Kerem Bumin
Kerem Bumin

Eurovision'a özlem duymuyoruz

Cuma, 3 Temmuz, 2020
Netflix'in yeni komedi filmi "Eurovision Şarkı Yarışması: Fire Saga'nın Hikayesi" geçtiğimiz günlerde yayımlandı. 1956 yılında düzenlenmeye başlayan dünyanın en uzun soluklu şarkı yarışması Eurovision’u konu edinen film, görselliğiyle göz boyasa da, bazen dikkatimizi çekse ve gülümsetse de bu modern ‘peri masalı’ filmi çok hatırda kalır bir yapım gibi gözükmüyor.

Bilindiği üzere, Uluslararası Eurovision etkinliği, 60 yılı aşkın bir süredir dünyanın değişik büyük şehirlerinde düzenlenen ve ülkelerin daha çok çıkışta olan veya ön plana koymaya hazırlandığı şarkıcıları veya müzik gruplarını dünya vitrinine yerleştirmeyi amaçladığı bir şarkı yarışması, bir müzik fuarı oldu.

Bizim de ilk defa 1975 yılında Semiha Yankı’nın ‘Seninle bir dakika’ parçasıyla katıldığımız bu yarışma gecesi, benim dahil olduğum jenerasyonun çocukluk yaşlarından başlayarak, birçok aileyi bütün gece televizyon başına kilitleyen ve her zaman belli bir milli heyecan (!) ve yarışma duygusuyla izlenen eğlenceli bir program olmuştur. 2012 yılından itibaren yarışmadaki kural değişiminden sonra katılmayı reddeden Türkiye, önceleri yarışmadan genelde ‘hezimet’ sayılabilecek sonuçlarla ayrılırken, 1990’lar sonrasında giderek çıtayı yükseltmiş ve ayrılana kadar birçok başarılı derece kazanmıştı ki, bunların içinde en önemlisi kuşkusuz 2003 yılında Sertap Erener’in kazandığı şampiyonluktu.

Dolayısıyla Türkiye dahil birçok ülkeyi yakından ilgilendirmiş, zaman zaman o ülkenin genç yeteneklerini tanıtmış böyle bir organizasyonun zevksiz ihtişamı, fazlasıyla suni dünyası, asla sınırları (istisnalar dışında) zorlamayan ‘yumuşak’ atmosferi etrafında şekillenen bir komedi filmini kurmak kuşkusuz kötü bir fikir gibi durmuyordu. Özellikle başrollerde, oyunculuk kapasiteleri yüksek Will Ferrell ve Rachel McAdams gibi iki isim varken… Yönetmen David Dobkin ve senaryoya katkı verip, projeyi bir anlamda sırtlayan oyuncu Will Ferrell eğlenceli, komik, uçarı bir başarı hikayesi anlatmaya soyunmuşlar ancak ortaya mizahını pek bize geçiremeyen, senaryosunun gidişatının bütün kıvrımlarını ezbere bildiğimiz, konu olarak aldığı olayın parodisi olmaya çalışırken kendisinin parodisi haline dönüşen biraz ‘hantal’ bir film çıkmış. Üstelik iki saati geçen süresinde tempo problemi yaşamadığını da söyleyemeyiz.

Lars ve Sigrit, mütevazi bir İzlanda kasabasında aileleriyle yaşayan, çocukluktan beri tanışan iki gençtir. Lars’ın çocukluktan beri başarılı bir müzisyen olma ve bu başarıyı taçlandıracak Eurovision’a katılma gibi bir hayali vardır ama Sigrit dışında ne babasından, ne de yakın çevresinden pek bir destek bulamaz. İzlanda’yı, o sene temsil etmesi kararlaştırılan müzisyeninin başına bir felaket gelince, Lars ve Sigrit ümitsizce Eurovision elemeleri için çağrılır. İkilinin yarışma öncesinde karşılaştığı kişiler, yaşadıkları olaylar ve sahne performansları o seneki yarışmaya damga vuracaktır.

MESAFELİ KALAN MİZAH

Aslında filmin ana merkezini oluşturan ‘peri masalı’ tutumu bizi çok rahatsız etmiyor veya itici gelmiyor. Lars karakterinin bir çocukluk hayali olması ve bu hayale ulaşmak için yaşadığı zorluklar, tabii ki çok ilginç bir çıkış noktası değil. Aynı şekilde ana karakterlerimiz Lars ve Sigrit’in Eurovision organizasyonun cafcaflı ve gösterişçi dünyasında biraz kaybolacağını, zamanla aralarındaki arkadaşlık bağının başka bir şeye dönüşeceğini veya sonunda hedefledikleri şeyi belli ölçüde başaracaklarını kestirmek de sanırız hiçbir seyirci için zor olmayacaktır.

Dolayısıyla filmin senaryosu, başı da sonu da önceden belli olan, genel anlamda pek bir sürpriz barındırmayan ve oldukça ‘düz’ bir şekilde akan ancak bütün bunlara rağmen ‘kabul edilebilir’ bir basitlikte ve hantallıkta gibi duruyor.

Lars ve Sigrit’in Eurovision’a kabul edilene kadar geçen süreyi filmin ilk bölümü olarak kabul edersek, burada geçen İzlanda kasabasının tasviri; burada yaşayanların davranışları ve bütün bunların ortasında elli yaşını geçmiş Will Ferrell’in 20’li yaşlarında bir genci oynaması biraz karikatürel ve çocuksu duruyor. Ancak İzlanda’nın bu soğuk ve ücra kasabasında geçen, biraz ağır ve en fazla arada bir gülümseten bu senaryo, hikaye merkezini yarışma ortamına kaydırdığında renk kazanıyor, hızını arttırıyor ve de en önemlisi o zamana kadar bize ‘abartılı’ gelen her öğe (hikaye, oyunculuklar, eylemler…) sanki yerli yerine oturuyor.

Zira Eurovision’a katılanların ‘arayışta’ şarkıcı adayları oldukları halde birer yıldız gibi iddialı davranışları, bazı şarkıların ve performansların ‘fiyasko’ ile sonuçlanması (Türkiye bu konuda deneyimlidir!) bu organizasyonun ihtişamlı ve görkemli havasının altında, kitch, biraz zevksiz ve olduğundan daha profesyonel ve derin görünmeye çalışan (ama olamayan) bir ‘ruhun’ yattığını gösteriyor. Dolayısıyla bu yarışmanın eğlenceli olduğu kadar sürekli hissettirdiği bu ‘kasıntı’ duygusu filmin mizahında karşılık bulmuş gibi görünüyor.

Ana karakterlerin çocukça tepkileri, dakikalar önceden tahmin edebileceğimiz tartışmaları ve sürekli sınırlarda gezinen ‘abartılı’ rol kesmeleri bu ‘suni’ ortamda eğreti durmuyor hatta bazen gülümsetiyor.

EUROVISION’A HOŞGELDİNİZ!

Filmin hikayesinin asıl ‘ayağa kalktığı’ bölümlerini kuşkusuz Lars ve Sigrit’in İzlanda’yı temsil etmeleri için seçilmeleri ve Eurovision’a gitme sekansları oluşturuyor. O ana kadarki bazı ‘sarkastik esprilerin’ (ki detayına girmeyeceğimiz bir ‘patlama’ olayı gerçekten hoş!), biraz ‘kinayeli’ konuşmaların, çoğu zaman mizahi açıdan bize biraz uzak kalsa, da filme belli bir tempo kazandırdığı kesin.

İki ana karakterimiz düşledikleri yere yani Eurovision’a geldiklerinde de bu dünyanın başarılı bir şekilde tasvir edildiğini görüyoruz. Mekanlardaki lüks ve ihtişam (çoğu zaman zevksizlik boyutunda) gözümüze çarpıyor, genç, Norveçli kemancı Alexander Rybak’ten, korkunç maskeleriyle yine yarışmayı sallayan Finlandiyalı Lordi grubuna kadar eski şampiyonlar ‘konuk oyuncu’ gibi görünüyor; hikâyeye ve bu ‘rengarenk’ dünyaya ekstra bir tat ve enerji katıyor. Aynı şekilde Lars ve Sigrit’in ayrı ayrı başka kişilere ilgi duymaları ve flörtleşmeleri de çok şaşırtıcı gelişmeler olmasa da hikayenin havasına uyuyor. İki ana kahraman dışında belki de filmin en önemli karakteri, Rus şarkıcı, çapkın ve hedonist Alexander’ın (Dan Stevens) biraz basmakalıp işaretler taşısa da fena çizilmediğini de eklemeliyiz.

Bu arada büyük ölçekteki birçok sahne sekansının da 2019’da Tel Aviv’deki gerçek Eurovision yarışmasından alındığını belirtelim. Özellikle seyircilerin coşkulu tepkileri, sahnedeki şarkıcıları alkışa boğmaları veya protesto etmeleri gibi birçok sekansı arşiv görüntüleriyle ‘oynayarak’ kullanan bu anlatım, arada biraz kamu spotu izlenimi yaratsa da genel olarak hedefini tutturuyor.

GENEL HAVADA PEK BİR YENİLİK YOK

Bütün bunların yanında, özellikle Eurovision ortamı dışına taşınca, filmin aksayan yanları daha fazla göze batmaya başlıyor. Konuşmalarda akan mizahın bize hiçbir zaman sirayet etmemesi rahatsız ediyor, hikayenin çok orijinal olarak ilerlemesini beklemesek de artık gelecek sekansları dakikalar öncesinden tahmin edebilmemiz sıkıntı yaratmaya ve başta Ferrell ve McAdams’ın abartılı oyunculukları bir süre sonra yorucu olmaya başlıyor. Özellikle filmin ikinci yarısında gidişat iyice şekillendikten sonra hikayenin bir kısmının oldukça sarktığını ve bu bölümün gerçekten sıktığını da söylemiz gerekiyor.

Sonuç olarak, görselliğiyle göz boyasa da, bazen dikkatimizi çekse ve gülümsetse de bu modern ‘peri masalı’ filmi çok hatırda kalır bir yapım gibi gözükmüyor. Belki bir süredir uzak olduğumuz Eurovision yarışmalarının nostaljik havasını hatırlamak için izlenebilir. Sadece o kadar…

Yönetmen: David Dobkin
Oyuncular: Will Ferrell, Rachel McAdams, Demi Lovato, Dan Stevens, Molly Sanden, Pierce Brosnan, Melissanthi Mahut, Mikael Persbrandt…
Ülke: ABD


Kerem Bumin kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Yaklaşık iki senedir Gazeteduvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

YAZARIN DİĞER YAZILARI