Aydın Selcen
Aydın Selcen

Libya: Amaç-tanım-kapsam

Çarşamba, 10 Haziran, 2020
Türkiye’nin savunması kâh Mogadişu’dan kâh Katar’dan kâh Akdeniz ortalarından başlıyor. Yahut ecdad, olmadı Müslüman Kardeşler, daha olmadı Osmanlı hatıraları, düz hesap bir koyup, üç almalar ileri sürülüyor. Hiç birinde somut içerik, hesap kitap, yarınlar yok. Sivil-asker ilişkisi veya dengesi deseniz, o cenahta da ne gelişme oldu, hiç bir şey olmadı ama mutlaka bir şeyler mi oldu, o da belli değil. Özetle, “attığın taş ürküttüğün kuşa değdi mi” arkadaş, bunu sorarlar dış politikada adama.

Merhum Wittgenstein beyefendinin Tractatus’u Türkçe yayımlanınca, “artık yaşım geldi” diyerek, nur içinde yatsın, gözüyaşlı anamın elini öpüp, hayır duasını aldıktan sonra hemen gidip bir nüsha edinmiştim. Kitabı elime alınca Wittgenstein’in kendini okumanın, Bernhard’ın Wittgenstein’in Yeğeni’ni okumakla aynı şey olmadığının ayırdına varmam uzun sürmedi. Anlayacağınız benim motor dik yokuşta çekmedi, şişti, buharlar çıkararak kaldı. Sıkılı yumruğumu dişleyip, sessiz gözyaşlarımı içime akıttım. Ardından utancımı kendime saklayarak, gizlice kütüphanemin en üst rafına kaldırdım kitabı ve bir daha bu acı deneyimimden kimseye söz etmedim.

Sözünü ettiğim aşağılanmamın üzerinden toplum tarafından unutulduğuna beni ikna edecek kadar yeterli zaman geçtikten sonra, rakı sofralarında baktım “Wittgenstein’in dediği gibi sözcüklerimiz kadar, sözcüklerimizle düşünebiliriz’” yollu çıkışlarım fazlaca sorgulanmıyor, artık ben de çekingenliğimi üzerimden attım. Onyıllar sonra bugün de Batı demokrasisini ve Antik Yunan cumhuriyetini çeviride zorlandığımız, uyarlamada yolumuzu yitirdiğimiz görüşündeyim. Kelimeler kifayetsiz, terimler münasebetsiz kalıyor. Açıkçası hafsalamız almıyor, dağarcığımız yetişmiyor.

Örnekse yine bakınız önce “anayasaya aykırı ama evet”, sonra “anayasaya uygun ama tuzak” çıkışlarının her ikisinin de siyaset hamulesinden addedilmesi. Ancak bugün dersimiz uluslararası ilişkiler, konumuz Libya. Sohbetimizi yaptık, şimdi burayı dinleyelim; laubalilikten hoşlanmam, atarım: “Güç” nedir? Birincisi galat-ı meşhurdur, zira “güç” deyince gavûr, affedersiniz Batılı zaten “devlet” demek ister. Nasıl “nation” deyince de “millet” demiyorsa; “government” deyince kamu yönetimi anlıyor, “hükümet” demek istemiyorsa; nasıl aynı kökten “to govern” yani yönetmek ile “hükmetmek” yani “to rule” farklı sözcüklerse, öyle.

Libya’daki mesele o “güç” değil de, “power projection”: (Bu örnekte denizaşırı) kuvvet aktarımı. Bu tür bir harekâtla, TSK hem kendi neleri, nerelerde yapabileceğini deneyimleyip, öğreniyor; hem bunları izleyenlere ibret için gösteriyor. Herhangi bir ordu için manevraların ötesinde bizatihi alan uygulaması çok değerli bir kazanım. İki firkateyn ve karadaki hava savunma sistemiyle bir “kabarcık” oluşturmak; SİHA’larla, edinilen önleyici istihbaratın da kesinliğini de kanıtlayacak biçimde, Rus Pantsir’lerini henüz faaliyete geçmeden cerrahi keskinlikte vuruşlarla imha etmek; Türkiye’den ikibin kilometre uzaklığa işlek lojistik hattı oluşturmak vs. bunların hepsi önemli. Bu bağlamda, “teşbihte hata olmaz” ve laboratuar koşullarında diye ekleyerek, bakınız Rusya’nın Suriye harekâtı.

Sonuç olarak da, arkasında Fransa, Mısır, SA ve BAE’nin durduğu Hafter’i önce durdurup, sonra geriletmek; hatta bu yolla Hafter’in aşiretler koalisyonunu dağılmaya ve belki başta Suriye başka koşulların da değişmesiyle ABD’yi de taraf değiştirmeye zorlamak; son bilgilere göre Hafter’i zoraki emekliliğe sevk etmek. Bunlar da tamam. Ha şimdi yeni bir diplomasi trafiği de başladı, kimin eli, kimin cebinde henüz tam anlaşılmadı. Sarraj Türkiye’ye geldi. Geçici hükümet Trablusgarp’ta, onun Tobruk’taki meclisinin başkanı Agila Salah ön plana çıktı. Savaşı Türkiye yönetip kazandı, barışı Mısır masaya koydu. Ayrıca kuşku yok, üniformalı poz kesip duran Sisi’nin Mısır ordusu TSK’ya eşdeğer değil.

Pekiyi o zaman neden Rusya hemen Mısır planına destek ve Trablusgarp’a sözkonusu planın kabulü için adeta ültimatom verdi? Tüm bu mücadele Libya’yı ikiye bölmek üzere Bingazi/Barka ile Trablusgarp arasına “kumda bir çizgi” çekmek için miydi? Hayır, asıl kazanım MEB anlaşması ve Libya açıklarında petrol/gaz arama izni içindi desek, bunların da havada kaldığını bilmek gerek. Belki her şey Libya’ya demokrasi götürmek içindi? Petrol aramak değil mevcut sahalardan pay almak? Fransa, Rusya, BAE, SA, Mısır, Cezayir, hatta bize destek verir gözüken ABD hepsi çuvalladı, biz âleme duman attırdık yani. Eninde sonunda sormazlar mı adama “sen misin aslanım bu Afrika’nın zaptiyesi” diye? Hepsini geçtim, çok mudur ki bizde kaynak, bu denli saçıyoruz Libya’ya?

Amacım ne bozgunculuk, ne şeamet tellallığı. Emekli Tümamiral Türker Ertürk MedyascopeTV’de Ruşen Çakır’ın sorularını yanıtlarken caydırıcılıktan söz ediyordu, cumhuriyet tarihinde TSK’nın yani Türkiye’nin savaşmadan, dediğini yaptırabilme özelliğini anımsatıyordu. Libya gibi örnekler daha çok sayılabilir. Örnekse, Türk Akımı gaz boru hattı: Akıbetini, cebimize dolar girip girmediğini bilen var mı? Örnekse, S-400 alımı: Binali Yıldırım Avrasya Tüneli için “butik bir yol seçeneği” tanımlaması yapmıştı, 2.5 milyar ABD doları verilen S-400 bataryaları ihtiyaç halinde ambalajından çıkacak butik silâh mı? Suvakin Adası, Mogadişu’ya üs vs. saymakla bitmez. Hep alkış tufanı, hep tezahürat…

Soracak olsanız, kibir dağları zirvelerinden dudak büken yanıtlar alıyorsunuz. O da eğer lütfeder bir yetkili soru yanıtlarsa. Türkiye’nin savunması kâh Mogadişu’dan kâh Katar’dan kâh Akdeniz ortalarından başlıyor. Yahut ecdad, olmadı Müslüman Kardeşler, daha olmadı Osmanlı hatıraları, düz hesap bir koyup, üç almalar ileri sürülüyor. Hiç birinde somut içerik, hesap kitap, yarınlar yok. Sivil-asker ilişkisi veya dengesi deseniz, o cenahta da ne gelişme oldu, hiç bir şey olmadı ama mutlaka bir şeyler mi oldu, o da belli değil. Özetle, “attığın taş ürküttüğün kuşa değdi mi” arkadaş, bunu sorarlar dış politikada adama. Kaça patladı, karşılığında ne elde ettin? Yaptığın kaçınılmaz, olmazsa olmaz mıydı, değildiyse ağam biz bu haltı neden yedik?

Fizan’a sürgün, Trablusgarp’ta kara altın, Barka’da Moskuf. 2020 yılında İstanbul’un laikçi mahallelerinde gezinen belediye araçlarının hoparlörlerinden ulusal bayramlarda halen dahi “Kara Fatma’lara bin selâm olsun…” yollu anonslar yeri göğü inletiyor. Ortam bu. Özcesi, eril dilde tribünlerden kulak aşinası olduğunuz ve tabiatıyla aranızdan hiç birinizin eşlik etmediği “eşcinsel dediniz bize, nasıl geçirdik size” tezahüratı geçer akçe bir dış politika yaklaşımı olamaz. Madem alkıştan avuçları patlayan anamuhalefet de sormuyor, bendeniz naçizane “sadece soruyorum”: Neden Libya? Bıktırdım biliyorum ancak dış politika bütüncül, akılcı, sağduyulu, uzgörülü, öngörülebilir, ilkeli, sorun çözücü, çok boyutlu olduğunda muteber oluyor. “Dediğim dedik, çaldığım düdük” deyince değil.

Ayrıca unutmadım aklımda: Selahattin Demirtaş 5 Kasım 2016 tarihinden bu yana Edirne Cezaevi’nde.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI