle, bize film boyunca eşlik ediyor ve asla fazla süslemeden zaten gereken her şeyi açık bir şekilde anlatıyor: “Sanat en basit tabiriyle tanıdık bir şeye yeni bir bakış açısıyla yaklaşmaktan ibarettir!”

Tıpkı… Evet, “Homemade” filmlerinde olduğu gibi!


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI