Rıza Oylum
Rıza Oylum

Almanya’nın asi çocuğu: Fassbinder

Cumartesi, 20 Haziran, 2020
Rainer Werner Fassbinder 10 Haziran 1982’de evinde ölü bulundu. Televizyon ve sinema için 40’dan fazla film çekti. Güç ilişkileri, politik problemler, cinsiyetçilik gibi şehir hayatının temel sorunlarını sinemayla buluşturan yönetmen, Yeni Alman Sineması akımının özgün bir temsilcisiydi.

Alman sineması, Avrupa sinemasının kendine has duyarlılıkları olan ve bir o kadar da Amerikan sinemasıyla ilişkisi en kuvvetli sineması. Önemli yönetmenlerinin büyük kısmı Hollywood’da şansını denedi. Nazi baskısından erken dönemde Almanya’yı terk edenlerin yanında Amerika’nın Almanya’da hem askeri hem de kültürel bir hegemonya kurmasından sonra, savaş sonrası yetişen yönetmenlerde Amerikan kültürünün izlerini görmek olasıdır. Bu tek taraflı etkiden ötürü Alman yönetmenlerde Amerika hep bir seçenek olarak masada durur.

Fritz Lang gibi Nazi baskısından kaçanların yanında savaş sonrası dönemde doğan Wim Wenders, Werner Herzog, Volker Schlöndorff, Michael Haneke, son dönemden Dennis Gansel ve Florian Henckel von Donnersmarck yolu Hollywood’la kısa ya da uzun bir şekilde kesişen Alman yönetmenlerden. Hollywood’un Alman yönetmenlerle imtihanı başka bir yazının konusu olarak bekleye dursun bu hafta 1945’lı olan Rainer Werner Fassbinder’i anmak istiyorum. Fassbinder, savaş sonrası kuşağı hem filmleriyle hem de doğum tarihiyle temsil eden, Amerikan sinemasından beslenip de doğduğu coğrafyanın kültürel ve politik dönüşümüne kayıtsız kalmamış unutulmaz yönetmenlerinden biriydi. Bu hafta, 10 Haziran 1982’de kaybettiğimiz Fassbinder’i, her dönem izlenebilecek filmleriyle tekrar hatırlamalı.

Orta sınıf bir ailede doğan yönetmen, 1965’te ilk kısa filmini çekti. Daha sonra Action Teater isimli deneysel tiyatro grubuna katıldı. 1968’de Anti Teater isimli kendi tiyatro oluşumunu kuran yönetmen; Sofokles, Çehov ve İsben’den oyunlar uyarladı. Aynı dönemde radyo için de metinler yazıyordu.

‘FİLM ÇEKMEK TİYATRODAN DAHA KOLAYIMA GELMİŞTİ’ 

1969’da yazdığı tiyatro oyunlarından sinemaya uyarlamalar yapmaya başlayan yönetmen bu geçiş süreci için: “Tiyatrodan çok şey öğrendim. Aktörlerle nasıl çalışılacağını, farklı hikâye anlatma biçimlerini ve daha fazlasını tiyatro sayesinde öğrendim. Film çekmeye başlamadan önce bunun oldukça zor bir süreç olduğunu düşünüyordum. Film çekmeye başladıktan sonra ise o kadar zor olmadığını gördüm. Açıkçası film çekmek tiyatrodan daha kolayıma gelmişti” ifadelerini kullanır.

Televizyon için yapılan ilk çalışmalar, Love is Colder Than Death filmiyle başladı. Fassbinder yetmişli yılları sinema, tiyatro ve televizyon için çok sayıda çalışmaya imza atarak geçirdi. 1974’te, Frankfurt’ta olan Teater und Turn tiyatrosunun ortağı oldu. Tiyatro çalışmalarını bırakmayan yönetmen Zola’nın Germinal romanını ve Çehov’un Vanya Dayı oyununu sahneye koydu.

Sinema çalışmaları için Tango Films’i kuran Fassbinder, 1977’de Hollywood’a gitme kararı alsa da daha sonra bu kararından vazgeçti. Hollywood sinemasıyla Avrupa sinemasının farklarını tanımlarken şu ifadeleri kullanır:

Hollywood sineması ile Avrupa sineması arasındaki en büyük fark hikâyeyi anlatım biçimidir. Amerikalı yönetmenler daha saf şekilde hikâyeyi anlatıyorlar. Kendi filmleriyle Hollywood filmleri arasında benzerlik kurulmasını her zaman eleştiren yönetmen, filmlerinin Hollywood filmlerinden farkını şu ifadelerle belirginleştirir: Birçok filmimi eski Amerikan gangster filmleri ve melodramlardan etkilenerek çektim. Amerikan filmlerine saygı duyuyorum. Çünkü sanat yapma dertleri yok. Sanat kaygılı sinemayı çok sevmediğimi söyleyebilirim. Ben de daha saf bir dille hikâye anlatmak istiyorum. Asla Hollywood sinemasını kopyalamak istemiyorum. Sadece anlatım biçiminin daha sade olmasını sevdiğimi söylüyorum.

YENİLEN ALMANYA’DA KADIN OLMAK: MARİA BRAUN EVLİLİĞİ

1978’den 1982’deki ölümüne kadar, çok başarılı bir kariyer çizdi. 1978 ‘de The Marriage of Maria Braun- Maria Braun’un Evliliği 1981’de Lola ve 1982’de çektiği Veronika Voss filmleriyle Batı Almanya üçlemesi olarak anılan 2. Dünya Savaşı sonrası Alman kadınlarının hikâyelerine eğildi. Maria Braun’un Evliliği, 1980 yılında En İyi Yabancı Film dalında Altın Küre’ye aday olmuştu. Martin Scorsese’in de favori filmlerinden biri olan yapım, kadını merkeze alan üçlemenin ilk halkasıydı. Alman sinemasında çoğunlukla es geçilen, yüzleşmek istenmeyen bir dönem olan savaş sonrasının ilk yılları filmin odak noktasıydı. Savaşın yarattığı ekonomik çıkmazla baş etmek zorunda kalan, kocası askere alınmış bir kadının var olma ve kendini yaratma hikâyesini ortaya koyan film, oldukça etkileyici bir kadın portresi sunar. Kocasını ısrarla arayan Maria, onun ölüm haberin alır, yeni hayata isteksizce uyum sağlamaya, bir Amerikan askeriyle görüşmeye başlar. Ansızın ortaya çıkan kocasıyla karşılaşınca bütün dinamikler değişecektir. Bütün bu yaşananlar sırasında ise evde sürekli açık olan radyoda Alman toplumunun yaşadığı dönüşümleri de dinleriz. Bu kaçırılmayacak yapımda; kadınların, değişen dinamiklere, yeni toplum yapısına, değişen değer yargılarına, baskı ortamına alışma ve kendilerine yeniden dizayn etmelerinin resmini görürüz. Filmin fonundaysa yenilmiş, yıkılmış bir toplumun yeniden ayağa kalkma hikâyesi izleyenlerini bekliyordur. Ayağa kalkmak, güçlenmek belki mümkündür ancak duyarsızlaşarak makineleşmeyi kabul edersek.

‘SOSYOLOJİK GERÇEKLİĞİ FİLMLERİME YANSITMAYA ÇALIŞIYORUM’ 

Televizyon çalışmalarına da devam eden yönetmen, 1980’de 14 bölümlük Berlin Alexanderplatz isimli bir dizi çekti. 14 milyon mark bütçeyle çekilen dizi dönemin pahalı yapımlarında biriydi. Alfred Doblin’in romanından uyarlanan dizi, 2020’de Burhan Qurbani tarafından tekrar aynı isimle sinemaya uyarlanmıştı. Yönetmen 1929 yılı Weimar Cumhuriyeti’nde geçen hikâyeyi günümüz Berlin’ine taşımıştı.
Yaptığım filmleri iki gruba ayırıyorum; orta sınıfı hedef alan burjuva filmleri ve sinematik dili güçlü filmlerim. Filmlerimdeki gangsterler, düzenbaz adamlar, dolandırıcılar orta sınıfının içinden çıkar. Bence onlar birer isyancı değil burjuvazinin kurbanlarıdırlar. Onların davranışları yasadışı gelmiyor bana. Burjuvazinin yaptıklarının aynısını yapıyorlar. Filmlerimde toplumun dışına itilmeye çalışılanlarla kokuşmuş kapitalistler arasına bir fark yoktur. Gangsterlerin de burjuva sınıfıyla aynı arzu ve isteklerinin olduğu sosyolojik gerçekliği fimlerime yansıtmaya çalışıyorum. Benim filmlerimle Amerikan filmleri arasındaki en büyük fark da işe bu. Amerikan filmlerinde gangsterler, düzenbaz adamlar, dolandırıcılar toplumdan tamam kopmuş, sadece kötü adamlardır. Benim filmlerimde ise bu topluma entegre olmuş bu toplumun asli bireyleridirler diyen Rainer Werner Fassbinder 10 Haziran 1982’de evinde ölü bulundu. Televizyon ve sinema için 40’dan fazla film çekti. Güç ilişkileri, politik problemler, cinsiyetçilik gibi şehir hayatının temel sorunlarını sinemayla buluşturan yönetmen, Yeni Alman Sineması akımının özgün bir temsilcisiydi.

Not: Yönetmen alıntıları Rıza Oylum’un farklı kaynaklardan derlediği ve 2016 yılında Seyyah Kitap tarafından yayımlanan “Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri” kitabından alınmıştır.


Rıza Oylum kimdir?

1984 İstanbul doğumlu. İstanbul Kültür Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde lisans, Trakya Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimi aldı. Varlık, Virgül, Agora, RadikalGenç, Birgün, Cumhuriyet Kitap, Film Arası, Kitapçı, Sendika.org, ve Edebiyathaber.net gibi farklı mecralarda sinema ve edebiyat merkezli metinler yayımladı. Uzakdoğu Sineması, Rus Sineması, Alman Sineması, Ortadoğu Sineması, Dünya Yönetmenlerinden Sinema Dersleri, Doksanlar, Dünya Yazarlarından Yazarlık Dersleri ve İran Sineması kitaplarını yazdı. Ulusal ve uluslararası festivallerde jüri, küratör ve yayın editörü görevlerinde bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında ülke sinemaları üstüne konferanslar verip workshoplar yaptı. Halihâzırda bir vakıf üniversitesinde sinema tarihi dersleri veriyor. Seyyah Kitap’ın genel yayın yönetmenliğini sürdürüyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI