YAZARLAR

Üniversite kapatma: Akademik tasfiyeciliğin bir biçimi

Üniversiteleri bir bütün olarak savunulması, dışarının müdahelelerine karşı korunması gereken özgürlük adaları olarak görmenin ötesine geçmeliyiz. Elbete üniversite özerkliğini savunmak, onu siyasi iktidarın müdahelelerinden uzak tutmak özgürlüğe giden yolda atılması gereken ilk adımdır. Ama bunun ancak üniversitelerdeki iktidar ilişkilerinin dönüştürülmesiyle bir arada mümkün olacağını da görmek gerekir.

İstanbul Şehir Üniversitesi, 30 Haziran 2020 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle kapatıldı. Alınan karar bizi Türkiye’de üniversite hayatının nasıl işlediğine, bilimsel faaliyetin devlet tarafından nasıl anlaşıldığına dair gözlem yapabilme imkanına kavuşturuyor. Türkiye’de üniversite tarihini şekillendiren ana etmen, siyasi iktidarların uyguladığı sürekli ve ısrarlı denetimdir. Üniversitelerin kurumsal işleyişini ve akademik faaliyetin sınırlarını, duruma göre değişen hükümet programları ve devlet politikaları belirlemiştir. Bu bağlamda karşılaştığımız esas sorun üniversite kapatmak değil, tehlikeli veya zararlı addedilen araştırma ve çalışma biçimlerini, yahut bu alanda çalışan bilim insanlarını dışlayan akademik tasfiyeciliktir. Söz konusu tasfiyeci mantığın sadece üniversite kapatmakla sınırlı olmayıp yerine göre üniversite bölmek, birleştirmek veya yeni üniversite açmak gibi biçimler içinde ortaya çıktığı da görülmüştür. Sık karşılaştığımız bir başka tasfiye biçimiyse benimsemiş oldukları dünya görüşünden ötürü iktidarın boy hedefi haline gelen akademisyenlerin üniversiteden atılmasıdır.

Bence üniversite kapatma üzerine anlamlı bir şekilde konuşabilmenin zeminini bu tasfiyeci mantığın eleştirisi oluşturmaktadır. Böyle bir bağlamda, çok değil birkaç ay önce, Şehir Üniversitesi’nin AKP’den kopan muhalif kanatla ilişkilerinden ötürü kapatılacağı ileri sürülmüştü. Buna karşın AKP sözcüsü Ömer Çelik iddiaları kesin bir dille yalanlamış ve söylenenleri Türkiye’nin “en çok üniversite açmış” hükümetine yönelik iftiralar diyerek reddetmişti. Ancak bu ateşli reddiyenin dumanı hala tütüyorken, üniversitenin ait olduğu vakfa mevcut mal varlığıyla “eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdüremeyeceği” gerekçe gösterilerek kayyım atandı. YÖK’ün önerisiyle faaliyet izni kaldırılan söz konusu kurumun öğrencilerinin eğitimine başka üniversitelerde devam etmesi düşünülürken, orada görevli akademik ve idari personelin kaderine terk edileceği şimdiden açıkça görülüyor. Davutoğlu kayyımıyla, mazeretleriyle ve zamanlamasıyla dört başı mamur bir yerli ve milli yapım olan kapatma kararını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “siyasi kin ve hırsının” dışavurumu olarak değerlendirdi. Yine Davutoğlu’na yakın köşelerde kalem oynatanlar “tarihimize ilk defa üniversite kapatma lekesi” düştüğünü veya “tarihe üniversite kapatan iktidar olarak kaydımızı” yaptırdığımızı ileri sürdüler.

Verilen tepkilerin de en az kapatma kararı kadar sorunlu olduğunu görebilmek için gözlemlerimizi daha geniş siyasal bütün içine yerleştirmemiz elverir. O zaman eleştirilerin akademik tasfiyecilik mantığını kavramaktan uzak, nispeten dar sayılabilecek bir bakış açısıyla üretildiğini rahatlıkla görebiliriz. Şimdi yolumuza “ilk defa” denirken hangi zaman dilimi anlatılıyor veya “biz” derken kim kastediliyor gibisinden sorulara yanıt arayarak devam edelim. Bilindiği üzere Türkiye tarihinde kapatılan ilk üniversite Darülfünun’dur. 1924 yılında tüzel kişilik kazandırılan kurum 1933 yılında kapatılmış, yerine yeni kadrolara ve farklı bir yapıya sahip olan İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Bu örnekten de görüleceği üzere üniversite açma ve kapatma aynı tasfiye mantığının iki farklı yüzünü temsil edebilmektedir. Şimdi, Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasıyla oluşan leke ülke tarihinde bir ilki temsil etmediğine göre, burada çok daha dar bir siyasi çevrenin tarihinden söz ediliyor olsa gerektir. Ancak “biz”le kastedilen AKP’lilerdir diye düşündüğümüzde dahi meselenin doğru bir şekilde ortaya konmuş olmadığını görüyoruz. Zira AKP ilk defa üniversite kapatma kararı almıyor, 2016 yılında yayımlanan kararnameler aracılığıyla iktidar zaten 18 adet üniversite kapatmıştı.

Yani burada ne “ilk” herkesin bildiği anlamıyla ilktir ne de “biz” herkesin anladığı bizdir. Her iki sözcük de tarihi kendisiyle başlatan, sadece kendisine yapıldığında haksızlığı hesaba katan dar görüşlü bir bakış açısının üniversite bağlamına yansımasından ibarettir. Eğer akademik tasfiyecilik mantığının nasıl işlediğini gözler önüne sermeyecek olsaydı bu sekter anlayış üzerinde durmaya dahi değmezdi. O halde, Türkiye’de iktidar blokunun geliştirdiği baskıcı uygulamalara nasıl hem toplum düzeyinde hem de doğrudan uygulamanın hedefi olan kesimler içinde geniş bir taraftar kitlesi yaratabildiği üzerine buradan hareketle düşünebiliriz. Mevcut iktidarın uyguladığı tüm baskı politikaları gibi, akademik tasfiyecilik de esasen tekrar edilebilirlik ilkesi üzerine oturtulmuştur. Tekrar, bir uygulamanın hem öncekilerle devam içerisinde aynı görülmesini hem yeni duruma uygun farklı bir şey olarak sunulmasını mümkün kılar. Yönetilenlerin geniş bir kesiminin her defasında farklı bir toplumsal grubu denetim altına almak için geliştirilmiş baskıcı politikalarla işbirliği yapması bu yolla güvence altına alınır. AKP’liler aynı otoriter uygulamaları besleyen siyasi anlayışı her defasında farklı bir yerli ve milli norma atıfta bulunarak tekrar tekrar üretmektedir. Halk çoğunluğunun iradesini ve kanaatlerini yönlendiren bu karmaşık mekanizmanın her defasında yeni bir gerekçeyle ve farklı bir yüzle ortaya çıkardığı çok biçimli tekrar sürecini “otoriter iterasyonlar” olarak adlandırıyorum. Kayyım atama uygulaması şirket, dernek, belediye derken bugün üniversiteye sirayet eden çok yüzlü otoriter iterasyonların en yetkin örneğini temsil etmektedir. Bir gün siyasi partileri de AYM kararıyla kapatmak yerine kayyıma devretme formülü geliştirilirse şaşırmamak gerekir.

Söz konusu tekrarlar açısından üniversite siyasetinin sorun teşkil eden yanına bakınca şimdilerde üniversitelerin bölünmesi, birleştirilmesi veya kapatılması şeklinde vücut bulan tasfiyeci politikaların genel çerçevesinin ilk olarak 2016 yılında Barış Akademisyenleri’ne dönük yaptırımlarda belirlendiğini görüyoruz. Başlangıçta imzacı akademisyenlerden medeni ölüler yaratmayı hedefleyen teknikler, otoriter iterasyonlar aracılığıyla geniş bir uygulama alanına kavuştu. Böylelikle binlerce akademisyenin üniversitelerden ihraç edilmesine ve onlarca üniversitenin kapatılmasına yol veren uygulamalar kalıcılık kazandı. Şimdi tekrar edilen tekniklere, ilk açığa çıktığı anda kimlerin nasıl tepki verdiğini anlamak ve sonra bu tepkinin hangi yönde ilerlediğini çözümlemek büyük önem taşıyor. Bu bağlamda ilk dikkatimizi çeken şey bugün farklı bir parti çatısı altında örgütlenen eski AKP’lilerin gönül rahatlığıyla “biz” dediği dönemlerde bu baskılar karşısında ciddi bir şekilde yalpaladığıdır. Ahmet Davutoğlu, 2016’da Başbakanken, imzacı hocaları sözümona savunmak için çoğu kişinin okumadığı bir metni imzaladığını iddia etmiş ve insanları imzalarını geri çekmeye davet etmişti. İşten atma, yasaklama, medeni ölü yaratma gibi önerilerin kol gezdiği bir ortamda nispeten ılımlı sayılabilecek bu tepki, son tahlilde imzacıları bir fail olmaktan çıkarma ve onlardan ne yaptığını bilmeyen bir şuursuzluk abidesi yaratma zemininde o dönemin baskıcı zihniyetiyle işbirliği içindedir. Şimdi Şehir Üniversitesi’nin kapatılmasında bir tekrarını gördüğümüz tasfiyeci uygulamaları bir “ilk” veya olumsuz anlamıyla “tarih yazmak” biçiminde değerlendiren abartılı söylemleri önceki işbirliğinin yarattığı suçluluk duygusunu örtmekle bir arada okumak gerekir.

Ek olarak dikkat çeken bir başka husus da baskıcı tekrarların genel bir özelliğinin üniversite sorununa yansımasıyla ilgilidir. Yapılan akademik tasfiyeler hangi biçim içinde açığa çıkarsa çıksın, üniversiteyi kendi içinde bölüp ezici çoğunluğu uygulamaların pasif destekçisi haline getirmediği müddetçe kalıcı bir sonuç doğuramaz. Bu bölme işleminin başarısında üniversitenin kendi içinde yapılanmış iktidar ilişkileri belirleyici bir rol oynarlar. Bugün Türkiye’de üniversite dünyası değişik şekillerde farklılaşmış ve bu farklılıklardan hareketle bazı iktidar ilişkileri oluşmuştur. Farklılaşma devlet üniversiteleri ile vakıf üniversiteleri, metropol üniversiteler ile taşra üniversiteleri, eğitim dili Türkçe olanlar ile yabancı dilde olanlar arasında belli hiyerarşiler yaratmıştır. Diğer yandan her üniversite kendi içinde akademik ünvanlar, farklı idari rütbeler veya personel rejimleri üzerinden bölünmüş ve buradan da başka bir hiyerarşi ortaya çıkmıştır. İktidar üniversitelere müdahale ederken bu türden bölünmelerin yarattığı çatışma potansiyelinden sonuna kadar faydalanmıştır.

Türkiye’de akademik özgürlükler üzerine konuşulurken üniversiteyi dışardan gelen saldırılara bir bütün halinde direnen bir yapı olarak düşünme eğilimindeyiz. Oysa üniversitelerin bazıları veya bir üniversitenin belli bir kesimi iktidar tarafından hedef alındığında açığa çıkan çatışma, üniversite dünyasını da kendi içinde çatışan taraflara ayrıştırır. Bu zeminde üniversitenin “dışarı” ile olan çatışması, üniversite içindeki kişisel, mesleki ve siyasi çatışma dinamikleriyle kol kola gider. İktidar üniversite içinde kendine destek olacak muhbir bir akademisyen, müşteki bir öğrenci veya siyasi bir müttefiği her zaman bulabilecektir. Bu yüzden üniversiteye dair saldırılar asla tümüyle dışardan dayatılmazlar, her zaman içerde bu politikaları uygulamaya istekli olan aktif bir grup ve bu grupla olan ilişkileri bozulmasın, huzuru kaçmasın diye pasif bir işbirliğine girmeye razı olan geniş bir üniversite kadrosu eliyle yürütülürler. O halde üniversiteleri bir bütün olarak savunulması, dışarının müdahelelerine karşı korunması gereken özgürlük adaları olarak görmenin ötesine geçmeliyiz. Elbete üniversite özerkliğini savunmak, onu siyasi iktidarın müdahelelerinden uzak tutmak özgürlüğe giden yolda atılması gereken ilk adımdır. Ama bunun ancak üniversitelerdeki iktidar ilişkilerinin dönüştürülmesiyle bir arada mümkün olacağını da görmek gerekir. Bugüne kadar özerkliğin bir üniversite asistanını hocasından, bir öğrenciyi öğretim üyesinin zorbalığından korumaya yettiğine kimse tanık olmamıştır. Geleceğin üniversitesi sadece kurumu amaç edinip onu özgürleştirmez, kurumu yeniden yaratarak insan özgürlüğü için araçsallaştırır. Akademik özgürlükleri kullanarak özgürlüğün akademisini yaratmanın derin anlamını da bu oluşturur.


Ahmet Murat Aytaç Kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.