Musa Özuğurlu
Musa Özuğurlu

Suriye-Libya karşılaştırması

Salı, 9 Haziran, 2020
Yaşanan süreçlere bakıldığında, Suriye’de kendisine karşı isyan eden, kendisini devirmeye çalışan örgütlere ve devletlere karşı savaşan bir yönetimin olduğu ve mücadelenin bu bağlamda tarif edilebileceği savunulabilir. Ancak Libya’da, yönetim ve diğerleri değil iki taraf, yani “iç savaş” var.

Bugünlerde Libya öne çıkmış durumda. Libya ile ilgili yazan ya da düşünenlerin bir kısmı Libya’yı müstakbelde bekleyenin ne olduğunun Suriye üzerinden okunabileceğini düşünüyor. İki ülkede yaşananlar ve/veya bu ülkelere müdahale şekli, hedefi, ülkelerin yapısı açısından benzerliklerin ve farklılıkların ne olduğunun genel çizgileri ile orataya konulması, konuyla ilgili okuma yapanlar için daha net bir tablonun ortaya çıkmasını sağlayabilir.

Suriye Libya’ya göre çok daha “önemli” bir ülke. Her şeyden önce Kahire, Kudüs, Filistin, Beyrut, Bağdat, Tahran, Moskova, Riyad ve Ankara’nın tam ortasında yer alıyor. İsrail ve Hizbullah’a olan coğrafi yakınlığını da vurgulamak lazım. Bu konum Şam’ı anılan ülkelerin çeşitli şekillerde devam eden bölgesel ve küresel mücadelesi içerisinde bir merkez, hedef ya da önemli bir istasyon haline getiriyor. Libya ise Afrika’nın kuzeyinde Akdeniz ile birlikte Avrupa’ya komşu olarak coğrafi açıdan Suriye kadar önemli değil.

İkincisi Suriye, Arap ve İslam dünyasında tarihi bir pozisyona, duruşa sahip. Libya da Suriye ile aynı dünyanın içerisinde yer alıyor ancak iki ülkenin tarihleri ve ortaya çıkardıkları liderler açısından bakıldığında, Libya’nın hiçbir zaman Suriye’nin “ağırlığına” ulaşmadığı söylenebilir.

Hafız Esad birçok başlık altında eleştirilebilir ancak dış politikasında tavizsiz ve karizmatik bir lider olarak Arap dünyasında kendisini sevmeyenler tarafından da kabul gören, sözü dinlenen, görüşleri dikkate alınan biriydi. Tarihi boyunca Arap Birliği’nin özellikle Filistin konusunda Suriye’nin savunduğu tezlere yakın kararlar almış olması bunun göstergelerinden biridir. Kaddafi ise Arap dünyasında hiçbir zaman Esad’ın sahip olduğu prestiji yakalayamadı. Öyle ki Esad kendisinden çekinilen bir isimken Kaddafi kendisi ile “alay edilen” bir isimdi. Gerçekten de Kaddafi “Arap ve İslam olan” ile Afrika’da birliği sağlamanın gerekliliğine inanan bir isimdi ancak sadece inanıyordu ve bu toparlanmayı sağlayacak karizması yoktu. Arap milliyetçiliği açısından da durum benzerdir. Kaddafi Cemal Abdülnasır’a özenen biri olmaktan öteye gidemedi oysa Suriye, yüzyıldan fazladır BAAS gibi felsefesi olan bir hareket ile Arap milliyetçiliğinin merkezi konumundadır. Hafız Esad ise Batı ile ve bölge ülkeleri ile ilişkilerinde düşmanlığa varan süreçler yaşamış olsa da Suriye’nin bir devlet olarak muhatap alınmasını sağladı.

Oğul Esad’ta da Hafız’ın izleri görünür, dolayısıyla Kaddafi-Beşşar Esad kıyaslaması için de yukarıdaki cümleler tekrar edilebilir.

İki liderin ülkelerinin yaşadıkları, sebepleri bir yana, süreç içinde iki liderin ortaya koydukları tavra da değinmek lazım.

Kaddafi en başından beri ne ile karşı karşıya olduğunu biliyordu. Ülkesinde yaşananlar için El Kaide uzantılı örgütleri suçlaması doğruydu. Ancak bunu yaparken ve haklı durumdayken bile kendi pozisyonunu korumayı başaramadı ve trajik bir biçimde hayatını kaybetti. Kaddafi olayların başında da “uzlaşmacı” bir tutum sergilemeye de çalıştı. Ancak bu tutum iki muhatap açısından da yanlıştı. Kendi vatandaşlarına yalvarır bir pozisyon sergiledi ki bu halkın gözünde küçülmesine yol açtı, diğer muhataplar olan Batı dünyasının kurtları ise zaten kendisini yemeye karar vermişlerdi.

Kaddafi’nin Batı dünyasına da, kendi vatandaşına da ağırlığını koruyabilerek liderlik yürütmesinin temel bir dayanağı olmalıydı: Ordu. Ancak kendisine karşı darbe yapılır korkusu ve vizyon eksikliği, yaşamı boyunca ordu gibi bir ordu kurmasını engelledi. Ve en elzem zamanda ihtiyaç hissettiği o orduyu elinin altında bulamadı.

Üstüne Batı ile uzlaşma yolunu deneyince Rusya tarafından desteklenmedi.

Oysa Beşşar Esad bir kez bile taviz vermeden yürüttü savaşını. Bulunduğu pozisyonun gerektirdiği şekilde hareket etti. Halka yönelik hitaplarında ya da Batı’ya yönelik mesajlarında zayıflık sergilemedi. Giyimi de dahil pozisyonunun gerektirdiği ağırlığı korudu. İkincisi Suriye’nin Hafız Esad’tan miras kalan gerçek bir ordusu var(dı). Suriye yönetimi bu nedenle ayakta kalabildi ve daha sonra artık zor durumlar yaşamaya başladığında Rusya devreye girdi. Kaddafi tecrübesini (yanlış bir hamle olarak) yaşayan Putin, Esad’ın tavizsiz bir şekilde pozisyonunu koruduğunu görmeseydi Suriye’ye girmezdi.

Buna benzer örnekler çoğaltılabilir ancak özet olarak “Çadır devleti” görünümünden kurtulamayan Libya ile Arap dünyasının en kadim parlamenter birikimlerinden birine sahip, Lübnan ve Mısır ile entegre onlarca siyasetçi, entelektüel birikime sahip Suriye’yi karşılaştırmak mümkün değil.

Bunların hepsi tarih, günümüz için ne söylenebilir denilirse cevap şudur: Tarih Suriye’ye önemli birikimler edindirdi ve eğer Suriye ayakta kalabildiyse bu birikim sayesinde olmuştur.

Diğer yandan Suriye’nin halihazırdaki pozisyon değerinde bir azalma söz konusu değildir. Evet Libya’nın petrolü vardır ama Suriye Libya’daki petrol de dahil, devam eden amansız küresel ve bölgesel/askeri ve siyasi mücadelenin merkezindedir ve bu nedenle Libya’nın 50 milyar varillik petrolünden çok daha değerlidir. Şam’ı elinde tutan, Ortadoğu’yu da büyük oranda elinde tutmuş olur ki bunun petrol ile kıyaslanamayacak tarihsel bir kazanım olduğu aşikar.

Bu açıdan bakıldığında Suriye ve Libya’ya saldırıların hedefleri şöyle kıyaslanabilir: Libya petroldür ama Suriye, her şey olmasa da birçok şeydir.

Şu anda yaşanan süreçlere bakıldığında ise Suriye’de kendisine karşı isyan eden, kendisini devirmeye çalışan örgütlere ve devletlere karşı savaşan bir yönetimin olduğu ve mücadelenin bu bağlamda tarif edilebileceği savunulabilir.

Ancak Libya’da yönetim ve diğerleri değil iki taraf, yani “iç savaş” var. Suriye ileride bölünür mü bölünmez mi sorusu elbette sorulabilir ancak bölünme olsa dahi bunun Libya gibi iki taraf arasında olmayacağı ve “devletin” ayrılan taraf ile mücadele etmeye devam edeceği söylenebilir. Oysa Libya’da bir bölünme olması halinde hemen yeni bir Libya’nın ortaya çıkabileceği tahmin edilebilir.

Bütün bu çıkarımlar iki ülke arasındaki devlet olabilme-olamama farkından kaynaklanıyor. El Arabi El Cedid gazetesinden Mervan Kabalan bir köşe yazısında “Libya sürecinin Suriye sürecine benzediğini ve Libya’da yaşananların Suriye’yi iyi okuyanlar için yabancı olmadığını” yazmış ardından eklemiş: Libyalı siyasetçiler Suriyeli kardeşlerinin kaçırdığı fırsatı …

Elbet benzer yönler vardır ancak iki ülke arasında nitelik farkı var ve bu nedenle zahiri benzerliklerin aynı sebeplereden kaynaklandığını ya da aynı sonuçlara yol açacağını düşünmek yanılgı olabilir.

Son olarak: Suriye küresel mücadelede her zaman vardı, Libya ise yeni başlıyor. Taraflar ve Libya dışındaki alanlarda da hedeflerine bakıldığı zaman çok çetin olacağı da söylenebilir ama bu, Mervan Kabalan’ın dediği gibi Libya’nın bu süreçte taraf olarak değil paylaşılan olarak yer alması şeklinde olacak büyük ihtimalle.

 


Musa Özuğurlu kimdir?

Gazeteci. Mesleğe 1994 yılında başladı. Çok sayıda radyo ve TV kanalının haber merkezlerinde editörlük, muhabirlik, program sunuculuğu yaptı. 2010 yılında TRT Türk’ün Suriye temsilcisi olarak çalışmaya başladı. Suriye’de 2011’de başlayan süreci 2016 yılına kadar yerinde takip eden az sayıda yabancı gazeteciden biridir. Alanı Suriye başta olmak üzere Ortadoğu. Halen Artı TV’de hafta içi her gün iç ve dış gündeme medyanın yaklaşımını yorumladığı “Medya Kritik” ve iç ve dış gündemin tartışıldığı “Bu arada” haftalık programını sunmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI