Mehmet Said Aydın
Mehmet Said Aydın

Cihat Duman: ‘Yazarken fiziksel acı çekmiyorsun’

Çarşamba, 8 Temmuz, 2020
Beyoğlu'nda iki bekçi tarafından fiziksel saldırıya uğrayan şair ve avukat Cihat Duman, "Yeşilçam filmlerine konu olmuş ve artık pejoratif olan ‘bekçi’ kelimesi üzerinden kanun yaparsanız bekçi personası aşağılık kompleksi yaşar. Ve memuriyette bu çok korkunç neticelere yol açar. Kaldı ki polise yardım etmek nedir? Polis kolluk vazifesini yerine getiremiyor mu o koca nüfusuyla," diyor.

Şair Cihat Duman, kanımca yakın geçmişin en etkili sivil eylemlerinden birini gerçekleştirmişti Üsküdar’daki maket Kâbe’yi ihramlı ziyaret ederek. Geçtiğimiz günlerde Beyoğlu’nda, Mis Sokak’ta bekçilerin fiziksel saldırısına uğradığını söyleyerek şikâyetçi oldu. Kamuya da yansıyan bu hadiseyi Duman’la konuşmaya, yazışmaya çalıştık.

5 Temmuz günü Mis Sokak’ta, detaylarını blogunda verdiğin bir şiddet vakası yaşadığını söylüyorsun. Şikâyetçi de oldun. Benim dikkatimi çeken şeylerden biri, avukat olduğunu söylemene rağmen kimliğine dahi bakılmaması. Daha önce böyle bir şey yaşamış mıydın?

Daha önce toplumsal olaylarda avukatlık yaptım. Hatta İstanbul’un kalabalık semtlerinde yaşadığımız için meydana gelen bireysel olaylarda da polisin müdahalesi aşırıya kaçınca müdahil olduğumu hatırlıyorum. Tahmini 5-6 vakada, avukat olduğumu belirtmeme rağmen kimliğimi teyit etmeyen bir polise denk gelmedim. İlk kez bu olayda avukat olarak müdahale ettiğimi söylememe rağmen bekçiler bunun doğruluğunu teyit etmedi ve hukukçuluğumu serdetmemi bir saldırı olarak algıladılar.

Bekçilere dair kanunun yakın zamanda geçtiğini hatırlıyorum. Yaşadıkların kamusal olarak da yankı buldu. Bekçilik kurumunun tekrar işlevsel hale gelmesine dair epey önyargı da vardı. Bu yaşadığın, bir yandan, önyargıların haklılığına mı işaret ediyor?

Kanun epistemolojik olarak çok başarısız ifadeleri barındırıyor. Bekçilerin polislere yardım edeceğine ilişkin hükme dayanılarak yazılmış. Büyüklerimiz en yaygın kullanılan sembollerin kelimeler olduğunu söylerler. Kanun koyucularımızın ise en hafife aldığı şey kelimeler oluyor. Bu onların cehaletinden kaynaklanmaktadır. Yeşilçam filmlerine konu olmuş ve artık pejoratif olan ‘bekçi’ kelimesi üzerinden kanun yaparsanız bekçi personası aşağılık kompleksi yaşar. Ve memuriyette bu çok korkunç neticelere yol açar. Kaldı ki polise yardım etmek nedir? Polis kolluk vazifesini yerine getiremiyor mu o koca nüfusuyla. Kanun koyucu bir mesleğe yardım eden başka bir meslek üreterek hangi mesajı vermeye çalışıyor. Anlamak mümkün değildir.

Avukatlık mesleğini icra eden biri olarak, bahsi geçen karakolla mesaini biliyorum. Bekçilerin gaz sıktığını, şiddet uyguladığını gördüğün bir hadiseye, avukat kimliğinle müdahil oluyorsun ve ters kelepçeyle karakola götürülüyorsun, şiddete uğrayan öteki arkadaşlarla beraber. Yolda, söylemediğin kimi cümleler isnat ediliyor sana. İki sorum var: İlki, karakolda yaşadıkların “bildiğin” tavırlar mıydı? İkincisi, isnat edilen cümlelerin esas motivasyonunun ne olduğunu düşünüyorsun?

Özellikle baro müdafiliği yapan avukatların çoğu zamanı karakollarda geçer. Beyoğlu Polis Merkezi de gidip geldiğimiz bir mekân. Karakolda yaşadıklarımız bildiğimiz ve gördüğümüz tavırların daha ham ve çiğ haliydi. Mide bulandırıcı hali desem yeridir. Bana cumhurbaşkanı ve içişleri bakanı ile ilgili yöneltilen isnatların da bir tür kendini haklı gösterme çabası olduğunu düşünüyorum. Bunun çok rahat sergilenmesini/ sahnelenmesini ürkünç buluyorum. Ve suçu bekçilere atıp kaçmanın meseleyi çözüme kavuşturmayacağını düşünüyorum. Kolaya kaçmadan şöyle diyelim: Kanun koyucu kanunu kendi masasına koyuyor. Vatandaşın ihtiyacı bu masalara çerez olmuş.

Şahsen, bu hadisede bir şeyin ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Senin, bilhassa maket Kâbe’yi tavaf etmenden bu yana taşıdığın kamusal bir personan var. Bu kamusal persona, aslında “belalı” biri. Edebiyat eleştirisi yaptığın blog’unda gözünü budaktan sakınmadığını da biliyorum. Bu hadise, evvelden yaşananların aksine, doğrudan seninle alakalı değil. Sözgelimi, ben kavgaya karışsam ve sen avukat olarak tam da bunları yaşasan, kamusallaştırmazdın diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Cihat Duman’ın maket Kabe’yi tavaf etmek için giydiği ihram…

At sineği diyorsun bana. Atinalılar Sokrates için söylemişti. Atın kıçının etrafında dönerek sürekli kuyruğunun hareket etmesini sağlayan, öldürücü olmayan ama had safhada rahatsızlık veren ve ilk fırsatta bir kuyruk darbesi ile öldürülen minik hayvan. Aslında şahsiyetimle ilgili olan davalarda aleyhime olan şeyleri hep sineye çektim. Fakat ne zaman birileri iktidardan aldığı kudreti kötüye kullansa o kendi hakkımı savunmakta karşılaştığım zorluk hiç önüme çıkmadı ve yapılması gereken itirazı ortaya döktüm diyebilirim. Bu meselede senin başına şahsi bir olaydan gelen olaya yaklaşımım ile düşüncelerin yüzünden başına gelecekler arasında bir sınır çizerdim diyelim. Yani senin karşında bir şahsın hakkı ve bu hakkı savunan bir kolluk ile düşüncelerin yüzünden seni kısıtlayan bir kolluk karşısında tepkilerim farklı olabilirdi. Hakkaniyet kurallarına göre davranmayı tercih ederdim. Biz avukatlar bu toplumu ilgilendiren ve kamu yararı görebildiğimiz olayları teşhir ederiz. Diğer türlü meselelerde müvekkilin hakları zedelenmesin diye gizlilik kurallarına göre hareket ederiz. Ama dileğim senin hiçbir zaman olaylara karışmaman yönündedir. Çünkü bu devirde hakkını kurumlar nezdinde savunmak oldukça zor.

Ali Özgür Özkarcı ve Mehmet Erte’nin de katıldığı bir Kıraathane söyleşisi yapmıştık beraber. Orada da şairlik ve “non-şairlik” meselesini konuşmuştuk. Şimdi bu olay edebî tanrıların nüktesi gibi de görünüyor çünkü Olay Beyoğlu’nda Geçiyor. Bu konuda ne söylemek istersin?

Olay Beyoğlu’nda Geçiyor Gezi’yi eksene alıp Beyoğlu’nda bir grup insanın tanışma, kaynaşma ve dağılma meselesini anlatıyordu. Romanda da polisler vardı, gözaltılar vardı, karakol sahneleri vardı. Senden önce başka arkadaşlar da romana gönderme yaptılar. Bazı psikologlar insanın ne zaman öleceğinin çocukluktan itibaren yapacağı planlar neticesinde kendilerinin karar verdiğini söyler. Yazarlarda da sanki böyle. Başına gelecek şeyleri uğuldarlar kitaplarında. Bu mesel biraz da buna benzedi diyebiliriz. Tek fark var: Yazarken fiziksel acı çekmiyorsun.

Seni daha fazla yormadan, son bir soru sormak istiyorum. Hadisenin peşini bırakmayacağın aşikâr; ki kamusal vicdanda bulduğu karşılık, aslında konunun tartışmaya açılmasının şart olduğunu gösterdi. Sence ne olacak devamında, ne bekliyorsun?

Devamında mekândaki şahitler ve kameralar olayın nasıl meydana geldiğini açtığımız davalarda mahkemelere anlatacak. Masumiyetimizi ispat edeceğiz ve bir daha bu tür hukuk dışı uygulamaların yaşanmaması için örnek teşkil edeceğiz. Kanun ve yönetmeliklerde kolluğun müdahale şekli tanımlanmış. Zor kullanmadan önce zor kullanma uyarısı şart. Eğer kullanım yapılacaksa kademeli olarak yapılması da şart. En yüksek zordan başlayarak kişilere işkence yapmak insanlık dışıdır ve suçtur. Bunu öğreteceğiz. Herkese geçmiş olsun dilerim. Benimle konuştuğun/ yazıştığın için sana teşekkür ederim.


Mehmet Said Aydın kimdir?

1983 Diyarbakır. Kızıltepeli. Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Üç şiir kitabı var: “Kusurlu Bahçe” (2011), “Sokağın Zoru” (2013), “Lokman Kasidesi” (2019). “Kusurlu Bahçe” Fransızcaya tercüme edildi (2017). “Dedemin Definesi” (2018) isimli otobiyografik anlatısı üç dilli yayımlandı (Türkçe, Kürtçe, Ermenice). Türkçeden Kürtçeye iki kitap çevirdi. BirGün ve Evrensel Pazar’da “Pervaz” köşesini yazdı, Nor Radyo’da “Hênik”, Açık Radyo’da “Zîn”, Hayat TV’de “Keçiyolu” programlarını yaptı. Editörlük yapıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI