'Başarının' sahibi var, başarısızlık herkesin

Çarşamba, 17 Haziran, 2020
“Başarının” sahibini sadeleştirmenin (hatta tekleştirmenin), buna karşılık başarısızlığın sorumluluğunu iyice belirsiz bir kalabalığa dağıtmanın iktidarlar için sonsuz faydaları oluyor. En başta “başarı” tarifi fazlasıyla basitleştiriliyor, fason başarı imalatı kolaylaştırılıyor. Başarıdan pay devşirmeye heveslilerin kendi hisselerini belirlemesine izin verilmeyerek açık mücadeleler erteleniyor, gerçek bilançolar saklanabiliyor. Sorumluluk açık adres belirtilmeden tarif edilince, kimsenin üstüne almadığı ama asıl suçlunun da aranmaktan vazgeçildiği bir muğlaklık sağlanıyor.

Herkes birbirine fena sallıyor. Cahillik, kesmiyor sorumsuzluk, o da yetmiyor aptallıkla suçluyorlar birilerini. İş biraz daha böyle giderse yedekte “hainlik” de bekliyor sanki. Meşrebine göre “ötekisini” seçen basıyor küfrü: “Sizin yüzünüzden oldu.” Kimi Caddebostan sahilindeki gençleri, kimi asker uğurlama taşkınlığını hedef gösteriyor (Tıpkı virüs umreden mi Avrupa tatilinden mi geldi tartışmasında olduğu gibi). Sağlık Bakanı Koca’nın uykusuz gözleri veya yoğun bakım çalışanlarının yüzlerindeki maske yaralarının fotoğraflarını paylaşılıp, “acımadınız mı?” diye soruluyor. Bir ülkenin bir yarısının diğer yarısını ecnebi zannetmesinin mümkün olduğu yerde, insanların “karşısındakilerin” zihni yetenekleri konusunda böyle ölçüsüz kanaatleri uluorta söylemelerinde şaşırtıcı bir şey yok aslında.

Özet olarak, bu çalkalanmayı yaratan durum şu: Haziran başında başlayan “normalleşme” sürecinin daha ilk haftasından itibaren Covid 19 vakalarında gözle görünür bir artış ortaya çıktı. Haziranın başında (2 Haziran) 786 olan yeni vaka sayısı 15 Haziran’da tekrar 1592’ye yükseldi. Hastane başvurularında, yoğun bakım ve solunum cihazı ihtiyacında da grafiğin yukarıya döndüğü açıklandı. Bir süredir herkesin birbirine söylediği “ortalık tıpkı eskisi gibi, kimse önlem filan takmıyor” lafı, istatistiklere girdi, ölçülebilir hale geldi. Kimi uzmanlara göre bu durum ilk dalgadan daha çıkamamış olmak, kimilerine göre gelen ikinci dalganın habercisi. Yani “normalleşme” işinde ciddi sıkıntı var.

Sıkıntılı bir süreçten geçen, yüksek endişe ve belirsizlik yaşayan insanlar, “tamam bu iş bitti” demeyi elbette çok istiyorlar. Bunun hemen şimdi olduğuna inananlara veya böyleymiş gibi davrananlara da, “işi uzatacakları” gerekçesiyle belki de haklı olarak çok kızıyorlar. Küfürler yağdırıyor; cahillikten hainliğe, sorumsuzluktan aptallığa kadar geniş hakaret yelpazesinden sıfatlar seçerek yükleniyorlar. “Tam bitecekti, siz bitti sandığınız için bitmedi işte” diyorlar. AVM açarak normalleşme başlatmayı makul bulmuş olanlar, açıldı diye AVM’ye gidenlere demediklerini bırakmıyorlar. Çarkların dönmesi fikrini değil, çarka kapılanları aç gözlü buluyorlar. “Resmi görüşe” epey yakın bir çizgide ilerliyorlar.

Bunun bir benzeri sokağa çıkma yasaklarının uygulamaya konduğu zaman da yaşanmıştı. “İki gün sokağa çıkmak yasak” açıklamasının, yasağın başlamasından iki saat önce yapılması yüzünden panikle sokağa fırlayanlara hakaretler yağdırılmıştı. Uygulamanın çok doğru ama –tıpkı bugün söylendiği gibi- insanların ahmak, aç gözlü, sorumsuz ve tedbirsiz olduğu söylenmişti. Aylardır stok yapanlarla alay edenler, birden “evlerinin kilerlerini doldurmamış olanları” kınamaya başlamışlardı. Milletine meftun olanlar, birden Aziz Nesin’i iyimserlikle suçlar hale gelmişti. “Bidon kafa” suçlaması blok değiştirmişti. İstifa krizi yaşanınca, yöneticilerin çok isabetli davrandığı ama vatandaşın idraksiz olduğu iddiası biraz boşa düştü ama olsun.

Sadece maske meselesi bile, çok zengin saçmalık koleksiyonu yaratacak bir külliyat. Bugün sosyal medyada maske kullanımı konusunda insanların birbirlerini çok acımasız biçimde hırpaladığını görüyoruz. Maskeyi çenesinde tutanlar, koluna takanlar hemen “linç ediliyor”. İyi de daha iki ay önce televizyonlar “maske çok gerekli değil, hatta zararlı” diyen uzmanlardan geçilmiyordu. Dünya Sağlık Örgütü bile uzun süre ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. “Maskesiz sokağa çıkmam” dedikleri için alay edilen Asyalılar haklı çıktı. “Süreci başarıyla yürüten iktidarın” maske ile imtihanı, günlük borsa hareketliliği gibi sürmüş, politika değişikliklerine kimse yetişememişti. Zorunlu tutulan maskenin temin edilebilmesini zor bir bulmacaya çevirmişlerdi. Bunların hiçbiri maskeyi çenesine indirenler kadar tepki almadı.

Günlerdir “Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatlarıyla” sağlanan büyük başarıdan bahsedenler, salgın grafiği yukarı yönlü harekete başlayınca, bir çuval inciri berbat etme sorumluluğu kürsüsüne milleti oturtuluyor. Daha salgının en başında, eldeki en büyük silahın “hastalanmamak olduğu”, bunun sorumluluğunun da millette olduğu açıklanarak yürünecek yol gösterilmişti. “Başarı olursa sahibi kim, başarısızlık olursa sorumlusu kim olacak”, baştan cevabı verilmiş bir soruydu. Şimdi başarıyı paylaşmadıkları, verilen eziyetten dolayı bir pardon bile denilmemiş milletten, her şeyin sebebi oldukları gerekçesiyle hesap soruluyor. Ortada gerçekten çok büyük, hatta mutlak bir “sorumsuz” var ama parmakların gösterdiği o değil.

“Başarının” sahibini sadeleştirmenin (hatta tekleştirmenin), buna karşılık başarısızlığın sorumluluğunu iyice belirsiz bir kalabalığa dağıtmanın iktidarlar için sonsuz faydaları oluyor. En başta “başarı” tarifi fazlasıyla basitleştiriliyor, fason başarı imalatı kolaylaştırılıyor. Başarıdan pay devşirmeye heveslilerin kendi hisselerini belirlemesine izin verilmeyerek açık mücadeleler erteleniyor, gerçek bilançolar saklanabiliyor. Sorumluluk açık adres belirtilmeden tarif edilince, kimsenin üstüne almadığı ama asıl suçlunun da aranmaktan vazgeçildiği bir muğlaklık sağlanıyor. Çıkar ortaklığı çok şaibeli olsa da, “sizin sayenizde buradayım” denilen kalabalıklar, kolayca “sizin yüzünüzden oldu” suçlamalarının hedefi haline geliyor. Birincisinde kolayca “benden söz ediliyor” diye düşünenler, ikincisinde de kendisinin kastedilmediğine hemen ikna oluyor. İşte popülizmin sihirli değneği.

Anormalliği ve daha fazla anormallikle yönetmeye göre kurulan iktidar aklı, kendi tarifinin dışına çıkan “normali” yönetmekte her zaman ve her alanda zorlanıyor. Zorlandığında ya yeni bir olağanüstülük üreterek anormalliği büyütmek ya da tıkanmanın sorumlusu suçlular bulmak zorunda kalıyor. Ne baskın sokağa çıkma yasağı açıklamasında yaşananlar ne de “normalleşiyoruz” denildiğinde ortaya çıkan tablolar şaşırtıcı. Şaşırtıcı olan, son derece normal ve beklenebilir gelişmelerin -bizzat içinde yer alanlara bile makul gelecek biçimde- sürpriz gibi sunulabilmesi, bunun kabul görmesi, üzerine atlanması. Nasrettin Hoca’nın bu topraklardan çıkması, çelişkileri gösteren kıvrak zekası ve şaşırtıcı mantık yürütme potansiyeli kadar, bu hikayelerini çok inandırıcı, tanıdık yapan vasatın ürünü. AVM açılışını alkışlayıp, gidene küfredebilmek böyle mümkün oluyor.

İktidar, salgından ekonomiye, hukuktan dış politikaya kadar her alanda yönetmesi gereken -veya aslında yönetebileceği- şeyi seçme lüksünü iyi kullandığı için kolayca “başarılı” görünüyor. İşler sarpa sardığında zaten kabul ettirmiş olduğu sorumsuzluğun yanına, potansiyel suçlu çekmecesinden çıkarttığı uygun birini (mümkünse biraz gizem katarak veya fazla kabalaştırarak) ekleyiveriyor. Kimliği belirsiz dış mihraklar veya illiyet kurulamasa bile kadim düşmanlar sebep olarak işaret ediliyor. Bazen de şimdi “normalleşme sıkıntılarında” yaşadığımız gibi, ona hiç zahmet vermeden, suçlu bulup dövme işene soyunanlar çıkıyor. Bunun iktidar destekçisi çevreyle sınırlı olduğunu söyleyerek idare etmeyi düşünenlere, Suriyeliler meselesini hatırlatmak gerek. İktidarın ortak olduğu büyük günahı, yüksek muhalefet yapıyor kılığında kendi vicdansızlığıyla örtenleri epey uzun süre izledik.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI