Ahmet Murat Aytaç
Ahmet Murat Aytaç

Seçmeni seçmek: Kayyımla siyaseten gasp

Cumartesi, 6 Haziran, 2020
Bugün Türkiye’de seçme ve seçilme hakkı sadece oy kullanmaya ve aday olmaya indirgenmiştir. Çünkü oy hakkı kendisinden beklenen sonuçları tam olarak doğuramamakta, belli bir seçmen grubu tercihlerinden ötürü cezalandırılmaktadır. Kayyım, bu çerçevede gerçekleşen siyasi gasp yoluyla seçmenin dönüştürülmesinin aracı, hükümetin kendine uygun seçmeni seçmesinin yoludur.

Yerel yönetimlere kayyım atamanın “yasa dışı faaliyetlerde” bulunan belediyelerde suç takibi için alınmış bir koruma tedbiri olduğu söylenmektedir. Genel olarak hukuk öğretisinde bir kurum veya işletmeye kayyım atamak el koymanın özel bir biçimi olarak değerlendirilir. Kayyım kökende bir özel hukuk uygulaması olup CMK’da 2005 yılında yapılan bir değişiklikle kamu hukukunun bir parçası haline gelmiştir. Değişiklik, kuvvetli suç şüphesinin olduğu durumlarda şirket yönetimine bir devlet görevlisinin vekil olarak tayinini mümkün kılmaktadır. Böyle bir uygulamayı tercih etmenin gerisinde şirketin tüm varlıklarına el koymanın yaratacağı muhtemel ekonomik zararların önüne geçebilme amacı yatmaktadır. 2000’li yılların başında el konan şirketlerin borsada yaşadığı değer kaybı milyar dolarları bulunca kamu ekonomisi bundan büyük bir zarara uğramıştı. Sonrada el konacak şirketlerin yine benzer ekonomik zararlara yol açmaması için geçici bir koruma tedbiri olarak kayyım atamak çözümü geliştirilmişti.

Temelde ekonomik hayatın düzenlenmesine dönük olan ve şirketleri hedef alan bu koruma tedbiri ilk başta çok sınırlı bir uygulama alanı buldu. Ancak 15 Temmuz sonrasında “terörle mücadele” anlayışı çerçevesinde Fethullahçılara ait çok sayıda şirkete kayyım atanınca, kayyım figürü tabiri caizse metastaz yaptı ve başka birçok alana da sıçradı. Belediyelerin de kayyım atamasının hedefi haline gelmesi bu döneme denk düşer. Belediye Kanunu’nda 2016 yılında yapılan değişiklikle kayyımın uygulama alanı yerel yönetimleri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ekonomik hayattan siyasi hayata, şirket yönetimlerinden belediye yönetimlerine aktarılınca kazandığı biçim içinde kayyım siyasi makamlara el koymanın özel bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak gerçekleşen sadece bir biçim değişikliğinden ibaret değildir, bu uyarlamayla beraber meselesin esası da değişmiştir. Çünkü kayyım atama ait olduğu hukuki bağlamdan koparılıp siyasi uzlaşmazlıkların çözümünde kullanılan bir araç halini aldığında, meşru çerçevesi içinde el koyma olarak görülen işlem artık bir tür gasp niteliği kazanmaya başlar.

Bir faaliyetin esas doğası onun en saf halinde anlaşılır. Saf haliyle siyaseti her şey çıktıktan sonra geriye kalana bakarak anlayabiliriz. Türkiye’de iktidar hukuki veya ekonomik ölçütleri kamu hayatının doğasını karmaşıklaştıran aksesuarlarmış gibi devreden çıkardıktan sonra elde kalan tek şey gasptır. Kayyım yoluyla gerçekleşen makam gaspları, Türkiye’de siyasetin en saf haliyle açığa çıktığı temel bir biçim üzerinde durmayı, yani “el koyma” aracılığıyla gerçekleşen şiddeti yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Bugünkü uygulamanın bir yasal dayanağı elbette var, ama bir uygulamayı yasal kılan şey onu otomatikman hukuki kılmaz. Çünkü hukuk yasayı aşan üstün bir hak idealine dayanır ve hakka aykırı olan yasa hukuka da uygun olamaz. Sözün kısası, yanlış bir yasa doğru bir şekilde uygulanamaz. Bu durum kayyım meselesinin bütün mahiyetini değiştirir ki onu siyasi şiddetin bir unsuru olarak ele almamızın nedenini de bu oluşturur. Bu şiddetin çıplak gözle de görülebilmesi için ilk olarak hukuktaki temel bir ayrımın kayyım yoluyla nasıl ilga edildiğini açığa çıkarmamız gerekir. Ardından bunun siyasetin işleyişini nasıl değiştirdiğini göstermek çok büyük bir önem taşımaktadır. Zira kayyım, bugün başkanlık sisteminin bir türü olarak kabul gören Türkiye’deki sistemin, aslında hükümetin halk tarafından seçildiği rejimden halkın hükümet tarafından seçildiği rejime geçiş aracı olduğunu ortaya koymaktadır.

İlk olarak, hukukçuların üzerine titrediği bir ayrımın, yani özel hukuk ile kamu hukuku ayrımının kayyım bağlamında nasıl anlamsız hale geldiği üzerinde durmak istiyorum. Kayyım atamanın esasen şirket yönetimleri için geliştirilmiş bir önlemken belediyelere uyarlandığından yukarıda söz etmiştim. Terörün söz konusu olduğu yerde devlet için akan sular duruyor ve bütün ayrımlar anlamını yitiriyor. Şirket ile belediye arasındaki farkın ortadan kaldırılması, kayyımın terör kavramlaştırmasının sunduğu içeriksiz ve anlamsız zeminde kullanılması sayesinde mümkün olabilmiştir. Oysa belediye örgütleri varlık ve amaç bakımından şirketlere göre bir özgünlük taşırlar ve bu durum onların yönetim organlarını yapısal açıdan farklılaştırır. Belediyeler halkın yerel ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla kurulan, karar organları seçimle oluşturulmuş özerk yapıdaki kuruluşlar olarak tanımlanırlar. Kayyım atanan belediyelere yönelik “belediyecilik yapmıyorlar” eleştirisi, esasen bu tanımı sadece hizmet boyutuna indirgeyen dar görüşlülüğün ürünüdür. AKP’liler kendini iktidarda güvende hissetmeye başladığı günden bu yana siyasi faaliyeti genel olarak “halka hizmet” boyutuna indirgeme eğilimindedir. Kayyım figürü bu indirgemeyle tutarlı olup, yerel demokrasiyi yoksullaştırma arzusunun yahut siyasal tartışmayı kamu hizmetinin teknik gereklilikleriyle sınırlandırma yaklaşımının yansımasından başka bir şey değildir. Nitekim bu yaklaşım Mülkiye müfettişlerinin “Mardin modeli” önerisinde olduğu gibi yerel yönetim ile merkezi yönetim ayrımını kaldırma veya belediye ile şirket arasındaki temel ayrımları yok sayma gibi çözümlerde de etkisini göstermiştir.

Kamu ile özelin sınırında duran böylesi durumlarla ilgili tartışmalar, bugüne kadar esas olarak “belediye şirketlerinin” statüsü üzerinden yürütülmüştür. Yani tartışma şu soru ekseninde gelişmiştir: Kamu hizmeti veren ve yönetimi belediyenin elinde olan bir şirkete özel bir kuruluş denebilir mi? Kayyımdan sonraysa tartışmanın yönü şu şekilde değişmiştir: Kamu hizmeti verse de yönetim organı şirket örneğine göre belirlenen bir belediyeye kamu kurumu denebilir mi? Yani sıralama değişmiştir ve artık belediyeye göre şirket değil şirkete göre belediye tartışması yürütmek gerekmektedir. Meseleye böyle bakınca, ister kamu hizmeti versin ister özel hizmet versin, bir şirket ile belediye arasında varoluşsal bir ayrım olduğunu görürüz. Çünkü belediye, her şeyden önce kamu gücünün hak ve yükümlülükleriyle donatılmış olan bir kamu tüzel kişiliğidir. Söz konusu durum onun vergi toplamak veya ceza vermek gibi egemenlik ayrıcalıklarından pay almasına olanak tanır. Belediyeyi bir şirketten ayıran en temel özellik de buradan türer. Şirketin yönetim organlarının oluşumu, onun mülkiyet yapısından ve pay sahiplerinin çıkarından ayrı düşünülemez. Burada özel yarar her zaman genel yarara galebe çalar. Yani hiçbir beldenin yönetimi sırf hizmet kapasitesine bakarak bir şirketin eline teslim edilemez, bir şirketmiş muamelesi göremez.

Tüm bu sebeplerden ötürü belediyelerde önce gelen hizmet değil siyasettir. Yerel yönetimler egemenlik ayrıcalıklarına sahip kuruluşlar olduğuna göre, bu kurumlarda yönetim organlarının nasıl oluşacağı egemenlik yetkilerinin meşru kullanım koşullarıyla kopmaz bir ilişki içindedir. Demokratik ülkeler açısından bakıldığıdan iktidarın meşru kullanım koşulunun seçim olduğu bugün için tartışma götürmez bir gerçek. Bu gerçekten ötürü şirket için yapılabilir olan şey belediyeye yapıldığında çok başka sonuçlar doğurur. Elbette bir belediye yönetimi de yasa dışı faaliyetlerde bulunabilir veya suç şüphesiyle kovuşturulabilir. Ama demokratik usullerle işleyen siyasal bir toplumda bunun yolu kayyım atamak olamaz. Bu konuda Türkiye’de 2016 öncesinde uygulanan usul, belli sorunlar içermesine ve öz olarak antidemokratik olmasına rağmen, en azından biçimsel açıdan demokratik ilkeyle çelişen bir özellik arz etmiyordu. Bir belediye başkanı yolsuzluk yapmak, ihaleye fesat karıştırmak veya “terör” bağlantısı gibi yasa dışı faaliyetlerde bulunmakla suçlandığında açığa alınıyor, onu yerine başka birini belediye meclisi üyeleri seçiyordu. Somut örnek verilecek olursa, Adana’da 2010 yılında Aytaç Durak görevden alınınca yerine Zihni Aldırmaz belirttiğim usule uygun olarak vekil seçilmişti.

AKP’nin “vekil seçilmesi” yerine “vekil atamak” yönetimini benimsemiş olmasının siyasi anlamını burada buluyoruz. Bugün hedef alanınan belediyelerde atama yönteminin uygulanamasının nedenini buralarda seçimle gelinen tüm yerel organların ezici bir çoğunlukla HDP seçmenince belirlenmiş olması oluşturur. Bu yüzden kaynağı seçimde olan tüm organlar devre dışı bırakılarak merkezi atama yoluna gidilmektedir. Yapılan atamaların bütçe olanaklarıyla beraber belediye hizmet kalitesini arttırarak zaman içinde kayyıma bir meşruiyet sağlayacağına inanıldığı için uygulama devam ettirilmektedir. Fakat burada gerçekleşen şey halk egemenliğinin yerel düzeydeki tecellisi olan belediye seçimlerinin yok sayılmasıdır. Asıl amaç seçilmiş olan belediye yönetimlerine darbe yapmak değildir, yönetimi belirleyen halkın oy hakkını gasp etmek ve bu yoldan seçmen davranışlarını dönüştürmektir. Her hak gibi seçme ve seçilme hakkı da sadece ifa edildiği anda değil, kendinden beklenen esas sonucu doğurduğu anda tam olarak kullanılmış olur. Örnek vermek gerekirse, bir yerde ifade özgürlüğünün var olduğundan söz edebilmek için insanların dilediğini söylemesi yetmez, aynı zamanda bundan ötürü cezalandırılmaması da gerekir. Bugün Türkiye’de seçme ve seçilme hakkı sadece oy kullanmaya ve aday olmaya indirgenmiştir. Çünkü oy hakkı kendisinden beklenen sonuçları tam olarak doğuramamakta, belli bir seçmen grubu tercihlerinden ötürü cezalandırılmaktadır. Kayyım, bu çerçevede gerçekleşen siyasi gasp yoluyla seçmenin dönüştürülmesinin aracı, hükümetin kendine uygun seçmeni seçmesinin yoludur.


Ahmet Murat Aytaç kimdir?

Ailenin Serencamı: Türkiye'de Modern Aile Fikrinin Oluşumu (2007), Kitlelerin Ruhu: Siyasi ve Sosyal Tahayyüle Kalabalıklar (2012) adlı eserleri kaleme aldı. Göçebe Düşünmek: Deleuze Düşüncesinin Kıyılarında (2014) adlı eserin editörlerinden biridir. Şubat 2017'de yayımlanan KHK ile ihraç edilinceye kadar Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Yardımcı Doçent ünvanıyla çalıştı. Temel ilgi alanları insan hakları felsefesi, siyasal düşünceler tarihi ve siyaset kuramı, radikal demokrasi gibi konulardan oluşmaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI