İslam Özkan
İslam Özkan

Prof. Dr. Murat Somer: Partiler üstü bir demokrasi bloku şart

Cumartesi, 27 Haziran, 2020
Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Somer, Türkiye’de giderek otoriterleşen ve anayasa dışı siyasete başvuran iktidar karşısında partiler üstü bir demokrasi blokunun olmazsa olmaz olduğunu düşünüyor. Muhalefetin sokak siyasetiyle sokakta görünür olma arasındaki farkı anlaması gerektiğine işaret eden Somer, halk neredeyse siyasetin orada olması gerektiğini vurguluyor.

 

Türkiye’de muhalefetin 20 yıl boyunca hem de birkaç defa ideoloji değiştirmiş, kendini tüketmiş bir sağ parti karşısında seçimlerde bazı önemli istisnalar dışında ciddi bir varlık ortaya koyamaması bile tek başına muhalefetin etkin strateji ortaya koyamadığının bir göstergesi. Bunun, aynı zamanda giderek otoriterleşen ülkede meseleyi sağ ya da sol partilerin sorunu olarak değil, genel olarak muhalefetin krizi olarak ele alınmasını gerektirdiği açık. Türkiye’de son zamanlarda kutuplaşma ve muhalefet üzerine ortaya koyduğu tezlerle dikkati çeken Prof. Dr. Murat Somer’le muhalefetin krizini ve geleceğini konuştuk.

 

Prof. Dr. Murat Somer

TÜRKİYE AKP’NİN İLK DÖNEMİNDE SİNSİCE OTORİTERLEŞTİ, MUHALEFET DE ALTERNATİF DEMOKRATİKLEŞME ÖNEREMEDİ

Muhalefet sizce neden 20 yıl boyunca başarısız oldu? Muhalefetin krizi neydi?

İktidarın gücünü daha konsolide etmediği erken dönemleri ve sonrakileri ayrı değerlendirmeli. Erken dönemlerde iktidar istediği dönüşümlere “rıza üretirken”, henüz mevcut yarı-demokratik rejimin anayasal sınırlarının dışına çıkmamıştı. Sinsi otoriterleşme daha o dönemden başlamıştı. Demokratik teamüllerin ve hakikat kavramının usul usul altının oyulması, kadrolaşma, inceden inceye “bizden ve onlardan olanlar” ayrımı, perde arkasında kurulan kirli ittifaklar gibi. Ama muhalefet için medyada, sokakta, seçimlerde bugün hayal bile edilemeyen serbestlik -özgürlük yerine özellikle bu sözcüğü kullanıyorum- vardı. Dolayısıyla iktidar birçok değişikliği, muhalefetin az çok eşit koşullarda yarıştığı seçimleri veya referandumları kazanarak, yani halktan meşru demokratik yetki alarak yaptı. Kullandığı temel enstrüman görünürde demokratik ama aslında seçilmiş iktidarın otokratlaşmasına kapı aralayan torba-reformlardı. Sinsi-otoriter, örneğin yargının partizanlaşmasına yani bir parti veya kişi lehine (geçmişten farklı olarak sadece bir “devlet” ideolojisi lehine değil) taraf olmasına yol veren reformlar, kendi başına demokratik sayılabilecek, örneğin askeri vesayeti dizginleyen reformların içine yerleştirildi. İşte bu dönemde muhalefetin temel eksiği programatikti. Sahte-demokratik reformlar yerine gerçekten demokratik alternatifler üretemedi, kendi program ve söylemlerini yenileyemedi.

CHP, BAŞ ÖRTÜLÜ ÖRTÜSÜZ TÜM KADINLARA ÖZGÜRLÜK VAAT EDEBİLİRDİ

Bazense önerilerini topluma anlatamadı. İktidarın işine yarayan laik-dindar ekseninin dışına çıkamadı. Örneğin başörtüsü konusunu AKP’den önce CHP ele alabilir, örtülü örtüsüz tüm kadınların haklarını ve eşitliklerini güvence altına alacak çözümler önerebilirdi. Askeri vesayet yanında sivil vesayeti de engelleyecek, sadece devletçi yargıyı değil “partici” ve “kişici” yargıları da engelleyecek, bağımsız ve tarafsız yargı reformları sunabilirdi. “Geliştirmeye” değil “engellemeye” odaklanınca hem toplumdaki değişim arzusunun temsilcisi olamadı hem de yarı-demokratik rejimin savunucusu konumuna düştü. İktidarın gücünü konsolide ettiği yeni dönemde de bu zayıflıklar kısmen de olsa sürüyor. Ekonomi, sosyal adalet, dış politika, sağlık, eğitim, çevre ve özgürlüklerde tutarlı bir “yeniyi” temsil eden politikaları ve söylemleri yeterince oluşturmuş değil. Ama daha önemlisi muhalefet yeni döneme uygun siyasetler üretmekte zorlanıyor. Bu dönemde iktidar muhalefetin siyaset alanını çok daralttı. Anayasal sınırları reddettiği, kanunları sadece muhalefete karşı ve adaletsizce kullanıp silahlaştırdığı “anayasa-dışı” bir dönemdeyiz.

YEREL SEÇİM BAŞARISI DEMOKRASİYİ YENİDEN İNŞA İÇİN YETERLİ DEĞİL

Elindeki otoriter imkânları kullanarak, hem toplumun rızasını hem de muhalefeti, sistematik olarak manipüle edebiliyor. Dolayısıyla muhalefetin haklı olarak eleştirilen birçok eksiği de aslında otoriterleşmenin bir türevi. Eski rejimin kısıtlı demokratik haklarının kullanılamadığı ama yerine yeni bir rejimin de kurulamadığı, toplum nezdinde normalleşemediği bir araf dönemindeyiz. Böyle “rejim-dışı” bir ortamda sadece demokratik rejimlerin normali siyaset araçlarıyla -örneğin seçim ittifakları- başarılı olmak, demokrasiyi ayağa kaldırmak mümkün değil. Burada muhalefetin temel eksiği, bu dönemin koşullarına uygun yeni demokratik siyaset biçim ve stratejileri geliştirememek. Normal-dışı bir duruma normal siyaset araçlarıyla çare aramak.

Aslında muazzam bir demokratik direnç var ve muhalefet geçmiş hatalarından çok şey öğrendi. Son yerel seçim başarıları bu emek ve yaratıcı seçim stratejilerinin ürünü. Ama yerel seçimlerde başarı getiren bu yöntemler seçimler arası dönemde otoriterliği engellemek ve demokrasiyi yeniden inşa için yeterli değil. Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yeterli olmayabilir.

PARTİLER ÜSTÜ BİR DEMOKRASİ BLOKU ŞART

Muhalefetin şu anki durumunu nasıl görüyorsunuz? Krizi aşmış görünüyor mu?

Gelişmeler var ama henüz yeterli değil. Tek tek partilerin bahsettiğim programatik-söylemsel eksiklikleri sürüyor. Ama en önemlisi bu normal-dışı dönemde demokrasiyi ve hukuku ayağa kaldırmak ancak demokratik ilkeler temelinde bir “demokrasi bloku” kurarak olabilir. Hak ve hukuk ihlallerine karşı ortak duruş sergileyerek, seçimlere ayrı ittifaklarla girebiliriz programlarımız ayrı ama şu ilkeler temelinde demokraside anlaşıyoruz diyerek, demokrasi ve hukuk devleti için beraber çalışabileceklerini göstererek, insanların demokrasi ümidini canlı tutarak. Bunda gecikiliyor. Zaman geçtikçe, seçimler yaklaştıkça yapılanlar çıkar için seçim ittifakı olarak algılanacak ve inandırıcı olmayacaktır. Bu siyasetlerin de yeni iletişim yöntemleri ve stratejileriyle halka iletilmesi gerekir. Burada sivil toplumla bütünleşmek de önemli.

Birkaç örnek vereyim. Çoklu sendikalar çalışanların haklarını nasıl zayıflattıysa aynı şekilde vatandaşın mahkemelerde “savunma hakkını” zayıflatacak olan çoklu baro önerisi -bekçi yasası, kayyumlar, uygulanmayan AYM kararları ve diğer yasalar, bir imzayla sorgusuz sualsiz Varlık Fonu’na aktarılan milli servet şirketler vs. vs. gibi- tüm toplumu ilgilendiren yaşamsal bir sorun. Ama büyük bir demokratik direnç gösteren avukatlar eylemlerine muhalefet partilerini istemediler. Çünkü haklı olarak bir partiyle tanımlanmak istemediler. Fakat bu şekilde de özgül ağırlıkları azaldı, sanki talepleri belli bir meslek grubunun sorunuymuş gibi. Oysa partiler-üstü bir “demokrasi bloku” olsaydı partizanlık kaygısı olmadan muhalefet (belki iktidar içinden bazı sesler de) avukatlara aktif destek verebilirdi. O zaman avukatların yasal eylemlerinin engellenmesi, büyük medyanın görmezden gelmesi, hakikati bulandırması çok zorlaşırdı.

SOKAKTA SİYASETLE SOKAKTA GÖRÜNÜR OLMAK AYNI ŞEY DEĞİL

Kısacası toplumun demokratik potansiyelinin ve enerjisinin bölündüğünü ve israf olduğunu düşünüyorum. Ateş düştüğü yeri yakmamalı. Eğer muktedirlerin takdirinde serbestlik değil bir hak olarak özgürlük istiyorsak, bu ancak herkes için kendimizle aynı hak ve sorumlulukları isteyerek olabilir.

Öte yandan maclis toplumun en çok temsiliyete, uzlaşmaya, çözüme ihtiyaç duyduğu bir dönemde sürekli tatile sokuluyor, işlevsizleştirilmiş durumda. Muhalefetin yasa önerileri rutin olarak ciddiye bile alınmıyor, soruları yanıtlanmıyor. Muhalefet böl ve yönet seçiciliğiyle düşmanlaştırılıyor. Onlar da haklı olarak bundan şikayetçi. Ama sonuçta bu meclis 1920’de bir iktidara değil halka dayanarak kurulmuş. Başta yasa dışı ilan edilmesine rağmen. Yani meclis resmen tatilde bile olsa orada muhalefet partileri tek tek veya ortak, ses getiren açıklamalar, toplantılar yapabilir. Biz meclisin çalışmasını istiyoruz, şu konularda şu çözümleri öneriyoruz diyebilir.

Ayrıca muhalefet sokak siyasetini bir tuzak olarak görebilir. Ama “sokakta siyaset” yani sokakta görünür ve aktif olmakla “sokak siyaseti” aynı şey değil. Eğer meclis çalıştırılmıyorsa muhalefet enerjisini gündelik hayatta görünür olmaya yöneltebilir. Muhalefet iktidarı değil halkı muhatap almalı, onunla konuşmalı.

YENİ MUHALEFETİN SORUNU, REJİMİN OTORİTERLEŞMESİNİ GÖZ ARDI ETMESİ

.

Bir “demokrasi ittifakı” kurulmasında ne tür sorunlar yaşanıyor?

Siyasetin doğasından kaynaklanan liderlik ve örgüt kaygıları var. Öte yandan “yeni muhalefet” DEVA ve Gelecek partileri henüz bir demokrasi bloku gereğinin ve seçim ittifakından farkının yeterince ayırdında gözükmüyor. Onlar sorunu bir otoriter rejim inşası olarak değil, AKP içinde dengeler değişince ve tek adamlaşmayla, özünde iyi politikaların bir noktadan sonra kötüye gitmesi olarak görüyorlar. CHP, İYİ, SP, ve HDP tabii farklı görüyor.

Diğer partilerse demokrasi bloku ihtiyacının farkında ama uzlaşmanın niteliğinde ayrışıyor. Tam demokratik bir rejimin kuralları dışında içerikte yani politikalarda uzlaşma ne kadar gerekli? HDP diğer partilerin prosedürel olarak tam demokratik bir sistemde de Kürtlerin hukukuna sahip çıkacaklarına güvenmediği için, şimdiden bazı çözüm politikalarında anlaşılmasını istiyor. Kürt meselesi demokrasi içinde çözülmeden içerikte tam bir demokrasiden bahsedilemez, bu konuda haklı. Ama muhalefet partilerinin de Kürt meselesi nasıl çözülür, PKK ile illiyet bağı konularında şu aşamada uzlaşmaları kolay değil.

İlke temelli bir demokrasi ittifakı gereğini en çok anlayan ve savunanlar yenilikçi ve sosyal demokrat CHP’liler ve parti yönetimi gözüküyor. Ama diğer partileri ve kısmen kendi tabanlarını iknada zorluk yaşıyor.

Burada partilerin yaratıcı, uzlaşmacı ve güven sağlayıcı formüller bulmaları gerekecek. Örneğin İYİ Parti ve HDP birbirlerini eleştirebilir ve seçimlerde ayrı durabilir. Ama örneğin mahkumiyet almamış HDP’li başkanların yerine seçim yapmadan kayyum atanması, demokrasi ve hukuk sorunları gibi müşterek zeminlerde buluşulabilir, burada İYİ Parti HDP’nin hukukuna sahip çıkabilir. HDP, PKK ile ortak tabanını reddetmese de silahlı mücadelenin zamanının geçtiğini amasız ve acabasız deklare edebilir. Kürt meselesi ve barış süreci gibi konulara farklı bakan partiler, belli koşullarla halkın desteğini almış çözüm süreçlerine ve halka sorulacak reformların önünde durmayacaklarını açıklayabilir.

Geçmişe dair konularda kim haklı kim haksız ileride halk karar verebilir. Bugün muhalefetin geçmişle değil gelecekle ilgili uzlaşması gerekiyor.

HALK NEREDEYSE SİYASET ORADA OLMALI, SOKAK TANIMI DÖNEME GÖRE DEĞİŞEBİLİR

.

Sizce halkın sağ partilere teveccühünün toplumsal ve siyasi sebepleri nelerdir? Türkiye’de solun geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Türkiye’de halkın kültürel ve sosyal olarak sağa yatkınlığını kendi kendini gerçekleyen bir kehanet veya mit olarak görüyorum. Seçim başarılarını daha çok kimlik, ideoloji ve kültürde arama alışkanlığı var. Oysa bence daha çok örgütlenme ve halkla iletişim biçimlerine bakmak gerek. Patronaj ilişkileri sağ ve sol partilerin ortak özelliği. Ama onun ötesinde parti örgütü yapılarına ve halkla iletişim kurma kanallarına bakınca sağ partilerin görece başarısının nedenleri daha net ortaya çıkıyor. Az önce bahsettiğim sokakta siyasetin, yani seçim dışı dönemlerde halkın içinde ve görünür olma siyasetinin önemi burada ortaya çıkıyor. Oysa solun daha iyi olduğu ve halktan yeterli destek almamaktan hayıflandığı alan sokak siyaseti. Sokak derken, bu bir metafor, elbette çağ değiştikçe sokağın tanımı da farklılaşır. Halk neredeyse siyaset orada olmalı, elemanlarını da oradan devşirmeli. Sol bunu yapabilirse mevcut kanaatler değişebilir.

Tabii tarihsel ideolojik faktörleri de yok saymıyorum. Solun devrimci kökleri, ayrıca Türkiye’de CHP’nin kurucu parti olması, önemli faktörler. Yani yeni bir dil oluşturmak da örgütsel reorganizasyonla iç içe bir faktör. Burada Ekrem İmamoğlu’nun başarısı önyargısız olarak analiz edilmeli.

1960’TA İKTİDAR DARBE YERİNE SEÇİMLERLE EL DEĞİŞTİRSEYDİ DURUM FARKLI OLURDU

Bir de sol partilerin daha çok kullanması gereken bir olgu şu: Sağ partilerin çok partili dönem boyunca halktan aldıkları desteğe rağmen gerçek demokrasiyi ve kalkınmayı sağlayamamış olmak gibi büyük bir bagajları var. 2010’lara kadar askeri bürokratik vesayeti suçlamaları mümkündü ama son on yılda o da mümkün değil, AKP’nin ülkeyi düze çıkarmak için elinde her yetki ve güç mevcuttu. İki uzun seçilmiş sağ iktidar döneminde de, 1950’ler ve 2010’lar, yönetenlerin yolsuzluk ve güç zehirlenmesine yenik düştüğü gerçeği var.

Eğer 1960’ta darbe yerine seçimle iktidar değişseydi demokrasi için çok daha hayırlı olurdu. Bu DP’nin yanlışlarını ortadan kaldırmıyor, iki yanlış bir doğru etmez. Ama bu olay belki sağ partiler üzerinde onları da içeriden çürüten bir mağduriyet etkisi yarattı. “Sol” da belki halkın çoğunluğunun onayını alma, seçim yoluyla tek başına iktidara gelme özgüvenini kazanacaktı, ondan yoksun kaldı.

Aslında dünya konjonktürü solun başarılı olması için çok uygun bir dönemeçte. Covid pandemisi 1990’lardan beri hegemonlaşan neoliberal yönetimlerin ne sağlıkta, ne de çevre ve sosyal adalette çözüm olmadığını kaçınılmaz biçimde gözler önüne serdi. Yani dinamik bir sol halkı ikna edebilir, çözüm olabilir. Ama geçmiş bagajlardan kurtulmak ve dünyaya tutarlı bakmak çok önemli. Dış ilişkilerden piyasa ekonomisine kadar, mevcut kaynaklardan ilham alabileceğimiz ama yeni yaklaşımlar üretmeyi gerektiren bir dönemdeyiz. Çünkü yeni bir dünya var, kimsenin kolay kolay tanıyamadığı bir dünya

YENİ BİR REJİM İNŞA ÇABALARI BAŞARILI OLAMAYACAK

Muhalefetin Türkiye’de rejimin değiştiğine ilişkin söylemini eleştiriyorsunuz ve bunun yanlış bir stratejiye dayandığını söylüyorsunuz. Bu söylemin analizi noktasında akademik ve siyasal olana dair neler söylenebilir?

Bir ülkenin rejimini o ülkedeki temel iktidar ilişkileri tanımlar. Yani ülkeyi kimin nasıl, hangi güce dayanarak yöneteceğini belirleyen temel fiili ve meşru kurallar. Örneğin demokratik rejimlerde yönetenler özgür ve adil seçimlere dayanarak iş başına gelir, yasal ve anayasal sınırlar içinde, muhalefete ve kurumlara hesap vererek ve temel evrensel demokratik normlara uyarak yönetir. Sayfalarca sürecek nedenlerle Türkiye’nin şu anda fiili olarak demokrasi kurallarıyla yönetildiğini söylemek mümkün değil. Peki yeni bir rejim varsa adı, kuralları ne? Rekabetçi veya seçimsel otoriter mi, parti veya şahıs diktatörlüğü mü, neo-patrimonyal mi? Başka bir şey mi? Bu rejimde Bahçeli’nin, Perinçek’lerin, ordunun, ulusalcıların, son yıllarda bir çıkar grubuna indirgenmiş gözüken AKP’nin rolleri ne, ve bu güçleri nereden kaynaklanıyor? Gerçekten bir “tek adam” rejimi varsa eğer, Pelikanlar vs. tartışmaları, ve belki en önemlisi burjuvaziyi nereye koyacağız? Oysa biz Süleyman Soylu’nun istifasının anlamını bile kolay kolay yorumlayamıyoruz. Buna karşılık toplumun meşru kabul ettiği kurallar da -ki bu Türkiye’de askeri darbe dönemlerinde bile seçimlere dayalı demokrasi oldu- değişmiş değil. Normalleşme söylemi de bunu yansıtıyor. Kısacası ben, yeni bir rejim inşa etmek isteyenler olsa da başarılı olduklarını veya olacaklarını düşünmüyorum. Ama bu ilelebet böyle devam edecek diye bir şey de yok tabii. Muhalefetin siyaseti bu yüzden önemli.

REJİM DEĞİŞTİ SÖYLEMİ, MUHALEFETİN KENDİ MEŞRUİYET ZEMİNİNİ ZAYIFLATIYOR

Siyasal yönden bakarsak da, muhalefetin otoriter bir tek adam rejiminden bahsetmesi bence çok riskli bir strateji. Bu söylem bir kesimi mobilize etmekte ve belli bir tabanı korumakta başarılı olabilir. Çünkü bir tehlikeden bahsediyor ve tepki vermeye çağırıyor. Ama bu söylem aynı zamanda muhalefetin kendi meşruiyet zeminini zayıflatıyor. Yarın seçimi kazanırsa iktidarın koltuğunu bırakmasını neye dayanarak talep edecek? Demokratik rejime dayanarak, ama siz rejim değişti diyorsunuz. Keza bu söylem birçok insanı insani kaygılarla sessiz kalmaya, risk almamaya, tercih çarpıtmaya, iktidarla uzlaşmaya, veya ülkesinden ümidini kesmeye itebilir, ki bu zaten oluyor. Eğer rejim değişmişse birçok insan muhalefete destek verip risk almaktan korkacaktır, siyasetle ilgisini kesebilir, göç edebilir, bunlar da büyük tehlikeler. Özetle, ülkenin meşru rejiminin demokrasi olduğu, yani iktidarın meşruiyet kaynağının seçimlere ve hukuka dayanan halk iradesi olduğu inancını korumanın ve canlı tutmanın, muhalefetin en özenle koruması gereken sermayesi olduğu kanaatindeyim. Muhalefet, bizim meşru rejimimiz demokrasi ama iktidar bunu uygulamıyor, biz uygulayacağız demeli ve ikna etmeli.

İktidarın seçim barajıyla ilgili bölgesel baraj vs. gibi konularda yeni düzenleme yapma çabalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidarda kalma temelini artık halkın rızasından çok elindeki kuralları değiştirme, daha doğrusu manipüle etme gücünde gördüğünün emaresi olarak görüyorum. Antidemokratik adımlar.

AKP’den ayrılan siyasi partilerin aktör olarak sahaya çıkmalarının, Türkiye’de siyasetin seyrini değiştirebileceğini düşünüyor musunuz?

Eğer kendilerini bir demokrasi blokunun parçası olarak görebilirlerse kesinlikle.

KUTUPLAŞMAYI SADECE İKTİDAR YARATMIYOR

Muhalefetin Erdoğan’ın kutuplaşma oyununu bozması için neler yapması gerekiyor sizce?

İktidar tabanında giderek büyüyen “kararsız” seçmenler, yanlışları onların da görebildiğini, yani muhalefet tabanından o kadar da farklı olmadıklarını gösteriyor. Ama kutuplaşma, yani karşı taraftan korku, henüz muhalefete destek vermelerine engel oluyor. Kutuplaşmayı sadece iktidar yaratmıyor. Muhalefetten bazı kanaat önderlerinin bilerek veya bilmeyerek kullandığı söylemde de, aynı düşünen, yekpare ve “biz”den farklı bir “onlar” görüyorsunuz. Milyonlarca insan için nasıl bu tür genellemeler yapılabilir? O zaman doğru veya yanlış kendini bu “onlar” içinde gören bir insan muhalefete nasıl oy verebilir? Dolayısıyla muhalefet her türlü kültürel kimliğe dayalı “onlar” tanımından samimi olarak kaçınmalı, bu konuda kendi kanaat önderlerini de ikna etmeli. ”biz ve onlar” tanımı sadece şu eksende yapılmalı. Demokrasi ve adalet isteyenler ve istemeyenler. Bu da bir tür kutuplaşma veya taraflaşma, ama kültürel aidiyeti ve geçmişi ne olursa olsun herkesin demokrasi tarafını seçebilmesine izin veriyor.

Murat Somer kimdir?

Prof. Dr. Murat Somer Koç Üniversitesi Siyaset Bilimleri ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Öğretim Üyesi. Kutuplaşma, demokratikleşme ve otokratikleşme, siyasal din ve laiklik, ve etnik çatışmalar üzerine akademik çalışmaları kırkın üzerinde uluslararası kitap, derleme ve makalede yayınlandı. Türk ve Kürt meselesi üzerine Milada Dönüş kitabı 2015’te bir Sedat Simavi Ödülü’ne layık bulundu. Princeton, Stanford ve Harvard gibi üniversitelerde ziyaretçi araştırmacı olarak bulundu, dersler verdi. Habertürk, CNN Türk, Medyascope, T24, Birgün, Euronews, New York Times, Washington Post gibi birçok platforma fikir yazıları, yorum ve mülakatlarla katkı yaptı.


İslam Özkan kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe Selam gazetesinde başladı. Bir dönem kitap yayıncılığı alanında faaliyet gösterdi. Ardından Filistinhaber, Time Türk, Dünya Bülteni, Birleşik Basın gibi internet sitelerinde editörlük, TRT Arapça, Kanal On4, Kudüs TV gibi televizyonlarda haber müdürlüğü ve TV 5'te program moderatörlüğü, bazı Arap televizyon kanallarının Türkiye temsilciliğini yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Sosyoloji ve Antropolojisi'nde doktora eğitimini sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI