YAZARLAR

Erdoğan’ın sesi

Koca bir ülke, belki de en tuhaf zamanlarını yaşarken hiçbir sözü mümkün kılmayan bu şiddetli sesin altında boğulmuş durumda. Kimse konuşamıyor, sadece cezaevi ve saldırı endişesiyle değil, sözün akabileceği yataklar kurutulduğu, dil unutulduğu için.

Gerçekliğimiz tuhaf bir hal almış durumda. Tuhaf, ilginç değil. Bundan on beş yıl önce olsa, bizleri büyük endişelere sevk edecek olaylardan birkaçı aynı güne sığabiliyor. Geçen hafta örneğin, anayasaya aykırı biçimde ilan edilen sokağa çıkma yasağı aynı gün içinde anayasaya aykırı biçimde kaldırıldı. Arkasından gelen sorular, elbette sıkıcı anayasa soruları değil. “Erdoğan manevra mı yaptı?”, “Soylu’nun istifa girişiminden sonra kazandığı güç elinden mi alınıyor?" gibi sorulardan söz ediyorum. Bunların da bir ilginçliğinin olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki hızlı tüketim için üretilmiş bir aksiyon dizisinin bir bölümü için ilgi çekici olabilirlerdi. Fakat yıllardır aynı sahnenin, aynı dekorun üzerinde, başrolün etrafında, yapımcıyla anlaşamadığından ya da başka projelerde yer almak istediğinden çekilen yan rollerin değişmesiyle sergilenen aynı ucuz, sıkıcı hikayenin içinde olunca, bu soruların yanıtı da ilgi çekmiyor. İlginç olan bu kötü aksiyon hikayesinin hayatlarımızı doğrudan belirlemesi, onun içine sürüklenmemiz, yani filmin içinde bir yerlerde olmamız.

TUHAF HAYATLARIMIZ

Estetiğe düşman, ranta dost bir şehircilik anlayışıyla kentlerimiz talan edildi. Beş tane şirketin çıkarı için doğamız, toprağımız, ağacımız yok edildi. Hak tanımayan idare tarafından yurttaşlık haklarımız gasp edildi. Hukuku ayaklar altına alan yargılamalarla mahkeme salonlarında ömrümüzün bir kısmını tükettik, çalışma hakkımız engellendi, ağaç kabuğu yememiz önerildi. Yoksullaştık, madenlerde yüzlerce işçi öldürüldü, yakınları yerlerde tekmelendi. Trenler raydan çıktı, çocuklar öldü, aileleri kriminalize edildi. Bu ülkede polis tarafından öldürülen bir çocuğun annesi, bir başbakan tarafından, bir mitingde, duyduğu sese istenen tepkiyi veren bir kitleye yuhalatıldı. Barış mitinginde katliam yapıldı, yaralıların üzerine biber gazı sıkıldı. Gerekçesi bile ortaya konmayan savaşlara girildi, bir gecede onlarca askerin cenazesi geldi. Yazarlar, hak savunucuları, gazeteciler, milletvekilleri, akademisyenler cezaevlerine atıldı. Bu ülkede birbirine selam göndermezse uyku uyuyamayan iki iktidar kanadı kavgaya tutuştu, biri darbe girişiminde bulundu. Darbe girişiminde bulunan ticaret-tarikat-siyaset çetesinin liderine her fırsatta selam gönderen “parsel parselci” belediye başkanlarına, el etek öpen milletvekillerine bir şey olmaz, çetenin bankasını yönetmiş kişiler kamuda yükseltilirken o bankaya para yatıran insanlar sadece bu gerekçe ile hapse atıldı. Darbe girişiminin ardından bitmeyen bir olağanüstü hal rejimi içinde bitmeyen bir darbe geldi. Anayasa, normlar hiyerarşisi, yetki, kamu otoritesi, yargı denetimi gibi kavramların yerini “şahsım”, “bizzat”, “kimsin sen ya” ifadeleri aldı.

SESİN ŞİDDETİ

Bütün bunlar olurken hep yüksek, hep tehditkar, hep duygusal, hep güdüsel, hep erkek bir ses eşlik etti fonda. Herkesi tehdit etti, herkesi sindirmeye, bastırmaya çalıştı. İçeriği yoktu, içeriği olmaması üzerine kuruluydu varlığı. Hiçbir ilginçlik taşımayan; derste öğretmenlik yeteneği ile otorite sağlamayan öğretmenin, evde saygı kazanamadığı için bağıran babanın, orduda başka yolla disiplin sağlayamadığı için sesini yırtan komutanın bildik tanıdık, içeriksiz sesi. Kendisine duyulan nefretin de kendisiyle kurulan özdeşliğin de kaynağı olan bu sıradan, alelade şiddetli ses mitinglerde yankılandığında kitlelerde sorgusuz bir coşkunun da kaynağı oldu, sınırsız bir öfkenin de ve güçlü bir korkunun da. Coşku, öfke ve korku o sesin arkasında yuvalanmış çıkarların korunması için maniple edildi. İktidarın bekası için kullanıldı. Şimdi koca bir ülke, belki de en tuhaf zamanlarını yaşarken hiçbir sözü mümkün kılmayan bu şiddetli sesin altında boğulmuş durumda. Kimse konuşamıyor, sadece cezaevi ve saldırı endişesiyle değil, sözün akabileceği yataklar kurutulduğu, dil unutulduğu için. Türkiye’de bu ses ile çizilmiş alanlarda, farklı görüşte olan iki kişinin karşılıklı konuşması mümkün değil. Çünkü böyle bir konuşma için gerekli rasyonel akıl yürütme, kanıt sunma, çelişkileri serme gibi karşılıklı müzakere yöntemlerini anlamsız kılacak inşa edilmiş bir boşluktan bahsediyoruz. Kimin sesinin daha güçlü çıkacağı garantiye alındıktan sonra sözün bir anlamı kalmıyor.

“Süleyman Soylu kabine içinde güçleniyor mu?”, “Damat beyefendi hazretlerinin sosyetesi ne alemde” gibi sorular ilgi çekiyor mu gerçekten? Çeksin istendiği kesin. Fakat siyaset içinde şekillenen ve şekillenecek olan yeni ittifakların programdan yoksun günlük pozisyonlarının ötesinde bir şeyi düşünmek istiyorsak, artık sesin alanından çıkmaktan başka çaremiz yok.

Sıkıcı kuralları ve yavaş kurumları inşa edecek anayasal siyaset, politik özneleşme anlarının herkes için daha umut verici daha heyecanlı olduğu bir anayasal momentin içine gireceğiz. Çünkü ses gücünü kaybediyor, alanların söze açılma imkanları doğuyor. Çünkü çok geniş kesimler için hukukun, kişisel, siyasal, sosyal ve ekonomik hakların susuzlukta görülen su bulma ihtimali kadar heyecan verici olduğu bir andayız. Çünkü sesimiz kısıldı, çünkü canımız daraldı.


Dinçer Demirkent Kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.