İnancı gözlemlemek

Pazar, 5 Temmuz, 2020
Dinsel düşünce ve bunun belirlediği hassasiyetler, kitlelerin dünyasında kolayca önemsizleşmezler. Din, insan kültüründe aşikâr bir olgudur. Uygarlık tarihi boyunca insan, din olarak görülebilecek çok sayıda gelenek var etmiştir. Ölülerini özel eşyalarıyla gömmeyi adet edinmiş Neandertallerden Azteklerin insan kurban etme törenlerine, Göbeklitepe’nin taş tapınaklarından Büyük Çamlıca Camii’ne dek kültürler, tarihler ve toplumlar arasında farklılık gösteren dini verilerin ortaklaşa gösterdiği bir gerçek vardır, o da insanların daima din ile birlikte var olduğudur.

Sosyal bilimci, antropolog, yazar, tatlı dilli, güler yüzlü Tayfun Atay’ın yeni bir kitabı yayınlandı: Doğadan Duaya. Alt başlığı: İnancı Gözlemlemek. Atay’ın kitabı, kendi deyimiyle, 2002 yılından beri “toplumun gidişatına yön vermek isteyen, buna bağlı olarak insanların gündelik yaşam akışına belirleyici etkide bulunmaya çalışan ve siyaseten İslam’a referansla yol aldığı hemen herkesçe malum bir iktidar” tarafından yönetilen Türkiye’de, “dinin, devletten topluma, politikadan popüler kültüre, meydanlardan medyaya, camilerden cemevlerine, dağ tepelerinden moda defilelerine ve daha nice kesite açılan yelpazede belirimlerini sergilemeye dönük bir seçki” sunuyor. Kitap, içerdiği her bir yazıda, günümüz Türkiye’sinde dinin insanla ve onun yarattığı kültürle ilişkisine odaklanıyor.

Sosyal bilimler bir bakıma modern toplumların rasyonel görünen örgütlülüğünün sorgulanması demektir. Tayfun Atay da bunu bilen bir antropolog olarak, günümüz Türkiye’sinin din ile toplum arasındaki rasyonel görünen ilişkilerini deşifre ediyor. Ve bizi bu ilişkilerin insanlık tarihindeki köklerine götürüyor. Bugün toplumsal dünyamızın tüm köşe bucağında etkisini gördüğümüz politik alandan yayılan krizi hakkıyla anlayabilmek için, güncel politikanın yüzeyinden Atay’ın gösterdiği köklere inmekte fayda var.

2002 yılından beri ülkeyi yöneten iktidar, niçin yapıldığı herkesçe malum, bildik bir gerilim siyasetini sürdürüyor. Bunda da dini değerleri sıkça kullanıyor, bu da herkesçe malum. Fakat bugünlerde muhalif çevrelerde artık bu türden gerilim siyasetinin seçmen nezdinde karşılık bulmayacağı, gerilim konusu olarak açılan başlıkların esasında iktidar tabanının pek de umurunda olmadığı düşüncesi hâkim, böyle bir görüş yaygınlaşıyor. Cumhur İttifakı’nın seçmen kitlesi nezdinde öteki sorunları perdeleyen bir hassasiyet yaratma arzusuyla yapıldığı çok açık olan, mesela Ayasofya’nın ibadete açılması meselesi ya da daha önceki cami hoparlöründen şarkı çalınması hadisesi ve benzerleri yaygın biçimde bu şekilde değerlendiriliyor; bunun karşılık bulmayacağı düşünülüyor.

Öyle düşünülüyor ama somut veriler, yani anketler, iktidarın kendi seçmeniyle kurduğu ilişkinin henüz bir bozulma alametleri göstermediğini söylüyor. Güncel siyasetin vazgeçilmezlerinden olan seçmen anketleri, bugün yapılacak bir genel seçimde iktidardaki AK Parti’ye yüzde 35-38 arası, ortağı MHP’ye yüzde 8-10 arası bir oy çıkacağını söylüyor. Toplamda ortalama yüzde 43-48 gibi bir oy demektir bu. Ülkede yaşanan her şeye rağmen yüzde 48! Çok iyi bir rakam. Dolayısıyla, o seçmen kitlesi için Ayasofya’nın ibadete açılmasının sahiden de -mesela- kıdem tazminatı sorununu perdeleyen bir hassasiyet yaratıyor olabileceği ihtimalini göz ardı etmememiz gerektiğini söylüyor. Anketlere bakılırsa, iktidar destekçisi seçmen kitle, siyasetle arasındaki çelişkiyi, yoksullaşma üzerinden değil, kutsallarına saldırı üzerinden kurguluyor olabilir. Bu önemli bir veri, çünkü toplumun yüzde 43 ile 45’inin, yani hem siyasal iktidara her türlü toplumsal itirazı kontrol altına alma imkânını veren, hem de siyasal alanın mevcut nizamında nitel bir değişmeyi yaratabilecek etkin gücün yaşadığı görüş kaybından, bu görüş kaybına sebep olan hassasiyetten söz ediyoruz.

Dinsel düşünce ve bunun belirlediği hassasiyetler, kitlelerin dünyasında kolayca önemsizleşmezler. Din, insan kültüründe aşikâr bir olgudur. Uygarlık tarihi boyunca insan, din olarak görülebilecek çok sayıda gelenek var etmiştir. Ölülerini özel eşyalarıyla gömmeyi adet edinmiş Neandertallerden Azteklerin insan kurban etme törenlerine, Göbeklitepe’nin taş tapınaklarından Büyük Çamlıca Camii’ne dek kültürler, tarihler ve toplumlar arasında farklılık gösteren dini verilerin ortaklaşa gösterdiği bir gerçek vardır, o da insanların daima din ile birlikte var olduğudur.

Yani karşımızda basitçe seçmen değil, Homo Religiosus (Dindar İnsan) var! Seçmen kitlesi dediğimiz şey, evrensel Homo Religiosus’un günümüz Türkiye’sinde iktidarın kitle tabanı olarak zuhur etmiş halidir.

İşte Tayfun Atay, kitabında dini verilerin insanın kültürel tarihiyle nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlık tarihini “doğadan duaya kültürel mutasyonla gerçekleşen bir yörünge değişimi” olarak tartışmaya açıyor. Biyolojik bir varlık olarak doğanın bir parçasıyken ürettiği kültür ile doğadan kopan insanın, bu kopuşu duayla telafi yoluna gittiğini söylüyor. Atay’a göre, doğadan kültürle kopan insanın yeniden doğayla buluşma, bütünleşme ve uyum içinde olma isteği, çeşitli inanç seçenekleri yaratmıştır. Kitap, an itibariyle bir “doğa-zararlısı” hâline gelmiş insanın hâlihazırda ucu “küresel iklim kıyametine” kadar varmış kültürel tahribatı boyunca ortaya koyduğu “inançla teşrik-i mesaisine”, günümüz dünyası özelinde bakan, kritik-analitik çerçevede üretilmiş denemelerden oluşuyor.

Atay’ın dinin insanlık tarihindeki yerini “doğadan duaya” diye tanımlaması, güncel politikaya kültürel tarih içinden bakmaya yardımcı olduğu gibi, yabanıl toplulukların, etnik ve endemik kültürlerin bilimi olarak tanınan antropolojinin aktüel zorluğuna yönelik bir çare ürettiği de söylenebilir. Çağdaş antropolojinin önemli isimlerinden Marc Augé, günümüz antropolojisinin aşmak zorunda olduğu sorunu, bu bilimin merkezinde duran kültür gibi tekil bir kavramın, nitelediği dünyanın çoğulluğu karşısında tutunabilmesi olarak belirler. Postmodernist antropolojinin, bu çoğulluğa ilişkin herhangi bir sistematik düşünceye, herhangi bir düzenli algılama ve anlamlandırma çabasına kuşkuyla yaklaştığını, rastlantısallık ve dağınıklığı tercih ettiğini söylemeye gerek yok. Augé ise, günümüz antropologlarının amacının, antropolojinin nesnelerini, konularını ve yöntemini olabildiğince tanımlamak için hangi tarihsel ve entelektüel koşullardan yola çıkılabileceğini ve çıkılması gerektiğini incelemek olduğunu söyler.

Atay, “doğadan duaya” derken, antropolojinin tarihsel koşulunu doğanın yitirilişi, entelektüel koşulu olarak da insanlığın yeni türden (bir çeşit modern) mitleştirmeden kurtarılışı olarak belirlemiş oluyor. Antropolojinin klasik konularından olan mit ve büyü çözümlemelerinin, bilgi ve görüntü dolaşımının yeni türden bir mitleştirme ve büyüleme etkinliği olarak gerçekleştiği bugünün toplumları için de geçerli olduğunu gösteriyor. Böylelikle, antropolojinin güncel sorunların üstesinden gelebilecek kapasitede bir bilim olduğunu güzelce ortaya koyuyor. “İnsanlık tarihi antropolojik motivasyonla bir dizi tanımsal başlığa oturtulabilir” deyip, bu tarihi de, tıpkı “doğadan duaya” der gibi, “mağaradan mağazaya”, “caveman’den cyberman’a” varış öyküsü olarak anlatıyor olması da zaten bunun bir işareti. Anlatmakla kalmıyor, mağara ile mağazanın birer antropoloji nesnesi olarak kuruluşlarının tekliğine de inandırıyor bizi. Marksist antropolog Maurice Godelier, yapısalcı Levi-Strauss’u yabanıl topluluk kültürlerine ilişkin öğeleri, (mesela kan bağı ve akrabalık ilişkilerini) somut toplumların toplumsal yapılarının çözümlenmesinde gerektiği önemde kullanmadığı gerekçesiyle eleştirirdi. Sözünü ettiğimiz bu antropoloji nesnesi olarak tekli kuruluş işlemi, Godelier’nin beklentisini de karşılıyor.

Yabanıl topluluk kültürlerine ilişkin öğeleri tarihin başka zamanlarındaki toplumların çözümlemesinde kullanmanın uygar insanın kibrini törpüleyen bir tarafı da var üstelik. Bu nedenledir ki, bir antropoloğa göre kültürlerin “vahşi” ya da “uygar” oluşu o kültürlerin din pratiklerinin de birbirlerine karşı aynı şekilde daha vahşi ya da daha uygar olduğu anlamına gelmez. Güney Amerikalı bir yerli kabile olan Tapuyalar’da kadınların, herhangi bir tehlike ya da zorunluluk söz konusu olduğunda, onlara içinde oluştukları bedenden daha iyi bir mezar bulamayacaklarına inanarak, çocuklarını yemeleri, kendisine Dünya’nın dönmediği “gerçeği” itiraf ettirilen Galileo’ya bir daha sapkınlık yapmaması için üç yıl boyunca her hafta ilahi okuma cezası verilmesinden daha vahşi bir uygulama değildir. Ya da Tayfun Atay’ın kitabından örnekle, Osmanlıcılar Osmanlı’dan daha uygar değildir. Kitabın alt başlığında vurgulandığı gibi, inancı böyle gözlemlemek gerekiyor.

Heyecan doğuran her okuma, her bilgilenme, bir keşif yolculuğudur. Bu bazen daha önce bilinmeyenin şaşırtıcı keşfidir. Bazen de daha önce bilinenin yeni bir anlama dönüştüğü ayartıcı bir keşiftir. Keşfin bu ikinci türü, her günkü yaşamımızı geçirdiğimiz dünyaya yeni bir ışıkla bakmamızı sağlar. Tayfun Atay’ın yazısına, sözüne dalan bir kâşif olarak yaşayacağınız heyecan, bu ikinci türdendir. Hayattan ve bilimden aldıklarını antropoloji nesnesi olarak tekli kuruluş işleminden geçirdikten sonra gündelik hayatımızın sıradan bir olayı, insanlık serüvenini baştan sona ve sondan başa bütünleyen bir olgu oluverir. Dayanıklı demir bir köprünün mağara ile mağaza arasındaki mesafeyi karşıladığı o açık ve anlaşılır cümleleri okuduğunuzda kendinizi biyolojik bir türün üyesi olarak ortaklaşa bir kültürel serüvenin içerisinde bulursunuz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI