Ertuğrul Kürkçü: İktidarın yaptığı, isyanı beslemekten ibaret

Cumartesi, 20 Haziran, 2020
HDP Onursal Başkanı Ertuğrul Kürkçü’ye göre HDP’nin şiddetle arasında herhangi bir nesnel, maddi bağ olmuş olsa, iktidarın bunu diline dolamasına bile gerek kalmaz, işleri çoktan bitirilmiş olurdu. Ancak Kürkçü’ye göre iktidarın meselesi zaten "şiddetle mesafe" değil, Kürtlerle mesafe. Kürkçü’ye göre HDP’nin PKK’yle değil, Kürtlerle arasına mesafe konması isteniyor. HDP’nin kapatılması kampanyasını da yorumlayan Kürkçü, “Dış kapının mandalının başlattığı kampanyanın bir karşılığı yok. Siyasi mekanizma bu yolla hareket ettirilemeyecek durumda” diyor.

15-16 Haziran 1970 tarihli büyük işçi yürüyüşünün yıl dönümünde bu sefer HDP, Türkiye’nin en doğu ve en batı yakasından Ankara’ya doğru bir yürüyüş gerçekleştiriyor. Engellemelere, kısıtlamalara rağmen bu yürüyüşün siyasette önemli etkiler yaptığı da görülüyor. Bahçeli-Erdoğan görüşmesinde bu yürüyüşün masaya yatırıldığını biliyoruz örneğin.

İktidar yandaşı medya ise bu yürüyüşün yarattığı etkiden sıyrılmak için kendilerini “özel kuruluş” veya “ticarethane” olarak tanımlıyor ve HDP’lilere yönelik sansürü, büyük tepkilere rağmen bu çerçevede meşrulaştırmaya yöneliyor. Bu tartışmalar yürürken, yarım asırdan fazla zamandır Türkiye sol mücadelesinin ana aktörlerinden biri olan Ertuğrul Kürkçü’nün henüz 20’li yaşlardayken, Dev-Genç başkanı sıfatıyla, yine dönemin Ülkü Ocakları başkanı Ramiz Ongun’la birlikte, o zaman test yayın yapan TRT’deki bir programda yaptığı konuşmanın videosuna rastladık. Söz konusu kayıtta genç Kürkçü, “demokratik, eşitlikçi” bir Türkiye hedeflerinden bahsediyor. Aradan yarım asır geçti, köprünün altından çok sular aktı ama Kürkçü ve onursal başkanı olduğu HDP hâlâ aynı hedefleri dillendiriyor.

Lafı uzatmayalım ve geçmişten bugüne Türkiye’deki demokrasi mücadelesi, HDP’nin tarihsel anlamı, bu partinin son günlerde konu edildiği tartışmalara ilişkin değerlendirmeleri için sözü Ertuğrul Kürkçü’ye bırakalım.

Son günlerde dönüp dönüp izlediğimiz, 1971 yılında TRT’de dönemin Ülkü Ocakları başkanı Ramiz Ongun ile birlikte katıldığınız TRT programdan bir videoyla karşılaştık. Aradan tam 49 yıl geçmiş! Programda Dev-Genç başkanı olarak konuşurken “Bizim hedefimiz ABD emperyalizmine ve ağalığa karşı bağımsız, demokratik bir Türkiye inşa etmek” diyorsunuz. Onursal başkanı olduğunuz HDP’nin kuruluş aşamasında da bir Dev-Genç göndermesi vardı. Son zamanlarda HDP’nin, devrimcilerin sürekli hedefe konması dolayısıyla da, insan videoyu izlerken, memlekette tarihin tekerrürden ibaret olduğu hissine kapılıyor. Sizde de benzer bir duygu uyanıyor mu?

Evet, bu sanki bir dejavuymuş, merkezi sorunlar neredeyse aynıymış gibi görünebilir. Ama o gün bir bağımsız hareket olarak ortada yürümeyen Kürtlerin özgürlük mücadelesi bugün toplumsal ve politik kimyayı baştan sona değiştirdi. 50 yılda Türkiye çok hızlı ve derin bir ekonomik ve sosyal değişimden geçti. O program sadece Ankara’ya deneme yayını yapan TRT’de çekilmişti, Türkiye nüfusu henüz 36 milyondu; ekonomik olarak “geri kalmış” ülkeler arasında sayılıyordu. İşçi sınıfı dinamiği henüz sahneye çıkıyordu. Bugün dünya ve toplum çok değişti ama siyaset sanki hiç değişmemiş gibi.

ARŞİV

Nasıl bir aynılık söz konusu?

Siyasi tablo aynı. O zaman da iktidarda faşist hareketle ittifak halindeki Türkiye sağı ve siyasal İslam, muhalefette ise meşruiyetini ispata zorlanmış, şiddet altında boğuşan sol-sosyalist güçler söz konusuydu. Gerçi solun hem toplumsal, siyasal dinamiklerinde hem de program çerçevesinde o günden bugüne esaslı bir değişim oldu. 15-16 Haziran 1970’ten sonra işçilerin kurtuluşu solun programının merkezine yerleşti, giderek Kürtler ve kadınlar siyasete girdi…

HDP’nin sol geleneğe, siyasete yaptığı tarihsel etkiyi ve sol mücadelenin tarihiyle kurduğu bağı nasıl özetlersiniz?

1970’ler solda monolitizmin çağıydı. Dev-Genç bir gençlik örgütü olarak çok daha heterojen olsa da, siyasi partilerin çokluğa değil, tekliğe odaklanması bir tarih yasası gibiydi. HDP bu gelenekte geri dönülmez bir kopuş yarattı.

Peki HDP bu misyonunun farkında mı?

Açıkçası HDP’de yaptığımız, dünya siyaset tarihi açısından çok önemli bir şey ama, bu deneyimi yaşayanların bile Nazım Hikmet’in “Hani şu derya içre olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” dediği gibi, zaman zaman siyasete kattığımız değerin büyüklüğünü unuttuğunu söyleyebilirim.

‘PEK ÇOK POLİTİKACI HDP GİRİŞİMİNİN MUTLAK BAŞARISIZLIĞINDAN KUŞKU BİLE DUYMUYORDU’

Sizin açınızdan HDP’yi önceki sol, sosyalist veya Kürt partilerinden ayıran özelliği ne?

En önce HDP, Türkiye ve Kürdistan sol-sosyalist güçlerinin en önemli enternasyonalist dinamiklerini siyasal parti formunda bir araya getiriyor. Çoğulculukta ısrar HDP’de çok önemli bir sınavdan geçti. HDP öte yandan Kürtlerin özgürlük hareketiyle Türkiye solunun bileşenlerinin hükmi şahsiyetlerini ve varlık nedenlerini koruyarak ve aralarındaki farklılıkları kabul ve idrak ederek ortak bir program etrafında bir araya geldikleri ilk büyük, açık siyasi proje. HDP’yi kuran hiçbir yapı kendini ilga etmedi. Kendi bağımsız faaliyetini de HDP’deki ortaklığını da sürdürüyorlar. Türkiye ve Kürdistan siyasetinde önde gelen pek çok politikacı geçmiş deneyime bakarak başlangıçta bu girişimin mutlak başarısızlığından kuşku bile duymuyorlardı.

Kimleri kastediyorsunuz?

Ad vermeye gerek yok, zaten bu da çoktan geride kaldı. Ama o tavır, başlarda projenin önünde yürüyenleri çok zorladı. Kitleler bu yeni hareketle ilişkilenmek için haklı olarak bildikleri, tanıdıkları simaların da onayını bekliyorlardı. Fakat Abdullah Öcalan bütün açıkları kapattı. HDP’nin gerekliliği, gerçekleşmesi için çok uygun bir söylem kurdu. Elinden gelen tüm imkânlarla Kürdistan ve Türkiye’nin sol ve toplumsal muhalefet güçlerinin birbirine akacağı kanallar açmak için çaba gösterdi. Kürdistan’ın tüm sol, demokratik ve toplumsal muhalefet dinamiklerinin HDP’yi kucaklamaları açısından Öcalan’ın rolü paha biçilmezdi.

‘TÜRKİYE SOLU VE KÜRDİSTAN DEVRİMCİ HAREKETİNİN GENETİĞİ BİRBİRİNE YAKIN’

Kürt soluyla Türkiye solu arasında hep gerilimli bir dostluk oldu. HDP’yle birlikte dostluktaki gerilimin azaldığı söylenebilir mi?

Hem Türkiye solunun hem Kürdistan devrimci hareketinin genetiği birbirine yakın. İkisi de sosyalist dünya görüşünden geliyor. Öte yandan Türkiye devrimci hareketinin birçok ikonik şahsiyeti, şehitleri, kanaat önderleri Kürtler arasında da çok sevilen insanlar. Onlarla aynı gelenekten gelenlerin bu süreçte rol almaları kitleler nezdinde HDP için referans oldu. Böyle bir ortak hafıza, öncü kadroların birbirlerine olan inancı, güveni ve bu ortaklığa verdikleri büyük değer, kitlelere uygun bir biçimde aktarılmasaydı yol almak çok zor olabilirdi. Heterojen bir yapı inşası bu şekilde kolaylaştı. Ayrıca HDP sadece politik hareketlerin, yani Kürdistan yurtseverlerinin ve Türk sosyalistlerinin ortaklığı üzerine inşa edilmedi.

Nasıl yani?

2011 genel seçimlerine giderken esen değişim havası, Türkiye’nin geleceğin ancak çoğulcu, toplumu kucaklayan yeni bir rejim içinde kazanılabileceği inancı, kendilerini egemen söylem ve siyaset içinde ifade edememiş kesimleri de sahneye çıkardı. 2011 seçim kampanyası ve sonrasında yükselen dalga Kürtlerin yanı sıra Alevilerin, Çerkezlerin, Lazların, Pomakların, Arapların, Ermenilerin, Rumların muhalif ve demokratik kesimlerini de HDP’ye akan harekete taşıdı. Kürdistan özgürlük mücadelesinin iç güçlerinden biri olan özgür kadın hareketi feminist hareketle çok önemli bir rezonans yakaladı. LGBTİ toplulukları burada kendilerine yer buldular. Rejimin devletleştirilmiş dininden uzaklaşan demokrat Müslümanlar bu dile itibar ettiler. “Yeşil politika” ve ekolojist muhalefet dinamikleri de HDP’de bir mecra edindiler.

‘HDK OSMANLI’DA DA CUMHURİYET’TE DE HAYAL EDİLMEMİŞ BİR ATILIMDI’

Bu birliktelik galiba ilk etapta Halkların Demokratik Kongresi’nde oluşturuldu, değil mi?

Tabii, önce HDK vardı. HDP’yi HDK kurdu. HDK’nin çoğulcu, çok katmanlı, heterojen dinamizmi, örgütlü toplulukların yanı sıra herhangi bir politik hareketin, cemaatin, dinin mensubu olmayan ama fikrinin, duruşunun bir kıymeti olan yüzlerce bireyi de Türkiye’nin her tarafından ortak mücadeleye çağırdı. Siyaseti dönüştürerek dünyayı değiştirme umudu insanları bir mıknatıs gibi kendisine çekti. Bunun da gerisinde bir başarı hikayesi yatıyor. Emek-Demokrasi-Özgürlük blokunun Kürdistan devrimci ve demokratlarının yanı sıra çoğu Türkiye solundan gelen demokratik, sosyalist ve özgürlükçü bireylerden oluşturduğu aday listesinin 2011 genel seçimlerinde yüzde 10 barajını yıkarak Meclis’e girmesi muazzam bir sinerji oluşturdu. Arzular, ihtiyaçlar, eğilimler ile fırsatlar ve imkanları bir araya getiren bu konjonktürde ortaya çıkan blok ve arkasına dizilen HDK bu ortaklığın mayasını tutturdu. Çoğulculuk bileşenlerin değişmez bir ortak paydası oldu.

Yani yapının, bileşenlerini de dönüştürdüğünü mü söylüyorsunuz?

Elbette. Seçimle gelinen görevlerde pozitif ayrımcılık, kadın kararlarının kadınlarca verilmesi, milliyetler temelinde haklar; karar almada oy çokluğu yerine mutabakat hepsi HDK’nin ana rahminde şekillendi. Bu, ne Osmanlı ne Cumhuriyet tarihinde bu topraklar üzerinde gerçekleşmesi hayal bile edilmiş bir atılımdı. Heterojen, çoğulcu, çok katmanlı, çok unsurlu ama bir ortak program çevresinde birleşebilen bu hareket 9 yıldır nice basınçlar altında, büyük stres testlerini geçerek başarıyla bugüne geldi.


Kürt hareketinin rolü olmasa, böylesi bir blok gerçekleşebilir miydi?

Onların iradesi olmaksızın böyle bir ortaklık kurulamazdı, manası da olmazdı. Bu yapı ancak anlamlı bir büyüklük üzerine kurulduğunda bir güce dönüşebilirdi. Bu anlamlı dinamiği çok büyük fedakârlıklarla, uzun yıllar içinde, kahredici büyük kayıplar pahasına elde etmiş olan bir hareket sağladı ve çokluğun görünebilir olması için kendisini kararlılıkla geriye çekti. Bunu hamiyetperverlikten yapmadı; akıl bunu gerektiriyordu. Bu HDK-HDP kimyasını tutturabilmek için zorunlu bir işlemdi. Kürtler çok büyük bir maharetle hem kendi tabanlarındaki çokluğu ve çoğulluğu harekete geçirmeyi, hem Türkiye’deki pek çok tarafla ikna edici, güven verici ilişkiler kurmayı başardılar. Bu başarıda Öcalan kadar özgürlük hareketinin politik kadrolarının da bu ortaklığı tarihsel hedef olarak karşılarına koyup oya gibi işlemelerinin çok büyük bir payı var.

‘İKTİDARIN, ÖCALAN’IN “BİLGE KİŞİLİĞİNE” VE “TARİHSEL ROLÜNE” ATIFLARI UNUTULMADI’

Öcalan’ın HDP’nin kuruluş aşamasındaki rolünü siz ve HDP’liler vurguluyorsunuz ama hem iktidar ve sağ cephe, hem de HDP dışı bazı sol kesimler bunu HDP’nin kriminalize edilmesi veya itibarsızlaştırılması için araç olarak kullanıyorlar. Buna yorumunuz nedir?

Çelişkisiz bir süreç yok. Hareket dediğiniz şey çelişkidir. Bu nedenle evet, bunun kimi taraflar için ve kimi durumlarda bir handikap gibi görüldüğü oluyor. Öte yandan şimdi ısıtıp ısıtıp bunu bir mesele gibi ortaya süren rejimin bütün sözcülerinin 2013-2015 arasında, hatta daha öncesinde Abdullah Öcalan’ın bilge kişiliğine ve “tarihsel rolü”ne atıfları da unutulmadı. Onların görüşleri değişmiş olabilir ama bizimki değişmedi.

21 Haziran 2019’da ikincisi yapılan İstanbul seçimleri öncesinde gerek Devlet Bahçeli, gerek Erdoğan, HDP’yi, Öcalan’ın sözlerini dinlememekle suçlamıştı…

Tarihin istihzası! Gördüğünüz gibi Öcalan’ı HDP’nin kriminalizasyonunun gerekçesi haline getirmenin sahici bir dayanağı yok. Öte yandan Kürtler 10 yıl boyunca bunun önünü kesmek için bir “Sayın Öcalan” kampanyası yürüttü. Binlerce insan ondan “sayın” sıfatıyla söz ettiği için cezalar aldı. Ama sonuçta yargıtay “Sayın Öcalan demek suç değildir” diye bir içtihata varmak zorunda kaldı. Bu engeller aşılıyor. Önemli olan kıymetli olana hak ettiği kıymeti vermek. Kürtler açısından da yurtsever ve demokratik hareket açısından da ana doğrultu belirlenmiştir; artık sıradan, gündelik meseleler için “Öcalan ne der” diye bakılmıyor. Ama Öcalan’ın meşruiyetinin ve özgürlüğünün sağlanması demokratik hareketin önemli bir siyasi görevdir de. Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından barış ve çözüm müzakerelerinin önü yeniden açılacaksa ve eğer Öcalan’ı da kapsayan bir siyasi genel af gerekiyorsa, bundan ne imtina edilebilir ne de aslında bu görev tamamlanmadan gerçek bir başarı elde edilebilir.

Peki bu, hem HDP içinde hem de Türkiye solunun geri kalan kesimiyle ilişki kurmak açısından handikaplar oluşturuyor mu?

Bu, kimi zaman HDP içinde de, HDP dışındaki sol kesimlerle ilişkilerde de handikaplar oluşturuyor, tartışmalara yol açıyor.

Hangi bağlamlarda?

Özellikle konu Marksizm bahsine geldiğinde tartışılacak pek çok şey var. Ama HDP felsefi değil, programatik bir birlik. Dolayısıyla partide bir Stalinistin, bir ekolojistin, bir demokrat Müslümanın ya da radikal Alevi özgürlükçüsünün, yahut bir radikal feministin yer alması ne kadar makul ve makbulse Marksizm’e dair birbirinden farklı düşünenlerin bulunması da o kadar anlaşılabilir ve makbuldür. Önemli olan program. Ben o açından üzerinde anlaştığımız programın bütün bunları aştığını, bize bir ortak hareket alanı sağladığını düşünüyorum. Felsefi meseleleri siyaset haricinde tartışmaya devam edebiliriz. Fakat şu anki önceliklerimiz arasında bu yok. Sıra ona geldiğinde çoklu özne yaklaşımı bizim birçok problemimizi göründüğünden daha az önemli hale getirebilir. Bunlar bizim güncel gündemimizin sorunları değil.

‘HDP’DE SÜSPANSİYON SİSTEMLERİ VAR, KİMSE KENDİSİNİ ÜVEY HİSSETMİYOR’

Yıllar önce HDP’nin bir olağan kongresinde bir arkadaş, “çorba gibi parti olmaz, kısa sürede bölünüp parçalanır” demişti.

Ama bakın, o arkadaş yanılmış, oluyormuş! (Gülüyor)

HDP’ye ilişkin yapılan değerlendirmelerden biri de, aslında göründüğü kadar heterojen olmadığı, esas olarak Kürt hareketinin belirleyici olduğu ve diğer bileşenlerin edilgen pozisyonda olduğu yönünde…

Yaşadığımız hayat bunun böyle olduğunu söylemiyor. Partide bu manada işlevleri, görevleri, söz sahiplikleri itibariyle baktığımızda bence adil bir dağılım var. Zaten başından beri seçimle gelinen tüm görevlere “eş” ile geliniyor. Kadın veya erkekten biri Türk ise diğerinin daima Kürt ya da başka kökenlerden olması gözetiliyor. Hiç kimse, kendisini üvey hissetmiyor. Çoğunluk baskısı ve tek yönlü bir dinamizm olmasın diye kurulmuş mekanizmalar, süspansiyon sistemleri var; örneğin PM’de ve MYK’de yüzde 60 bileşen, yüzde 40 bireysel temsil; küçük kentlerin büyük kentler karşısında korunması gibi; kadın meclisi kararlarının tartışılmazlığı gibi. Ayrıca liyakat ve beceriler söz konusu olduğunda partide sadece solcuların sözü geçmiyor. Mesela TBMM başkan vekilimiz, Nimetullah Erdoğmuş ne Türkiye ne de Kürdistan sol geleneğinden geliyor, eski Diyarbakır müftüsü.


HDP hâlihazırda nasıl bir Türkiye analizi yapıyor?

HDP iki kutuplu Türk siyasetine bir üçüncü kutup ile müdahil olma hedefiyle mücadele ediyor. Bir tarafta siyasi İslam öbür tarafta milliyetçilik-ulusalcılık, bir tarafta batıcılık, öbür tarafta doğuculuk geriliminde şekillenmiş olan Türkiye siyasi topoğrafyasını kesen ve aşan bir üçüncü hat üzerinden yaklaşıyoruz genel siyasete. Aslında demokrasi mücadelesinin böyle bir kutbu, kuvvet merkezi inşasını şart koştuğunun idraki herkesi bir arada tutuyor ve basınçlar ne olursa olsun kimse birbirinden kopmuyor.

Nasıl yani?

Oluşturduğumuz güç merkezi sosyaliste minimum programını, demokrata acil programını, Kürdistan yurtseverine kendi kaderini tayin hakkını bütün toplumsal muhalefete anti-kapitalist taleplerini gerçekleştirme imkanını, demokrasi güçlerine radikal demokratik bir müttefiki sağlıyor. Mevcut iki kutuplu rejimin kendilerini gerçekleştirmelerinin önünü tıkadığı kitlelere ve hareketlere bir mecra sunuyor. Gün geliyor HDP’nin bütünleşmiş, birbirine tutunmuş, radikal ve etkin bir güç olarak varlığı CHP’nin de ihtiyacı oluyor: Bakınız 31 Mart seçimleri. Sosyalist terminoloji içinden konuşacak olursak, HDP bir geçiş programı üzerine yerleşmiştir. Devrimci olmayan dönemde devrimci politikanın imkanlarını yaratmak üzere mücadele ediyor.



‘HDP’NİN ŞİDDETLE ARASINDA HERHANGİ BİR MADDİ BAĞ OLSA, İŞİMİZ ÇOKTAN BİTİRİLMİŞ OLURDU’

Çerçevesini çizdiğiniz genel vaziyetin reel karşılığına bakıldığında devletin baskılarının da doğrudan etkisi neticesinde, ama aynı zamanda rejim değişikliğinin de bir sonucu olarak HDP’nin belli bir tıkanma yaşadığı veya bu hedeflerin önünde daha ciddi engeller oluştuğu yönünde tespitler var. Soldan gelen,“Türkiye demokratik bir ülke olsaydı HDP yüzde 30’ları bulabilirdi” değerlendirmesi de, sağdan gelen “HDP şiddetle arasına mesafe koysaydı” yaftası da reel durumdaki bariyerlere işaret etmiyor mu?

HDP’nin “tıkanması” bir gerçekten çok bir temenniyi yansıtıyor. “Keşke tıkansa” diye dua edenler olduğunu biliyoruz. Ama HDP, seçtiği stratejik hat üzerinde tutunmaya devam ediyor. Karşısında devletin nesi var nesi yoksa onu seferber etmiş bir rejim var: Siyaset, diyanet, idare yargı, medya, akademi, polis, gizli servisler, diplomasi, sermaye. Hiçbir yasa tanımayan bir diktatörlük bu. Rejim, toplumla HDP arasında su geçirmez duvarlar inşa eden bir siyasi kurgu peşinde. Bunlara karşın, HDP kendi asli kuvvet merkezini, bütün temas unsurlarını ve daha önemlisi siyasi doğrultusunu kaybetmeksizin varlığını sürdürüyor. Türkiye’nin üçüncü politik gücüdür. Rejim, sadece HDP’lileri vuran bir silah icat etmedikçe yükselmeye devam edecektir.

Gelelim HDP ve şiddetle arasındaki mesafe tartışmasına… Bu konudaki suçlamalara yanıtınız nedir?

HDP’nin şiddetle arasında herhangi bir nesnel, maddi bağ olmuş olsa, iktidarın bunu diline dolamasına bile gerek kalmaz, işimiz çoktan bitirilmiş olurdu. Bu önlenemezdi. Zaten iktidarın meselesi de bu değil. Mesele, HDP’nin Kürt halkıyla bağı. HDP, devletin Kürt halkını ezdiği, baskı altında tuttuğu, sürekli olarak haklarını çiğnediği ve sömürgeleştirdiği, Kürtlerin de zaman zaman buna karşı ayaklandığı bir zeminde siyaset yapıyor. HDP bu anlamda CHP, MHP veya İYİ Parti gibi Kürdistan’dan kaçan değil, tam tersine, oradan doğan bir parti. Kaçınılmaz olarak çatışma alanında yaşıyor; tüm halk kesimleriyle gündelik ilişki sürdürüyor. Biz bu zeminde süregiden çatışmaya devletin güvenlik güçlerinin değil, halkın gözünden bakıyor ve çatışmanın tarihsel ve politik sebeplerinin ortadan kaldırılması için siyaset yapıyoruz.

‘HDP’NİN ARASINA MESAFE KOYMASI İSTENEN PKK DEĞİL, KÜRTLER’

Devlet veya iktidardaki partiler bu çatışmanın tarihsel sebeplerinin farkında değil mi?

Elbette farkındalar ama onlar sebeplerle değil, sonuçlarla ilgilenmek istiyorlar. Çünkü sebeplerle ilgilenmek ve çatışmayı bu temelde çözmek eşitliği, dolayısıyla iktidar paylaşımını gerektiriyor. HDP’nin arasına “mesafe koyması” istenen PKK değil, Kürt halkıdır. Kürt halkının özgürlük mücadelesidir, demokratik talepleridir. Kaldı ki HDP yalnızca Kürtlerin değil, ezilen, hakları çiğnenen devletle ihtilaflı bütün sınıfların, toplulukların, kadınların, Alevilerin, işçilerin, yoksulların, sokakta yaşayanların partisi.

Size yönelik “niye PKK’yi bir terör örgütü olarak görmüyorsunuz” basıncına, tepkisine yanıtınız nedir?

Siyasal tanımlar siyasal gerçekliklerle tutarlı olmalıdır. Devlete yakın güvenlik uzmanları da Türkiye’de süre giden çatışmanın “terör ve teröre karşı mücadele” denklemine sığmadığını, çözülmesi gereken çatışmanın bir “halk isyanı” olduğunu tespit ediyor. Teröristi hapsederek veya öldürerek çatışmayı sona erdirebilirsiniz ama halk isyanına karşı aynı yöntem sonuçsuz kalır, 35 yıldır kaldığı gibi. Türkiye’de bütün çözüm süreçleri devletin bu hakikati açık ya da örtük kabulüyle başladı.

Yani devlet, bunun bir halk isyanı olduğunu kabul ettiğinde mi çözüm süreçleri başlatıldı?

Elbette. Terörizmle polis ilgilenir, halk isyanıyla herkesin ilgilenmesi gerekir. Çözüm süreci bu tespit üzerinden başlatılmadı mı? “Akil insan” heyetleri bunun için kurulmadı mı? Çözüm sürecinde İmralı Heyetindeki arkadaşlarımız devletin ve Öcalan’ın mesajlarını Kandil’e götürdüler, her döndüklerinde MİT Başkanı ve Cumhurbaşkanı PKK’lilerin yanıtlarını öğrenmek için heyetle görüştüler. Bugün bize “mesafe” diyenlerin o dönemki mesafesi neydi? Biz mesafemizi devlete göre mi tayin edeceğiz? Biz devletin ulağı mıyız? Bizim sabit bir tutumumuz var: Biz çatışmanın “son terörist öldürüldüğünde” değil; halkın talepleri gerçekleştiğinde sonlanabileceğini görüyoruz.

Geçen hafta Yeni Yaşam gazetesinde yayınlanan makalenizde, 21 Mayıs 2013 tarihli TBMM Çözüm Komisyonu tutanağından birkaç paragraf yayınladınız. Tutanaklara göre komisyona davet ettiğiniz güvenlik uzmanı Nihat Ali Özcan sorduğunuz bir soruya şöyle yanıt veriyor: “1985 yılında Genelkurmay Başkanlığı’nın yayımladığı bir iç güvenlik direktifi var […]: ‘PKK eylemi bir halk ayaklanması başlatma sürecidir, başlangıcıdır’ [diyor]. Yani bunun ne olduğunu bu işin profesyonelleri biliyor. […] Kamuoyuna söylerken başka söylersiniz […] kendiniz bununla ilgili bir problemin üstesinden gelmek istiyorsanız farklı davranırsınız. […] Mayıs 1993’de Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin […] Başbakan’ın direktifiyle hazırladığı direktif aynen böyle anlatıyordu hikâyeyi: ‘Reformları yapmalıyız, şunları yapmalıyız, bunları yapmalıyız, bu böyle gitmez’ diye.” Nihat Ali Özcan’ın aktardıklarına bakılırsa, devlet de bu meseleyi bir terör meselesi olarak görmüyor ama kamuoyuna bu şekilde naklediyor, öyle mi?

Sadece Nihat Ali Özcan değil, başkaları da bunları ifade etti. Uluslararası uzmanlar da geldiler. Ancak Nihat Ali Özcan o uzmanlar arasında “en yerli ve milli” olan, dersine en çok çalışmış ve en sistematik düşünen kişiydi. Özcan orada ifade ediyor, 1985 ve 1993’te Genelkurmay ve MGK siyasi iradeyi bir “halk isyanı”yla karşı karşıya olunduğu konusunda bilgilendiriyor. Nihat Ali Özcan’ın şu sözünün altını çizelim: “Bunun ne olduğunu bu işin profesyonelleri biliyor. Kamuoyuna söylerken başka söylersiniz kendiniz bununla ilgili bir problemin üstesinden gelmek istiyorsanız farklı davranırsınız.”

‘İKTİDARIN YAPTIĞI İSYANI BESLEMEKTEN İBARET’

Fakat iktidar, kamuoyuna bunun bir terör meselesi olduğunu söylerken, politikalarını, müdahalelerini de bu çerçevede yapıyor. Yani ortada bir uyumsuzluk görünmüyor…

Bugün yapılan şey budur, fakat mesele bir “terör meselesi” değildir. Ama problem çözülmek istenmiyor. Kürtler kendilerine belediye başkanı seçiyor, iktidar onları hapse atıp yerlerine ırkçı kayyumlar tayin ediyor. Halkın iradesini elinden aldıktan sonra, seçilmişin yerine ırkçıyı değil komünisti koysan da fark etmez! Peki bu halde “terörizm” denilen şeye kim kan veriyor? İktidarın yaptığı, isyanı beslemekten ibaret.

İktidar veya devlet neden böyle bir şey yapsın ki?

Çünkü onlar için barışın bedeli savaştan daha pahalı. Barış ancak iktidar paylaşımıyla sağlanabilir. Uzmanlar da aynı şeyi söylüyor: “İktidar paylaşılacak.” İsyancılar, ayrı devlet talebini masadan kaldırıp “kaderimizi birlikte tayin edelim”, karşılığında “iktidarı paylaşalım, bütün Türkiye’de de bunu yapın. İktidar yerelle paylaşılsın, Cumhuriyet yerel iktidarlar üzerinde yeniden kurulsun” diyorlar.

‘SİLAHLARI BIRAKTIRACAK OLAN ÖCALAN NEDEN SESSİZLİĞE MAHKUM EDİLDİ?’

Ademi merkeziyetçi bir yönetim modelinden mi söz ediyorsunuz?

Elbette. Bu bize uyuyor. Ama Türkiye’yi yönetenler bunu yaptıkları takdirde hüküm süren Türk devletçiliğinin kendilerine sağladığı ırk hakimiyetinden, ve bu sayede adaletsizce elde ettikleri zenginlik ve güçten feragate razı değiller. Bir tereddüt döneminin ardından “bunu yapmayacağız; gittiği yere kadar gitsin” dediler. Çünkü bu, devrim gibi bir şey olurdu.

Neden?

Türkiye’nin düzeni o kadar eşitsiz, o kadar haksız, o kadar ceberrut, buna mukabil aşağıdan yükselen talepler o kadar radikal ki, hakiki bir demokrasinin önü açıldığında sosyal mücadeleler siyasallaşacak ve bir devrimle taçlanacaktır. “Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi aşınca” ne olacağını 15-16 Haziran’dan beri biliyorlar. Bu bağlamda HDP geniş anlamda devrimci bir mücadele sürdürüyor. Siyasi rejimi demokratik siyasetle değiştirmek için çaba gösteriyoruz. Tam da bu nedenle bizim “dağdakilerden daha tehlikeli” olduğumuzu söylüyorlar.

HDP’nin bu gayesinin gerçekleşmesi için PKK’nin silah bırakması yönündeki yorumlara ne diyorsunuz?

Bırakın HDP’yi, bizzat Öcalan “silahları bırakma” çağrısı yaparken rejim savaşı yeniden başlatmadı mı? Öcalan bu adımı atmak üzere harekete geçmişken savaşı başlatıp, çatışmanın orta yerinde HDP’yi “itfaiyeci” rolüne davet etmek bir suistimal değil mi? Öcalan, Nisan 2015’teki son görüşmede, PKK’nin silahları bırakması konusunda atılacak adımları sıralamış, kongre hazırlığı yapılmasını istemişti. 7 Haziran 2015 seçimlerine çözüm süreci dondurulmuş olarak girildi. “Silahı bıraktıracak” olan Öcalan neden sessizliğe mahkûm edildi? İmralı kapıları kapıları neden kapatıldı ve taaruz başlatıldı? Meselenin tarihsel seyrini ıskalamamak gerekiyor.

‘HDP’YE KARŞI YAPILACAK HER ŞEY, DOĞRUDAN KÜRTLERE YAPILMIŞ KABUL EDİLECEKTİR’

Şu sıralar iktidarın küçük ortakları HDP’nin kapatılması yönünde bir kampanya yürütüyor. İktidardan böylesi bir hamle bekliyor musunuz? HDP’nin kapatılmasının sonuçları ne olur?

Bugüne kadar “yapılamaz” denilen pek çok şeyi yapmış olan hükümetin “bunu yapmayacağı”na kefil olamayız. “Ben yaptım, oldu” diyerek Siyasi Partiler Yasası’nın vermediği yetkileri kullanması mümkün. Hiçbir yasa ile sınırlanmamış bir diktatörlükle karşı karşıyayız.

Peki siyaseten bunu yapabilir mi?

Tarihinin en güçsüz dönemindeyken böyle bir adım atması pek mümkün gözükmüyor. Bu aşamada HDP’ye karşı yapılacak her şey, doğrudan doğruya Kürtlere yapılmış kabul edilecektir. Bu AKP’nin Kürt seçmeniyle rejim arasındaki bütün irtibatın da sonu olur. Rejim ile Kürtler arasında sömürge Cezayir ile Fransa arasındaki türden bir ilişki resmen kurulmuş olur. Bu yönetilemez bir ülkeye talip olmaktır. Bu çerçevede böyle bir adım atmanın kolay olmayacağını düşünüyorum. Akıllarında daha çok seçim yasasıyla oynayarak, HDP’nin Türkiye’nin batısında vekil çıkaramayacak, Kürdistan’dan çıkaracağı vekilleri de asgariye düşürecek ve bağımsız aday kapısını kapatacak bir plan gezindiğini sanıyorum.

‘DIŞ KAPININ MANDALININ BAŞLATTIĞI “HDP KAPATILSIN” KAMPANYASININ BİR KARŞILIĞI YOK’

Bunun sizler açısından ne tür sonuçları olur?

Bu sihirbazlık gibi bir şey. Ama gerçekler başka: AKP ve MHP’nin siyasi desteği, güneş görmüş kar gibi eriyor. Çok basit ve açık sebeplerle: Yoksulluk, kötü yönetim, eş-dost kayırmacılığı, zulüm, adaletsizlik ve haksızlık kayrılmayan bütün kesimlerce büyük bir nefretle izleniyor. Üstelik HDP’yi denklem dışı bırakabilmek için bile yeni bir seçim yapmaları lazım ama ona da, bu şartlarda hazır değiller. Haliyle, dış kapının mandalının başlattığı “HDP kapatılsın” kampanyasının bir karşılığı yok. Siyasi mekanizma bu yolla hareket ettirilemeyecek durumda.

Böylesi bir dönemde HDP’nin 15 Haziran’da Türkiye’nin en doğu ve en batı yakasından Ankara’ya doğru başlattığı yürüyüşü, hem iktidarın hem de sizin dışınızdaki muhalefetin bu yürüyüşe yönelik yaklaşımını nasıl yorumluyorsunuz?

AKP’nin vekillerimizi hapsederek başlattığı darbeye mutlaka bir karşılık vermek gerekiyordu. Siyaset risk almayı gerektirir. Bu riski göze almakla çok doğru bir karar verdik. HDP demokratik, barışçıl, aynı zamanda temkinli, ihtiyatlı bir hareket çizgisiyle imkânsız denileni neredeyse başardı.

‘HDP, TOPLUMUN YÜRÜME ARZULARINA TERCÜMAN OLDU’

İmkânsızdan kastınız ne?

“HDP yürüyemez” diyorlardı. Oysa yürüyüş tarzı, yürüyüşe verilen mana süreci değiştiriyor. Kemal Kılıçdaroğlu kendisi Ankara asfaltının ortasından yürüdüğü için “yürüyüş” denince aklına o geldi ama yürümek var, yürümek var. HDP varlığını gösterebileceği yerlerde, kimi zaman ana yollardan kimi zaman yan yollardan yürüdü. Esnek bir yürüyüş hattı üzerinde parçalı yürüyüşleri birleştiren bir zihin tablosu inşa ederek ilerledi. Yürüyüş, yaygın medyada sansürlense de sosyal medyada, toplumsal ilişkiler alanında çok olumlu karşılandı. Yürütülmediğimiz yerlerde halk, yürümüşüz kabul etti, yürüyebildiğimiz yerlerde verilen mesaj müjde olarak selamlandı. Başlarda milletvekillerimize yönelen saldırganlık geri tepti. AKP zeminindeki Gelecek ve Deva partilerinden protestolar geldi. CHP’li milletvekilleri tepki gösterdiler. Saldırılar kamuoyunda hiç onay görmedi. Neticede HDP’nin siyasi bir merkez olarak sadece kendisi için değil bütün Türkiye için bir imkan olduğu fikri yeniden yükseldi. İnsanlar yürüyemeseler de tüm toplumda bir yürüyüş arzusu var. HDP, bu arzuya tercüman oldu. Milletvekilleri kafalarını gaz bombalarının, copların tekmelerin önüne koydu ve vicdanlarda kazandı. Bir kelebek etkisi doğdu. Siyaset güvence alınarak değil, risk alınarak yapılır. Güvenceli, konforlu yürüyüşler bize göre değil zaten.

‘TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNE IRKÇILIKLA İLGİLİ SORGULAMA YÖN VERECEK’

Henüz 20’li yaşlarda Dev-Genç başkanı olarak katıldığınız TRT programında sözünü ettiğiniz demokratik, eşitlikçi bir Türkiye hedefinin hiç gerçekleşmemiş olması, yeni kuşaklar açısından karamsarlık kaynağı bile olabilir. Sonuçta o programa baktığımızda, hâlâ 50 yıl öncesinin vaziyetiyle boğuştuğumuz, üstelik çok daha otoriter, merkeziyetçi bir iktidarla yönetildiğimiz gerçeğiyle karşı karşıyayız. 1960’lardan beri Türkiye’deki sol, sosyalist mücadelenin hemen her aşamasını doğrudan deneyimlemiş siyasi aktörler olarak, geleceğe ilişkin nasıl bir öngörüde bulunuyorsunuz?

Elde veri olmadan geleceğe ilişkin yapılacak iyimser veya kötümser tahminler her zaman boş laftan ibaret kalabilir. Doğrusu şu anda ABD’yi baştan sona kasıp kavuran ırkçılık karşıtı büyük isyan olmasaydı, bu soruya gene olumlu bir yanıt verirdim ama zihnimde bir karamsar gölge de olurdu. 1968’den bu yana ilk kez bu kadar büyük çaplı, direngen, radikal bir değişim talebi ABD’yi bir uçtan öbür uca kadar sallıyor. Bunun yankıları İngiltere’ye geldi, Avrupa’ya gelecektir. Türkiye de bu gidişattan kaçamaz. Artık ırkçılıkla mücadele dünyanın merkezindedir. Kürtleri ve egemen ulustan gayrisini doğrudan doğruya hedef alan ve sadece doğuda değil batıda da bütün eşitsizliklerin kilidi olan Türkiye’deki ırkçılık bir devlet zihniyeti olarak sorgulanıyor ve geleceğe bu sorgulama yön verecek.

Tek adam rejiminden dönüşün olacağını düşünüyor musunuz?

Türkiye her seçimde bu rejimi reddetmeye çalıştı. Reddetti aslında. Halk rıza göstermedi ve siyaseten de başkanlık rejimi karşılık bulmadı. Neticede tek adam rejiminin def edileceğini öngörüyorum. Bunun barışçı bir biçimde sağlanabilmesi için mesela Ermenistan’dan ilham alabiliriz. Orada da tek adam rejimi inşa edilmek istendi ama Ermeniler bir yıl içinde onları parlamentodan ve hükümetten defetmeyi başardı.

Yani geleceğe ilişkin iyimsersiniz, öyle mi?

Her şeye rağmen çok iyimserim. Belki her şeyi birden çözmeyeceğiz ama siyasi rejimle ilgili olan pek çok meseleyi önümüzdeki 10 yıl içinde halledebileceğimizi ve sonraki kuşakların ömürlerinin en uzun bölümünü bir diktatörlükle mücadele ederek geçirmek zorunda kalmayacağını kuvvetle hissediyorum.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI