'Hele şu günler bir geçsin'

Cumartesi, 6 Haziran, 2020
“Anayasa’ya aykırı ama aleyhimizde kullanılmaması için evet demek zorundayız” formülü, gelen talimatla milletvekilliği düşürülenler –ve iktidar kulislerinde buna “siyasette yeni dönem” denmesi- noktasına vardı. Kayyımlara gösterilen zayıf tepki, imkanları ellerinden alınan yerel yönetimler gerçeğine dönüştü. “Bize darbeci derler” diye korkanlar ses çıkartamadıkları darbeler almaya devam ediyor. “Bizi sokağa çekmek istiyorlar” savunması yapanlar artık güvenli bir alan bulamıyor. Bunlar mevcut iktidarı ayakta tutan zeminle, vasatla mücadele etmek, bu zemini değiştirme çabası şöyle dursun, onun bir parçası haline gelmenin bedeli.

Uzun bir süredir “hele şu günler bir geçsin” cümlesi, insanların birbirlerine ve galiba en çok da kendilerine söyledikleri söz haline geldi. Korona kriziyle birlikte çok daha güncel bir içerik de kazandı. Basit bir ahbaplık görüşmesi veya hayatı etkileyecek çok keskin bir karar için aynı cümle kuruluyor. En etkili aktörlerin, çok önemli siyasi veya ekonomik kararlarda bile bazen çaresiz bir ataletle bazen kurnaz bir fırsatçılıkla aynı sığınağa çekildiği, aynı bahaneyi muhataplarının önüne koyduğunu duyuyoruz. Tam olarak geçecek olan nedir? Geçtiğinde gelecek olan ne? Ne olduğu zaman bugünlerin geçtiğine ikna olacağız? “Çok –veya daha- kötü şeyler olacak” iddiasının en garantili kehanet olması son bulacak mı? Senelerdir travmalar eşliğinde “yeni normal” diye masamıza konulan ve bitmez tükenmez bir beklemeyi mümkün kılan hal, bir gün bitecek mi gerçekten?

Felaket psikolojisi, “kaçınılmaz fırtınanın” geçmesine kadar dayanabilmeyi, sağ ve ayakta kalmayı kritik öncelik haline getiriyor. “Ayakta kalmanın” tek mesele haline gelmesi, çoğunlukla beklemeyi (dinlemeyi) çağıran, ender olarak hareket etmeyi (konuşmayı) kışkırtan bir motivasyon yaratıyor. Ekonomik ve hukuki güvencesizlik hissi, taleplerin yerine, sakınmayı (biraz daha fazla uyumlanmayı) öne çıkartıyor. Otoritenin gösterdiği (işaret ettiği) riskler, otoritenin kendi yaratığı tehdidi ikinci plana itiyor. Yüksek tutulan endişe, kadere dönüşmüş baskı ve kanıksanmış belirsizlik hissi, insanları kolay yönetilir hale getiriyor. Güvensizlik, endişe ve alıştırılmış olağanüstülük tazelenebildikçe, “bekleme” en güçlü siyasi pozisyon ve giderek statükonun garantisi haline dönüşüyor. Refahını artırmak (artacağını ummak) yerine borç (yardım) bulabilir olmak sevinç yaratıyor, müjde sayılıyor. Bu durum sadece etki altında kalan kalabalıkları değil, bu vasata itiraz edebilecek potansiyeli de kolayca ele geçirebiliyor.

48 saat içinde, Sağlık Bakanı’nın “sokağa çıkma yasağı bitti”, İçişleri Bakanlığı’nın “bu hafta yasak var”, Cumhurbaşkanı’nın “ben kaldırdım” açıklamalarının peş peşe gelebilmesi, anaforda daha kolay mümkün oluyor. Üç ay boyunca 65 yaş üzerindeki insanların -aslında anayasal hakları açısından da sorunlu biçimde- eve hapsedilebilmesi de öyle. (Muhafazakarlığın değer verdiğini söylediği kıymetler ile kapitalizmin verimlilik esasları karşı karşıya geldiğinde tercihin ne olduğunu da böylece gördük) Daha önemlisi bunların bir tepki yaratmaması, yaratacağı endişesi oluşturmaması, yerleştirilen derin “iradesizlik” halinin sonucu. İktidar sahibi siyasiler ile destekçileri arasında çift taraflı bir “cezasızlık” anlaşması yapılmış gibi. Bu sadece bizim memleketimizle sınırlı değil. “Kamuoyu baskısı” denilen şeyin icat edildiği ve çok belirleyici olduğuna inanılan ABD’de son yaşananlar, kimlik siyasetinin rehin aldığı iradenin nasıl kullanılabildiği ve nasıl sonuçlar verebildiğini ortaya koyuyor.

Polisiniz insanların gözü önünde birini boğarak öldürecek, bunu daha önce defalarca yapmış oldukları ve cezasızlık nedeniyle adalete güven kalmadığı için insanlar isyan edecek, sonra “ilk üç gün iyiydi ama bunlar artık fişkiyeleri kırıyor” diyerek üste çıkıp pişkince insanlara parmak sallamaya başlayacaksınız. Bunu, bir güç kirlenmesi veya akıl yitimi olarak yorumlamak; siyasi veya psikolojik anormallik (patolojisi) olarak görmek elbette mümkün. Fakat bu durumun, iktidarın gücünü, hatta politik desteğini artırıp artırmaması üzerine konuşulmaya başlanmışsa –üstelik bu tezleri destekleyen veriler ortaya çıkmışsa- hadiseye başka türlü bakmak, başka türlü tartışmak gerekir. Yağma tehlikesinin polislerin yollarda insanların boğulabileceği fikriyle kıyaslanabildiği bir zeminde, mücadele edilecek şey sadece bu adaletsizliği yapan “yönetimler” olmaktan çıkıyor. Krizlerden fırsat imal edenler kadar bu fırsatı işlettikleri toplumsal-siyasal vasat da belirleyici oluyor.

Türkiye bu deneylerden hemen her gün yeniden geçiyor. Polisler tarafından öldürülen çocukların annelerinin meydanlarda yuhalatılmasını canlı yayınlarda izledik. Tekmeyle Ali İsmail Korkmaz’ı öldüren polisin, o tekme yüzünden ayağının incinmesini “kamusal mağduriyet” kabul eden yargı makamlarını gördük. Paris’te “ayak takımı” denilenlerin, İstanbul’da “çapulcu” diye isimlendirildiğini duyduk. Şimdi, söylenmemiş sözlerin üzerinden açılan darbe tartışmalarının gölgesinde, seçilmişi de seçeni de takmayan sivil darbe adımlarının ilerletildiğini seyrediyoruz. Kendisinin yaptığı darbeyi ve sadece kendisinin seçildiği seçimleri meşru görüp, iktidarına ilişkin her türlü itirazı darbe sayan ve memnun kalmadığı seçim sonuçlarını tanımayan bir iktidarla yaşıyoruz. Ancak aynı zamanda memleketi, bu yönetme tarzını ve siyasi gücü sürdürme biçimini onaylayan –en azından sessiz- bir kalabalıkla paylaşıyoruz.

ABD’de ya da Türkiye’de, Brezilya’da veya Hindistan’da; insanları nefessiz bırakan düzenin, insanları boğarken bile fırsat üretebilmesinden bahsediliyorsa, bunu mümkün kılan zemine dikkatli bakmak gerekir. Sığınağa saklanarak ürkütücü bir tehlikeyi işaret eden başkan, ertesi günü İncil’i eline alıp kimsenin yenemeyeceği bir güç olma iddiasıyla tekrar ortaya çıkabiliyor. Zayıflık ya da kontrolsüz güç, basitlik veya “özel yetenekler” aynı anda masaya sürülebiliyor. Beceriksizlik sonucu oluşan karmaşa lütuf atağına çevrilebiliyor. Açık ve defalarca ortaya çıkmış yalanlar, tekrar tekrar kullanıma sürülüyor. Asıl önemlisi, bu çelişkili tutumlardan hasar alınacağından endişe duyulmayıp aksine karlı sonuçlar çıkabileceğinin hesaplanıyor olması. Çünkü bu durumun sürmesini mümkün kılan asıl neden, iktidar sahiplerinin olağanüstü yetenekleri değil bunu sağlayan vasata nüfuz edilememesi, buna hevesli etkili aktörlerin çıkmaması. “Boş bırakılanın davulcuya kaçılması” halinden, davulcunun çok emin olması. O zaman denklemi değiştirmenin yollarından biri, davulcuyu kötülemekten –veya kötü ritmin rahatsız etmesini beklemekten- çok alanı doldurmak olmalı.

“Anayasa’ya aykırı ama aleyhimizde kullanılmaması için evet demek zorundayız” formülü, gelen talimatla milletvekilliği düşürülenler –ve iktidar kulislerinde buna “siyasette yeni dönem” denmesi- noktasına vardı. Kayyımlara gösterilen zayıf tepki, imkanları ellerinden alınan yerel yönetimler gerçeğine dönüştü. “Bize darbeci derler” diye korkanlar ses çıkartamadıkları darbeler almaya devam ediyor. “Bizi sokağa çekmek istiyorlar” savunması yapanlar artık güvenli bir alan bulamıyor. Bunlar mevcut iktidarı ayakta tutan zeminle, vasatla mücadele etmek, bu zemini değiştirme çabası şöyle dursun, onun bir parçası haline gelmenin bedeli. Ancak bugün bile Kemal Kılıçdaroğlu, üç isim içinde sadece Enis Berberoğlu’dan, Berberoğlu da bir tek kendisinden bahsediyor. Güvenpark’a yürüyen milletvekillerini polis tartakladığında diğer muhalefet partilerinden ses gelmiyor. Bugünlerin geçip kendiliğinden başka bir zamanın başlayacağını bekleme, bugünlerden fırsat çıkartanlara değil buna imkan verenlere daha çok kafa yormama ısrarı hâlâ sürüyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI