Gündem şiddeti

Salı, 7 Temmuz, 2020
Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Demokrasi varmış gibi yaparak, birkaç uyduruk cümleyle halkın fikrini önemsiyormuş tablosu çizerek, fakat asla kimseyi dinlemeyerek... Kendi ülkeleri değilmiş gibi, artık ülkenin ipliğini pazara çıkarmaktan çok daha öte, “Buyurun bedava!” diye bağırarak..

Bugünlerde aynı anda birçok gündemle birden uğraşıyoruz. Gözümüzü nereye çevireceğimizi, sözümüzü hangisine söyleyeceğimizi şaşırdık. Bu da siyasi iktidarın özellikle yürüttüğü yöntemlerden biri artık bildiğimiz üzere. Dikkat dağıtıp yapmak istediklerini en hızlı şekilde hayata geçiriyorlar. Aşağıdaki başlıkların her biri ayrı bir hukuksuzluk, her biri ayrı bir temel insan hakları problemi:

-Yargıtay, “Maşallah fıstık gibisin” diyerek çalışanının kalçasına dokunan müdür hakkındaki mahkumiyet kararını bozdu: Babacan tavır sergilemiş!

-Çoklu baro teklifi TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi.

-Bekçileri uyaran avukat, şiddete maruz kaldı ve hakkında cumhurbaşkanına hakaretten işlem yapıldı.

-Ozan Güven de Deniz Bulutsuz’dan şikayetçi oldu: “Saldırıya asıl ben uğradım. Beni kariyerimi bitirmekle tehdit etti”!

-Tele 1 ve Halk TV’ye 5’er gün karartma cezası verildi.

-Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Bu millete, bu ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Onun için de bir an önce biz bunları parlamentomuza getirip bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını istiyoruz”.

-AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş: “Nasıl usulünü yerine getirerek imzalanmışsa, usulünü yerine getirerek sözleşmeden çıkılır”.

Başlıkların kendisi bile yetiyor ülkenin içerisinde bulunduğu vahameti özetlemek için. Bu çirkin başlıkların hepsiyle birden baş etmek zorunda bıraktı halkı siyasi iktidar. Kendileri çalıp kendileri oynuyorlar. Demokrasi varmış gibi yaparak, birkaç uyduruk cümleyle halkın fikrini önemsiyormuş tablosu çizerek, fakat asla kimseyi dinlemeyerek… Kendi ülkeleri değilmiş gibi, artık ülkenin ipliğini pazara çıkarmaktan çok daha öte, “Buyurun bedava!” diye bağırarak..

Biz yine de ilkinden başlayarak sözümüzü söyleyelim:

Yargıtay, ülkenin hukuki arşivine kapkara bir karar daha bahşetmiş oldu. Yerel mahkemenin apaçık taciz dediği bir vaka için Yargıtay, gayet işgüzar bir şekilde bozma kararı verdi. Neymiş efendim, tacizci müdürün “babacan” niyeti göz önünde bulundurulmamış. Hukuka aykırı demekle yetinemeyeceğim; son derece mide bulandırıcı bir karar. İstismarı teşvik eden, tacizcileri koruyup kutsayan, cezasızlığı had safhaya çıkaran, suçu gani gani meşrulaştıran bir karar. Utanç verici. Yalnızca bir üye muhalefet şerhi düştü. “Delil tüm davalarda hükme ulaştıracak kurucu unsurdur. Bu bakımdan en hassas suçlar cinsel istismar ve cinsel saldırı suçlarıdır. Bu suçlarda mağdur ile sanık arasında geçen eylem genellikle yapısı gereği tanık olmadan ve bariz delil bırakılmadan işlenen suçlardır” diye başlayan ve hukukun onurunu kurtaran muhalefet şerhini muhakkak okumanızı öneririm.

* * *

Çoklu baro teklifi, bu ülkede yargı bağımsızlığına son noktayı koyan yasa değişikliği. Haftalardır, topyekûn şekilde verilen tepkilerin siyasi iktidar için hiçbir anlamı yok. Onlar, kendilerini başkaları adına her kararı vermeye muktedir kabul ediyorlar. Tüm avukatların oy birliğiyle hayır dediği, mensubu oldukları baroları ilgilendiren yasaya ilişkin fikirleri bile sorulmadı biliyorsunuz. “Yetki TBMM’dedir” diyerek, ses kesmeye çalıştılar. Sonra çıkıp “Avukatlar da gelmedi” dediler. Bu beyan da komisyon tutanaklarıyla yalanlandı. TBMM Adalet Komisyonu’nun 2 Haziran tarihindeki toplantısına ait tutanaklara bakıldığında, CHP Mersin Milletvekili Alpay Antmen’in, tutanağa geçirilmesini isteyerek söz aldığı ve şunları dile getirdiği açıkça görülüyor: “Teşekkür ederim Sayın Başkanım. Ben tutanağa geçmesi anlamında ve usul açısından arz ediyorum: 1 Temmuz 2020 tarihinde Başkanlığınıza 7 baro başkanının, bunların içinde İstanbul, Ankara, İzmir baro başkanları ile kadın baro başkanları Trabzon, Kocaeli, Düzce ve Kayseri Baro Başkanı akil bir başkan olarak Komisyona davet edilmesiyle ilgili dilekçe verdim. Sayın Başkanlığınız bunu uygun görmedi, tutanağa geçmesi için arz ediyorum. Bunun yanında, baro başkanlarımız bugün tarihli dilekçeyle toplantıda hazır bulunmak istediklerini bildirdiler. Komisyonumuza ve bir de ekine 80 baro tarafından imzalanmış çoklu baroya karşı olduklarına dair bildirgelerini de sundular. Ben bunu Komisyona arz ettim, tutanağa geçmesi için söylüyorum.”

Teklif şimdi genel kurula gelecek. “Yetki TBMM’nindir” diyenler, “meclis iradesi” diye bir şey bırakmadıklarından rahatlıkla diyebiliyorlar bunu, malum. Parlamenter rejimi ortadan kaldıranların, demokrasiyi savunanları terörist ilan ettiği akıl dışı bir döneme şahit oluyoruz. Fakat Anayasa’ya esas kast edenlerin yargılandığı günleri göreceğimize olan inancımız sonsuz. Hak, hukuk ve adalet mücadelemiz hiç bitmeyecek çünkü.

* * *

“Bekçi terörü” diyeceğimiz günler başladı. Küçümsemek amaçlı söylemiyorum ama kolluk kuvvetlerinin aldığı eğitimi dahi almamış insanların beline silah eline cop verdiğinizde, o aparatları nasıl kullanacağını kontrol edemezsiniz. Polis kadar geniş yetkilere sahip hatta bazı hallerde daha geniş yetkilere sahip bu kişilerin, kendilerine verilen aşırı yetkilerle ne yapacağını bilmemesi son derece normal. Amaç da zaten tam olarak buydu. Özgürlükçü, eşitlikçi -ve hatta bu haberle- adaleti savunduğu “sezilen” kişilerin derhal “etkisiz hale getirilmesi” yasa yoluyla talimat olarak verildi bu kişilere. Yetkisini kötüye kullanan bekçilerin açığa alındığı haberlerini de duyuyoruz fakat birçoğu elbette alınmıyor, alınmayacak. Bu olayda da, olay yerinde insanlara şiddet uygulayan bekçileri uyaran bir avukatın işkence görmesi ve avukata ters kelepçe uygulanması söz konusu. Sonra bu bekçiler telefonla konuşuyorlar ve kendilerine yapmaları gereken işlem talimat veriliyor: Cumhurbaşkanına hakaretten gözaltı! Evet, rahatlıkla “kahverengi gömlekliler” diyebiliriz artık.

* * *

 

Deniz Bulutsuz’un maruz bırakıldığı şiddet vakası, tipik bir “güçlü ve ünlü erkeğin”, şiddet uyguladığı kadını “histerikleştirerek” “masum ve mağdur bir beyefendi” olarak boyun bükmesi vakası. “Nasıl olsa sana inanmazlar, ben güçlüyüm, sen bitersin” diyerek kadını pasifize etme ve sonrasında planlı şekilde kadını şeytanlaştırma çabası. Eril, beyaz ve kapitalist siyasi iktidarın kullandığı ve bugüne dek verdiği beyanlarla, yapmış olduğu yasal girişimlerle dikte ettiği patriyarkal bölücü yöntemin tıpatıpı! Kadın mücadelesinin büyük başarısına rağmen, siyasi iktidarın da bir başarısı var: Kadınlara inanmamayı öğrettiler insanlara. Kadınları o kadar yalnız bıraktılar ki, failler yalan savunma yapmayı “suçtan yırtmayı” öğrendiler. Ozan Güven’in sözünü inanılır kılan ne? Adamın iddialarının ve delillerinin, Deniz Bulutsuz’un delillerinin yanında esamesi bile okunmuyorken? Oysa, eşitsizler arası bir mücadeledir bu tür vakalar. Ezilenden yana durmak, toplumsal cinsiyet eşitliğinin yasalarla güvence altına alınmış bir gerekliliğidir. Ezilenin yanında olmak istemiyorsak bile, en azından susup hukukun vereceği kararı beklemek demokratik ülkelerde bir yurttaşlık bile değil insanlık görevidir.

* * *

Yalnızca, siyasi iktidarın karşısında fikir beyan edenlere söz veriyor diye Tele 1 ve Halk TV’ye karartma cezası vermek, bu ülkede Anayasa’nın en temel ilkelerinin dahi rafa kalktığının açık ispatıdır. Basın özgürlüğü, ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü, bunlar artık yok. Artık bu tarz girişimlerin hukuka aykırı olduğunu ifade etmek bile anlamsızlaştı. Bu sebepten sık sık “düşman hukuku” tabirini duymaya başladık farkında mısınız?

* * *

Akabinde de Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Sosyal medyayı kapatacağız” dedi. Muhalif seslerin yer aldığı tüm mecraları teker teker kapatarak insanları susturabileceklerini sanıyorlarsa demek ki… Geçmişte faşist iktidarların başvurduğu bu yöntemlerin onların sonunu da hızlandırdığını biliyor olmaları lazım. Anlaşılan o ki; gerçekten başka çareleri olmadığını hissediyorlar. Dört bir yandan kuşatma gereği duyuyorlar. Bu ülke, büyük kurtuluş mücadelesi vermiş bir ülke. Elbet, yine verecektir.

* * *

Son olarak, İstanbul Sözleşmesi’nden çekileceğiz noktasına kadar getirdiler işi. Uzun süredir, sözleşmeyi dillerine dolamak suretiyle ortamı ısıtmaya çalışıyorlardı biliyorsunuz. Fakat -okullarda, eğitim programlarında son iki yıldır bu sözleşmeyi anlatan biri olarak- “Sizce çekilebilirler mi?” diye sorduklarında hep “Hayır” dedim. “Çekilmek kolay değildir, ancak pasifize edilir” dedim. Arkadaşlardan özür diliyorum; her şeye rağmen bir ülkenin itibarını durduk yere bu kadar yok etmezler diye düşünerek birilerine iyi niyet bahşetmişim demek ki.

İstanbul Sözleşmesi bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. Türkiye de ilk imzacısıdır. Bu sözleşme, bu ülke için bir gururdur. Avrupa Konseyi malum, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, çoğulcu demokrasi ilkelerini korumak üzere dünya barışına katkı sağlamak amacıyla kurulmuş bir yapıdır. Türkiye, bu konseye yıllarca destek vermiştir. Bir Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nden çekilmek, bu sayılan esasları tümüyle reddetmek demektir. Dünya nezdinde, bir ülkenin kendi itibarını kendi elleriyle ayaklar altına alması demektir. İtibari bir intihardır. Fakat biz, siyasi iktidarın ne itibarla ne de bu sayılan ilkelerle bir işi kalmadığını bir türlü anlayamamışız demek ki. Nitekim, yaklaşık üç yıl evvel dünya Demokrasi Forumu için Strazburg’da bulunduğumda bir üst yetkili, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden çekilebileceğini dile getirdiğinde içimden “Abarttı” diyerek gülmüştüm. O yetkiliden de özür diliyorum. Konu oralara da gelebilir rahatlıkla.

Erdoğan “Çalışıp gözden geçirin, halk istiyorsa kaldırın” diyerek talimatını da verdi. Biliyorsunuz, işlerine geldiğinde halk deyip, gelmediğinde TBMM diyorlar (TBMM’nin halkla ilgisi kalmadığını, işlevsizleştiğini hatırlatayım tekrar). İstanbul Sözleşmesi’ni referanduma sunacak kadar korkuyorlarsa demek ki… Sonrasında da İstanbul Sözleşmesi’nin içinden süzülerek iç hukuka uyarlanan 6284 Sayılı koruma yasasını kaldıracaklar tabii. Bunların hepsi, cinayete, şiddetin her türlüsüne, kadının sokaktan soyutlanmasına, istihdamdan dışlanmasına rağmen evli kalmalarını, boşanmamalarını ve dolayısıyla daha çok doğurmalarını sağlamak için biliyorsunuz değil mi? Genç nüfusa takmış durumdalar çünkü. Genç nüfusu da hayrımıza istemiyorlar, niteliğe değil (niteliğe dayalı olamaz çünkü insanlar aç, ücretsiz sağlık-eğitim bitmiş, sosyal devlet yalnızca yasada yazılı olan bir şeyden ibaret kalmış) niceliğe bağlı büyüme ile oy potansiyeli yaratarak, artık dünyada otokrasi olarak tanımlanan iktidarlarının bekasını sağlamayı hedefliyorlar. Bunun için “kadın bedenine” ihtiyaçları var. Kadın ve erkek dışındaki tanımları ve bireyleri de bu yüzden kabul etmiyorlar, dini duyguları kullanarak “sapkın” ilan ediyorlar.

* * *

Evet durum gerçekten vahim, burada umutlu konuşmak adına durumu olduğundan farklı göstermeye çalışmanın bir anlamı yok. Fakat, her etki o büyüklükte tepkisini de doğurur, biliyorsunuz. İşte umut burada gizli. Ancak bu, oturarak olacak iş değil. Hepimiz, her şeye rağmen yasalara uygun bir şekilde sesimizi yükselterek, mücadeleye devam ederek bu umudu somutlaştırmalıyız. Mücadele var oldukça, umut daima vardır. Ne demiş, Deleuze “Karşı bilgi ancak direnmekle etkin olur.”


Tuba Torun kimdir?

Tuba Torun, 1987 doğumludur. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. İstanbul Barosu’na bağlı olarak serbest avukatlık yapmaktadır. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu avukatı, Sosyal Haklar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi-Çocuk Hakları Koordinatörü, Kadın Meclisleri ve Kadın Adayları Destekleme Derneği üyesidir. Ayrıca aktif olarak siyasi faaliyetlerine devam etmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI