Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Hayal ve gerçek arasında bir hikâyeci: Cosentino

Pazar, 5 Temmuz, 2020
Hafriyat sanat inisiyatifi kurucularından, sanatçı Antonio Cosentino'nun Bilsart'ta izlenen 'Marmara'dan Kaçış' yapıtı ve Zilberman Galeri'deki 'JPEG Takımadaları' sergisi, hayal ve gerçek arasında savrulduğumuz şu sıcak günlerde bize alternatif bir anlatı vadediyor

Türkiye’deki güncel sanat pratiği adına, video sanatı alanında bellek üretimi ve tartışma arşivi ortaya koyan Bilsart‘ın son sunumu, Hafriyat sanat inisiyatifi kurucularından, çok yönlü sanatçı Antonio Cosentino’nun, 2013 tarihli ‘Marmara’dan Kaçış’ isimli video yapıtı oldu.

İsmi ilk başta ‘Marmara’dan Gidenler’ olarak belirlenen eser, sanatçının temelini Sait Faik Abasıyanık’ın hikâyesinden alan ve ilk kez 2011’de sergilenmiş ‘Stelyanos Hrisopulos’ gemisini, kendi yorumladığı büyük bir teneke heykel olarak ortaya koyuşu ve Yeni Sinemacılar ekibinden dostları ve asistanlarıyla İstanbul sokaklarından tekerlekli bir taşıyıcı refakatinde Karaköy sahiline indirdiği macerasına dayanıyor. Çalışma aynı zamanda, Cosentino’nun da yaptığı ve sergilediği, ‘oyuncağım’ dediği ilk üç boyutlu obje olması bakımından, değerli. Cosentino bu gemiyi yaparken, ‘Aurora’ isimli eski bir savaş gemisinden de ilham almış.

11 Temmuz’a kadar Bilsart’ta yer alan çevrimiçi sergi, Cosentino’nun, pandemi koşullarından sonraki ‘yeni normal’ sanat ortamında kapılarını yeniden açan Galeri Zilberman‘ın iki ve üçüncü katındaki mekânlarında izlenen ‘JPEG Takımadaları’ adlı ütopya sergisiyle de aynı zamana denk gelmiş. Galerinin internet adresinde üç boyutlu olarak da deneyimlenen, Temmuz ayı sonuna dek yer alan etkinlik aynı zamanda, sanatçının kendi yazdığı bir hikâyeyi de beraberinde getirmekte. Bu hikâye de galeriden edinilebildiği gibi, internet adresinde okunabiliyor.

Cosentino, sergisindeki son dört yıllık yapıtlarıyla, tıpkı önceki projelerinde olduğu gibi yine yüreği ve hayalindeki ‘dış mekân’ı, galeriden içeriye alıyor. Bizi, bir ütopya mimarı gibi, adeta üç boyutlu, gerçeküstü bir tablonun içerisinde türlü nostaljik göndermeler ile gezdiriyor. Tıpkı, 2011 tarihli ‘Teneke Şehir’ isimli yerleştirmesinde deneyimlediğimiz gibi. Keza, Mısır Apartmanı’nda yer alan Zilberman’daki sergide de bir sürat teknesi, ‘Aura Boat’ yer alıyor ve bu bot, Cosentino’nun yazdığı hikâyenin kahramanının da JPEG Takımadaları’na gitmek için kullandığı bir araç olarak öne çıkıyor. Botun üzerinde, ‘dinamo’ niteliğinde de bir fabrikacık mevcut.

.

Sergi, alacakaranlık bir atmosferde ve otobüs durakları, cankurtaran kuleleri, zafer anıtları gibi irili ufaklı nesne ve figürleriyle, izleyiciyi gündelik hayatta maruz kaldığı bir rüyaya sevk ediyor. Bu hayalî coğrafyada, Seda Sayan Körfezi’nden Amed’e, Aura Birleşik Devletleri’nden Tatavla’ya, Rafet Ekiz Adası’ndan Silvia Plath Denizi’ne, yok, yok.

İçinde bulunduğumuz ‘yeni normal’ yaşam koşullarına baktığımızda, birçok kaidenin, hakikatin ve metodun eskisinden daha da keyfi bir şekilde yaşamlarımıza abandığını, kimimizin bunları çok fazla kafaya taktığını, kimimizin ise kaçarak uzaklaştığını görebiliyoruz. Bariz bir kuralsızlık, aynı zamanda ağır kurallar tarafından kovalanıyor. Bizler, ekranlar, kaideler ve keyfilikler arasında sıkışmış biçimde, bunların hangisinin hakikatimizi güvence altına aldığından emin olamayacak vaziyette olabiliyoruz. Ne yüzde yüz dijital, ne de yüzde yüz organik olana güvenimiz kalmadığı gibi, ne resmî ne de gayriresmî olana da kendi kendimizi tamamen teslim etmiş durumdayız.

İşte, yapıtları ve temsiliyeti ile Cosentino da, hayal ve gerçek, avam ve çağdaş arasındaki bu aldırışsız, kimi zaman mecburi asılı kalmışlığımızı vurguladığı sanat anlayışıyla, adeta ‘yeni normal’in denetimsiz, üretken plastiğini sorguluyor. Bunu yaparken serbestliğin yaratıcı potansiyelini gözetiyor. Sanatçı, zeytin ve peynir tenekeleri gibi sıradan bir malzemeyi kullanmak suretiyle, hayatın sürekli dönüştürücü tecrübesini, bu kez sanatına mal etmiş oluyor.

.

İki ayrı kaynakta, Zilberman Galeri ve Bilsart’ın internet adreslerinde de eş zamanlı sergilenen bu iki etkinlik özellikle, evlerimize hapsolduğumuz, İstanbul ve aklımızdan kaçmaya çalıştığımız şu günlerde zamanın ruhuna son derece uygun gibi görünüyor. Cosentino’nun yapıtları, ister pandemi öncesi, isterse sonrasından bakalım, ağırlıkla Türkiye’deki uçucu, transit, trans-nasyonal bilgiye adanmış, ‘atıl’ bir görsel ve edebî üslûba dair iade-i itibarı bize sürekli ikram ediyor.

Bu yönüyle Cosentino geri dönüşümcü yapıtlarında hep, hani şu alışveriş yapmaya canımızın çektiği, şu bol sürprizli ‘Her şey 5 milyon’ türünden mağazalara yakın baş döndürücü bir materyal çeşitliliği, duygu aynılığı, aşinalık barınıyor. Cosentino, beton, demir, kumaş, ahşap, teneke, lamba, füzen, yağlı boya, seramik, artık eline ne geçerse cismen ve sembolik seviyede onu yeniden değerlendiriyor ve birtakım özgün metinlerin sözcülüğü için bunları araçsallaştırıp, kullanıyor.

Sanatçının bu anlam ve malzemede takasçı, değişime açık tavrı ayrıca aklıma kimi arka mahallelerde plastik kova, leğen gibi ürünlerle eşyaları değiştiren Romanları da, ya da eskimiş çaydanlıkları parlatan kalaycıları da getiriyor. ‘Bununla da yaşarım’ veya ‘bununla da yaşanır’ dercesine Cosentino’nun yaşam rahlesinden geçen nice figür, yapı veya aygıt, ‘basit’ olanın içinde gizlenen kendine yeterlik duygusunu, izleyiciye tekrar sevk ediyor. Melankoli, yaşanan değer erozyonuna karşı kayıtsızlık, imkânların sürekli el ve kök değiştirdiği farklı iktidar gerilimleri, sanatçının ‘seçkin’ olana direnen Art Brut sanat akımını da bize hatırlatan ‘tezgâh’ında evrilen özne ve nesneler üzerinden bize yansıyor.

Zaten JPEG takımadaları da hayal ve gerçek arasında kalmış olan farklı kesimlere yönelik bir anti coğrafya tecrübesi olarak dikkat çekiyor. Bu coğrafyada ‘Kalypso’ ve ‘Feza’ veya Ada gibi kavram-mekânlar da cisimlenerek, gerek sanatçının hayal gücü, gerekse izleyenin deneyiminde araştırılıyor, sınanıyor. İlgili coğrafyada Walter Benjamin’e selam vererek ‘Aura City’ de yaşayanlar bulunurken, JPEG bölümünde yaşayanlar ise, sanat-hayat deneyiminin kayıt ve temsillerle de pekalâ mümkün olabileceğini düşünüyor. Sanatçı, sergi zeminini de bir tür deniz gibi tecrübe ettiğini söylüyor.

İyilik ve kötülüğün, umut ve umutsuzluğun, strateji ve tesadüfün bunca kol kola gezdiği, artık hiç bir şeye şaşırmaz olduğumuz şu günlerde Cosentino’nun yapıtları üzerinden hayata bakmak, her birimizin bireysel hakikati adına iyi bir alternatif gibi görünüyor. Belki de böylece dünyada aslında evrensel hakikatin olmadığı hakikatinde, kaotik bir şekilde yeniden uzlaşabilmemiz mümkün görünüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI