Eldeki imkan ayağın bağı oluyor

Cumartesi, 20 Haziran, 2020
“Bundan sonra neler olacak” bahsine, sadece kimin elinde hangi imkanların olduğu, kime nasıl fırsatlar doğacağı penceresinden bakmak eksik kalabiliyor. Bu pencereye sıkışan bakış açısı, bazen bu imkanları kontrol edenlere yüksek ama boş bir özgüven sağlıyor, bazen de karşı tarafta erken bir moral bozukluğunu besliyor. Ancak hemen her alanda olduğu gibi siyasette de imkanlar ve imkansızlıklar -son derece önemli olmakla birlikte- her şeyi belirlemeye yetmiyor.

Korona salgınıyla “sosyal mesafe” lafı yerli yersiz kullanılmaya başlandığında, durumdan kârlı çıkacağına inanan (inanılan) otoriterler epey sevinmişti. Tamamen kapatmak istedikleri, yük olarak gördükleri sosyal-siyasal hareketliliğin, sokak siyasetinin, yerele doğru yayılma istidadındaki protestoların, kuvvetli ve meşru bir bahaneyle sonu gelebilirdi. Önceki yılın (2019) önemli gündemi haline gelen yaygın sokak eylemlerinin, tekrar edemeyeceği için sönümleneceği düşünüldü. Hemen her alanda iyice geriye itilmiş itiraz dinamiklerine sosyal medya dışında pek bir alan kalmayacaktı. Mevcut talep ve itirazların, değişen öncelikler nedeniyle öneminin azalacağı hesaplandı. Muhalefetlerin tabutuna son çivi kendiliğinden kolayca çakılabilirdi. Otoriterlerin kadim düşü “kamusal alanın” tam kontrolü ve mutlak işgali, virüsün yardımıyla –veya sayesinde- gerçek olabilirdi. Bu yorumlara endişe kadar iştah da eşlik ediyordu.

Ekonomiden bilime, hukuktan iletişime bütün alanlarda merkezi güçlerin önüne imkanlar açılacağı, çevre dinamiklerinin imkanlarının daha da tıkanacağı öngörüsü hâlâ yüksek destek alıyor. Tıkanan sistemin ara dönem için bulduğu yeni popülist otoriter konsolidasyon formülünün, sağladığı fırsatlarla hız kazanacağı düşünülüyor. Bu konudaki güçlü emareler, ölçüsü giderek kaçan şaşırtıcı performanslar dikkat çekiyor. Ancak işin tam olarak bu kadar kolay olmayabileceğinin, sadece aşırı iyimserlikten ibaret olmayan tarafları da yavaş yavaş görülmeye başlanıyor. En azından bu konuya biraz daha şüpheyle bakmak gereği kendini biraz hissettiriyor. ABD’de başlayan ırkçılık karşıtı gösterilerin yaygınlığı ama daha önemlisi yarattığı etki, hem önemli göstergelerden biri oldu hem de meseleye varsayımlardan daha geniş bir içerik kazandırdı. Siyasetsizleştirme çabalarının, siyaseti önemsizleştirme başarısıyla tamamlanması garanti değil. Kimin kârlı olacağı tartışması açık tutularak siyasetin önemi azalmayacak gibi.

Olayın Türkiye cephesine bakılınca da benzer bir tablo görüyoruz. Sokakların her türden muhalefete, itiraz ve taleplerin dile getirilmesine ve aslında siyasete uzunca bir süredir kapatılmış olduğu doğru. Bu konuda, zaman zaman –ve halen- muhalefet aktörlerinin de destek verdiği kuşatmanın daha sıkılaştırılmaya çalışıldığını görüyoruz. “Eskisi gibi olmayacak” sözünden, ne kadar zorlansa da iyimserlik çıkartmak hiç kolay değil. Ancak her şeyin daha kötü hale gelmesi hakkındaki kehanetlerin, hayli zayıflamış olsa da sadece itiraz potansiyelinin imkanlarıyla açıklanması da pek mümkün görünmüyor. Özel bir hareketlenmeden bahsetmek için bir neden yok belki ama “sokak” eskiye göre daha boşalmış değil. Hatta biraz garip bir çeşitlenme olduğu bile söylenebilir. Bütün engellemelere rağmen HDP yürüyüşe devam ediyor. Barolar sembolik yürüyüşlerine başladı. “15 Temmuz Gazileri” bile eylemde. (Hakkı Özdal’ın başka bir tartışma penceresi açan yazısını şuraya bırakayım)

Özetle, “bundan sonra neler olacak” bahsine, sadece kimin elinde hangi imkanların olduğu, kime nasıl fırsatlar doğacağı penceresinden bakmak eksik kalabiliyor. Bu pencereye sıkışan bakış açısı, bazen bu imkanları kontrol edenlere yüksek ama boş bir özgüven sağlıyor, bazen de karşı tarafta erken bir moral bozukluğunu besliyor. Ancak hemen her alanda olduğu gibi siyasette de imkanlar ve imkansızlıklar -son derece önemli olmakla birlikte- her şeyi belirlemeye yetmiyor. Bütün medyayı ele geçirmiş, birilerine tamamen kapatabilmiş olmak, üstünlük sağlamak yerine giderek ayağınıza daha fazla dolanan bir şey olabiliyor. Bunu yaptırdığınız insanlar, utandırıcı “evrensel ilkeler” uydurup balçığı iyice sıvamaya başlayabiliyor. Bir taraftan bildiğinizi okuyup diğer yandan “bildiğiniz gibi değil” iddiasını sündürmek kolay olmuyor. “Bağımsız mahkemeler var” demekten vazgeçmeden yargı sopası kullanmak zorlaşıyor. Herkese yasaklamaya kalktığınız sokaklarda estirdiğiniz rüzgarlar sadece avantaj üretmiyor. Enseye basılan dizin kestiği nefes, şapkanızı başınızdan alabilecek bir rüzgara dönüşebiliyor.

Popülist sağ ve aslında genel olarak sağın istediği ve desteklediği düşünme biçimi, siyasi alanı basit fonksiyonel bir okumayla tarif ediyor. Bu bakışa göre siyaset, sağlanabilecek veya kaybedilecek imkanlarla ilgili bir mesele. Kim kimin için hangi imkanları kontrol edecek. İmkanları, denetleyebilen ve bu denetimi kabul ettiren, bu pozisyonu sürdürebildiği sürece kazanıyor. Sürdürülebilirlik üzerine inşa edilen, geçici otoriter konsolidasyonun anahtarı da burada. Fakat otoriteyle kurulan ilişkide, insanların baktıkları veya sezdikleri bir başka mesele daha var: Sahip olunanlar. Sağlanabilecek imkanlar ile sahip olunanlar, ilişkinin iki farklı ucunu temsil ediyor. Sağlanabilecekler vazgeçilenlerden fazla göründüğü sürece otoriteye destek devam ediyor. Vazgeçilmek zorunda kalınanlar, iktisadi çıkarlardan sosyal-siyasal haklara kadar yayılan geniş bir yelpazede, istatistikler ve grafiklerle ölçülemeyen, kolay manipüle edilemeyen hissiyat alanında biçimleniyor. İşte bu denge terse dönünce, çok önemsiz gibi görülen kayıplar bile sokağa çıkmanın gerekçesi oluyor. Sokaklar tehlikeli veya sonuç alınması zor hale getirilse bile boş kalmıyor.

İktidarların asıl güçleri, ellerinde tuttukları imkanlardan çok, başkalarına sağlayabilecekleri olanaklar üzerinden belirleniyor. Bu “acımasız gerçek” karşısında, popülist yaygaracıların sık müracaat ettiği çok basit bir illüzyon var: Dikkatleri, dağıtabilecekleri olanaklardan sahip oldukları imkanlara çekmek. Neleri yapabileceğine, neye muktedir olduğuna dikkat çekerek, hızla kaybettiği asıl kontrol gücünü gözlerden kaçırmak. Bu basit yöntem, daha mikro ölçekteki güç ilişkilerinden ilham edilmiş “evrensel” bir formül. Evin babasının, mahallenin belalısının, okulda veya kışlada zorbalık yapanların kolay ve etkili bir enstrümanı. Ekonomiden dış politikaya, siyasetten kültürel tahakküme kadar pek çok alanda, eldeki imkanların abartılı teşhiriyle “güç vehmi” sürdürülebiliyor. Göze kestirilen kolay bir hedefe odaklanmak veya karşı çıkacakların kapasitesinin düşük olduğu alanları seçmek de işi kolaylaştırabiliyor. Ancak teşhir ile ifşa kolay geçilir ince bir sınırın iki tarafı.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI