‘Eşekarıları’

Pazar, 28 Haziran, 2020
Türkiye’de 2.500 yıl öncesinin hukuk facialarını çağrıştıracak denli ‘makaraları koyuvermiş’ bugünkü görüntü, tarihsel bir ‘an’ın resmidir. Bu resim, Türkiye’de sorunun, kimin ne kadar oy alacağının ötesinde, toplumun yeni inşa edilen rejimi benimsemediği gerçeğinin ve rejim sahiplerinin bu gerçeği tersine çevirme yönünde bir ‘çözüm’ seçeneği kalmadığının resmidir. En büyük şansı ise merkez muhalefetinin “Erdoğan'ın gitmesi için özel çaba harcamaya gerek yok” yanılgısıyla bu olağanüstü baskıları ‘geçici’ ve son noktada ‘etkisiz’ görmede ısrar etmesi olacaktır.

 “Konuş konuşabildiğin kadar!
Er geç çıkacak meydana, yüce tahtının
Bir oturak bile olmadığı.”

Yukarıdaki alıntı Aristophanes’in bir oyunundan. Oyunun ironi ve zeka dolu adını da bu yazının başlığı için ödünç alıyorum: Eşekarıları…*

Tahminen ilk olarak İÖ 422 yılında sahnelenen Eşekarıları (Yargıçlar) komedyası, yozlaşmış Atina rejiminin yargı sistemini alaya almaktadır. Dönemin Atina’sında din ve devlet hukuku dışındaki davalarda, meslekten yargıç olmayan yurttaşlar görev yapmaktadır. İlk olarak, dönemin Halk Meclisi’ni ele geçiren Perikles, yurttaş yargıçlara 1 obolos tutarında ödeme yapılmasını sağlar. Perikles’ten sonra iktidarı ele geçiren savaş yanlısı Kleon bu ücreti 3 katına çıkarınca yargıçlık bir ‘geçim kapısı’na dönüşür. Atina’da hukuk düzeninin yozlaşmasının bu paralı yargıçlık ile başladığı kabul edilmektedir. Ödenek 3 katına da çıkınca, aylak Atinalılar bunu bir kolay para kazanma yoluna çevirir ve her sabah yüzlerce kişi mahkeme kapılarına birikerek yargıçlık yapmak için sıra bekler. Aynı nedenle dava sayılarında patlama yaşanır. Savaş yanlısı bir rejim kurmakta olan Kleon, Atinalıların mesnetsiz suçlamalarla ve kolaylıkla cezalandırıldığı bu yeni ‘hukuk düzeni’nden çok memnundur. Bu mekanizmaya kısa süre içinde bir gammazlar sürüsü katılır. Siyasi, ticari ve kimi zaman da kişisel hesaplarla gammazlanan yurttaşlar, para için ‘yargıçlık’ yapan işgüzarların insafına kalmaktadır. Atina devletinin yöneticisi demagog Kleon ve savaş yanlısı yönetici sınıf ise bu hukuki kaostan siyasi muarızlarını alt etmek için yararlanmaktadır.

Aristophanes, Eşekarıları oyununda, bu düzeni taşlarken, yargıçları güçlü bir imgeyle “Eşekarıları” olarak işaretler. Bal yapmayan ve onları sokarak insanlara sadece acı veren, faydasız eşek arılarına benzetmektedir yargı sisteminin sürdürücülerini. Oyunda yargıç Philokleon (Kleon yanlısı) ile babasını bu onursuz işten vazgeçirmeye çalışan oğlu Bdelykleon (Kleon karşıtı) arasındaki gerilime ve bu gerilimde taraf olan dönemin yargı bürokrasisini temsil eden Koro’nun keyfi yorumlarına tanık oluruz. Bir yerde, bir çocuğun ağzından Korobaşı’na şöyle söyletir Aristophanes:

“Ya bugün mahkeme kurulmazsa,
Nereden çıkacak yemek paramız?
Yargı margı olmazsa
Neyle doyacak karnımız?”

Aynı Korobaşı, babasını onurlu bir yaşama döndürmek için eve hapseden oğula da şöyle diyecektir:

“Sen dur hele! Bu çektiklerin maydanoz
Çekeceğin ısırganlar yanında!
Hele savcı bir yüklensin sana,
Vatan haini desin de, gör gününü!”

Tanıdık geliyor değil mi? Devam edelim… Para için yargıçlık yapan babayla onu vazgeçirmeye çalışan oğlu arasında geçen bir diyalog işgüzar yargıcın aklını karıştırır:

– Demek devlet gelirinin onda biri bile değil
Bütün yargıçların aldığı para?
– Değil ya, ne sandın?
– Nereye gidiyor öyleyse bunca para?

Yönetici sınıfın ve savaş baronlarının lehine hukuku katleden ‘yargıç’, kendisine verilen paranın (imtiyazın) bir kırıntıdan ibaret olduğunu görünce duraksamıştır ama ‘yargı dağıtma’ alışkanlığını da dizginleyememektedir. Bunun üzerine oğlu, bir ‘düzmece dava’ ile ders vermek ister. Haşmetli yargıç, evin köpeğini “Sicilya peyniri çalmak” suçlamasıyla yargılayacaktır! Bu bölüm, düzmece davaların nasıl yürüdüğünü gösterecek şekilde yükselir. Masumları sokmaya alışmış Eşekarısı, suçlanan köpeği görür görmez ceza verme hırsına kapılır: “Vay alçak vay! Nasıl da belli suratından / Hırsızın biri olduğu!”

* * *

Oyunun sonunu meraklı okurun gayretine bırakıp biz ülkemize dönelim.

Evrensel gazetesi yazarı Ender İmrek, geçtiğimiz cuma günü “Parıl parıl parlıyordu Hermes çanta” başlıklı yazısı nedeniyle hâkim karşısındaydı. Söz konusu çanta Emine Erdoğan’a aitti ve yazıda 50 bin dolarlık fahiş fiyatı nedeniyle eleştirilmişti. Bakırköy Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen dava, savcının iddianamesindeki şu tuhaf yoruma dayanıyordu: “[Emine Erdoğan’a] güzel vasıf atfetmeyerek hakaret.” Cumhurbaşkanı’nın eşine güzel vasıf atfetmemeyi ‘hakaret’ kabul eden, ucu açık bir keyfilik.

Bu iddianameyi ‘istisna’ kabul etmemek için başka pek çok dava örneği var. Örneğin, Adana’da ‘Vefa Grubu’na saldırdığı iddiasıyla 17 gün tutuklu kalan CHP Yüreğir Gençlik Kolları Başkanı Eren Yıldırım’ın iddianamedeki ‘suç savı’ şöyleydi: “Tartışma sırasında erkek bir şahsın koruma polisini iki eliyle ittiği; [yüzü görünmese de] bu kişinin Eren Yıldırım olduğunun DEĞERLENDİRİLDİĞİ..” Eren Yıldırım’ın üzerine atılı, koruma polisini iki eliyle itmek ‘suç’una ilişkin bir kanıt yoktu; ama savcı öyle ‘değerlendiriyordu’!

Bir başkası İzmir’de mayıs sonunda bazı cami hoparlörlerinden Çav Bella çalınmasıyla ilgili sosyal medya paylaşımları nedeniyle tutuklanan Banu Özdemir’in iddianamesi… Savcı, 1 yıl 3 ay hapsini istediği Özdemir için, “bu videoyu kınaması mümkünken kınamadığı [için] şüpheli atılı suça yönelik kastını ortaya koymaktadır” diyordu. Savcı bu kez de ‘bunu neden yaptın’ diyerek değil, ‘şunu neden yapmadın’ diyerek suçluyordu. Roland Barthes’ın, Türkiye’de son yıllarda pek revaçta olan aforizmasını hatırlatan bir başka iddianame oldu bu: “Faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir.”

Tüm bunlara, Başak Demirtaş’a sosyal medyada cinsiyetçi saldırıda bulunan ve tepkiler üzerine tutuklanan Vedat M.’nin 1 gün sonra serbest bırakıldığının ortaya çıkmasını; Adana’da çocuk istismarıyla suçlanan M.A.K’nın halen bir çocuk hastanesinde çalışmaya devam etmesine göz yumulmasını; İstanbul’da avukat Sertuğ Sürenoğlu’nu feci şekilde darp eden Cumhurbaşkanı korumalarının dosyasının kapatıldığının ortaya çıkmasını; Van Gevaş’ta mantar toplamaktan dönerken “karakola saldırdıkları” iddiasıyla gözaltına alınıp feci şekilde işkence edilen ve işkence görüntüleri servis edilen, ardından suçsuz oldukları anlaşılan 4 köylüyle ilgili davada mahkemenin tek sanık olan polise 3 bin lira para ‘cezası’ vermesini; ve elbette, Burhan Kuzu’nun, uyuşturucu baronu Zindaşti’nin hapisten çıkarılarak kaçmasının sağlanması sürecinde mahkeme üzerinde baskı kurmak suçlamalarıyla ilgili olarak, yargı mensuplarını arayan ne ilk ne son siyasetçi olduğu yönündeki itiraflarını eklemek gerekli.

Bunlar son bir ay içerisinde yaşanan ‘vaka’lardan sadece birkaçı… Toplamı belki de bir ‘Eşekarısı kovanı’ oluşturuyor. Aynı esnada, mesleğin tarihsel bir saldırı altında olmasına itiraz için Ankara’ya yürüyen baro başkanları ve avukatlar, polisin çıplak şiddetiyle karşılaşıyor. ‘Devlet’in açık ve somut zoru, ‘hukuk’un açık ve somut temsilcilerinin üzerine salınıyor. Bunun nedeni, mevcut durumun giderek ancak bu Eşekarısı garabetleriyle, bu çıplak zor ile sürdürülebilir hale gelmesidir. Yaklaşık 2 bin 500 yıl öncesinin hukuk facialarını çağrıştıracak denli ‘makaraları koyuvermiş’ bugünkü görüntü, tarihsel bir ‘an’ın resmini vermektedir. Bu resim, Türkiye’de sorunun, kimin ne kadar oy alacağının ötesinde, toplumun yeni inşa edilen rejimi benimsemediği gerçeğinin ve rejim sahiplerinin bu gerçeği tersine çevirme yönünde bir ‘çözüm’ seçeneği kalmadığının resmidir. En büyük şansı ise merkez muhalefetinin “Erdoğan’ın gitmesi için özel çaba harcamaya gerek yok” yanılgısıyla bu olağanüstü baskıları ‘geçici’ ve son noktada ‘etkisiz’ görmede ısrar etmesi olacaktır. Bal yapmayan Eşekarıları, onlarla mücadele edilmezse, ‘sokarak öldürebilir’ zira.

* Bu yazıdaki alıntılar, Aristophanes’in beş oyununu içeren, Eşekarıları, Kadınlar Savaşı ve Diğer Oyunlar başlıklı kitaptan (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 9. Basım, 2019) alınmıştır. Kitapta, Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirdiği Eşekarıları (Yargıçlar) oyun metninin yanı sıra Azra Erhat’ın kısa sunumundaki bilgilerden de yararlandım.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI