Ayasofya'nın altında ne var? (2)

Pazar, 28 Haziran, 2020
Berberhanelerde, kahvehanelerde herkes şeyhimden, on iki müridinden söz ediyorlardı. Hepsi tanrının bir sureti olmalıydı. Öyle baktım. Zındıkların kellelerinin uçuşlarından söz ediyorlardı. Gözleri cellât kılıçları gibi parlıyordu. Atların üstüne yüklenen bedenlerin başlarını aradıklarını anlatıyorlardı.

At Meydanı yine tıklım tıklımdı. İyice görebilsin diye omuzlara çıkarılmış çocuklar, bir daha getirilmeyecekleri tehdidi altında istemekten korkarak, börekçilerin başlarının üstündeki aynı seviyedeki böreklerle bakışıyorlardı. Kan kırmızı kızılcık şerbetleri iştah açıyordu. Beni mahkemeden tanıyan, yeniçeri çavuşuna işaret ettim. Avucuna iki akçe bahşiş sıkıştırıp, onun havada ıslık çalarak salladığı, ince sopasının açtığı yoldan, çeşmeye doğru yürümeye başladık. Kalabalık, şeyhimin deyişiyle, küstah Musa’nın Kızıldeniz’i gibi ortadan yarılıyordu. Çavuşun ikazlarını duymayanların ya da aldırmayanların enselerinde, omuz başlarında ince sopa çarpar çarpmaz, önce bir an kısa bir beyazlık oluyor, peşinden kan koşturuyordu. Sopanın tekrar vurabilmek için geri savruluşlarında üstüme sıçrattığı küçük kan damlacıklarıyla beraber çeşmeye vardık. Çavuş muhakemenin öbür şahitlerinden Derviş Muhammed Abdulgani ile Muhyiddin’in yanına beni bırakıverdi. Ben de onun avuçlarına iki akçe daha bıraktım. Tam o sırada büyük bir uğultu koptu. Şeyhim ve on iki müridi, kol ve ayaklarındaki zincirleri, cellâtlarıyla beraber çeşmeye doğru yaklaşıyorlardı. Börekçi ve şerbetçi bağırışları, çocuk ağlamaları duyulmaz oldu. Allah sesleri, dualar, beddualar birbirine karıştı. Cellâtlar da, herkese övünçle anlatacakları böyle bir gün için muhakkak ki Allah’a binlerce şükür ediyorlardı. Kılıçları parlıyordu.

Şeyhimin yüzüne baktım. Bir oğlan çocuğu kadar güzeldi. Sanki o da bana bakıyormuş gibi geldiğinden Muhyiddin’in ardına doğru gizlendim. Muhyiddin de koca gövdesiyle gizleniyormuş gibi geldi. Tekrar cellâtlara bakıp kendimi temizledim. Parlayan kılıçlarında müritlerin, can yoldaşların yüzlerini gördüm. Şeyhimin yüzünü gösterecek kılıca bakmaktan korktum. –Yemek, içmek, yatmak, uyumak hepsi ibadettir.– Uğultu daha da yükseldi. Kılıçlar havaya kalktığında güneşte son bir kez parladılar. Sustular. Havadaki seslerini duydum. Bir de şerbetçilerin kemerlerindeki bardakların birbirine çarpışmalarını. Kılıçlar bedenlerden başları ayırdıklarında çığlıklar geldi. Kurbanların değildi. Herkesindi. Kurbanlarındı. Allah sesleri yükseldi. Muzaffer, mağlup, neşeli ya da içleri parçalayan Allah sesleri. Başlar yerlere düştüğünde, şerbetçiler tekrar kızılcık şerbetleri satmaya başladılar. Damağım kurumuştu. Şurup içtim. İbadet ettim. Kurumuş damaklarım kızılcık rengini aldı. Cellâtların kılıçları zındık kanından kızıl parlıyordu. Damaklarım gene kurudu. Başımı öne eğdim. Başların bedenleriyle birlikte ama ayrı ayrı ahir kapıdan denize atılmak için atlara yüklenmelerini seyredemedim. Şeyhimin yüzünü görmekten korktum. Müritlerin yüzünü cellât kılıçlarından hatırlamak istedim. Bir kızılcık şerbeti daha içtim. İbadet ettim. O kadar güzeldi ki şerbetçiye, “Ölmüşlerin canına değsin,” dedim. Bir akçe bahşiş verdim.

Kırkçeşme’ye indim. Şeyhimi ilk gördüğüm handaki odama gittim. Dokuma tezgâhının başına oturup mekiği sağdan sola her atışımda, “Allah,” dedim. İbadet ettim. –Kutb, başı arş’da ayağı ferş’te on sekiz bin âlemle doludur. Asıl tanrı bu kimsedir.– Ayağa kalkıp baktığımda iki arşın bez dokuduğumun farkına vardım. Üstüne, ellerimden kızılcık şerbeti bulaşmıştı ya da sözlerimden kan. Tezgâhı kenara çekip arkadaki dolaptan aynı kırmızı şarabı çıkardım. Kepenkleri açtım. Odaya güneş doldu. Masanın üstündeki şarabın kızıllığı bezin beyazına sıçradı. –Şarap aşk kamışıdır, cezbe-i ilahidir. Helal doldurdum, helal içtim.– Damağımdaki kızılcık şerbetinin kızılını şaraba boyadım. Dışarıdan sesler geldi. At Meydanı’ndan geliyorlardı. Kepengi açık gördüklerinden içeri girdiler. Etrafımı dokumacı esnafı sardı. Muhakemede şeyhimin aleyhine şehadet ettiğimi bilmediklerinden, beni suçsuz sanıyorlardı. Onlar hiç ses çıkarmamışlardı. Kendilerini suçsuz sanıyorlardı. Üzgün olduklarından daha üzgün durdular. Onlara şarap sundum. İçtik. İbadet ettik.

Kepenkleri, onları öylece orada bıraktım. Peştamalcı Hanı’nın etrafını saran muhbirlerin arasından geçtim. Berberhanelerde, kahvehanelerde herkes şeyhimden, on iki müridinden söz ediyorlardı. Hepsi tanrının bir sureti olmalıydı. Öyle baktım. Zındıkların kellelerinin uçuşlarından söz ediyorlardı. Gözleri cellât kılıçları gibi parlıyordu. Atların üstüne yüklenen bedenlerin başlarını aradıklarını anlatıyorlardı. Gözlerine bulut inenler, şeyhimin şiirlerini fısıldıyorlardı. “Ayni hak oldu vücudum kaçma ey hak sureti / Hak ile hak ola gör gel vehmi ko şeytandır” diyorlardı. Beyazıt Camisi’nin önünden geçtim. Bir kahvehaneye oturdum. Koşa koşa biri geldi. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Şeyhimin müritleriyle yüze yüze hisarın önüne geldiğini anlattı. Hisarda Kandilli bahçesinde oturan hünkârımız Kanuni’nin önüne geldiklerinde hep birlikte ayağa kalkıp, “Hünkârım bizi haksız yere katlettiler. Arzuhale geldik,” diyerek ayaklandıklarını, tam bir saat sema ettiklerini, bunu gören hünkârımızın hüngür hüngür ağladığını, onların da Derviş Dede Tekkesi’nin önüne doğru sürüklendiklerini anlattı. Hep birlikte katledenlere, buna sebebiyet verenlere, şehadet edenlere beddua ettiler. Ben hepsinden çok bağırdım. Beddua sırasında ağlamayı kesen gelen kişi, bir başka kahveye yine ağlamaya ve anlatmaya gitti.

Yerimden kalktım. Tepsisinde sabah At Meydanı’ndan kalmış, birkaç börek taşıyan adamın bütün böreklerini satın aldım. Yedim. İbadet ettim. Kayıkla karşıya geçtim. Bir araba çevirdim. Aklımda şarap ve aşkın lezzetleri vardı. Hisar’a doğru gitmesini istedim. Gözlerim denizde sürüklenen şeyhi ve müritleri arıyordu. Güneş batıyordu. Tüm Boğaz kızılcık şerbeti, şarap ve kandı. Hisar’ın önünde indim. Dalgalar kıyıya vuruyordu. Yedinci büyük dalgada kıyıya bir baş vurdu. Eğildim saçlarından tuttum. Yüzüne bakmadım. Korktum. Şeyhimin yüzü olmasından korktum. Müritlerin yüzlerini en son cellâtların kılıçlarında görmek istediğimden bakmadım. Alıp kaftanıma sardım. Tekrar arabaya bindim. –Görünen tanrıya tapmak gerekir. -Kollarımdaki kızılcık şerbeti izlerine kan bulandı. Peştamal Hanı’na gittim. Kaftanı, şeyhimi ya da müritlerden birini içeri taşıdım. Açık duran kepenklerin önündeki büyük saksıyı kaftanın, şeyhin ya da müritlerden birinin yanına taşıdım. Parmaklarımla kazdım. Üstündeki limonu kökünden söküp kenara koydum. Başı saksının içine yerleştirdim. Yüzüne bakmadım. Toprakları avuçlarımla doldurdum. Kızılcık şerbeti izleri, şarap ya da kan toprağın altında kaldı. Limonu aldım. Şeyhimin ya da müritlerden birinin başının üzerine yerleştirdim. Toprakları yine avuçlarımla doldurdum. Sonra üstüne elimdeki kızılcık şerbeti, şarap ya da kan izleriyle ortasında güneş olan iki boynuz çizdim. Dokuma tezgâhına geçtim. Sağdan sola mekiği çekerken, “Allah,” dedim. İbadet ettim. –Ruh bir bedenden çıkar, bir bedene göçer.–

YAZARIN DİĞER YAZILARI