Berdan Öztürk: Fikir Bahçeli’nin, icraat Erdoğan’ın

Cumartesi, 6 Haziran, 2020
Leyla Güven’le birlikte Demokratik Toplum Kongresi eşbaşkanlığı yapan HDP Ağrı milletvekili Berdan Öztürk’e göre Güven ve Farisoğulları’nın vekilliklerinin düşürülmesi için bizzat Devlet Bahçeli düğmeye bastı. AKP’nin MHP ne istiyorsa verdiğini söyleyen Öztürk’e göre devletin Kürtlere demokratik siyaset yaptırmama ısrarı sürdükçe, Kürtlerin de siyaset yapma kararlılığı devam edecek. Öztürk, Türkiye’nin “yeşil milliyetçilikle” yönetildiğini ve MHP ideolojisinin AKP’ye egemen hale geldiğini söylüyor ve ekliyor: “Faşizmin her ileri adımında siz geri adım atarsanız, bir süre sonra kaçacak yer bulamazsınız.”

Demokratik Toplum Kongresi Eş başkanı ve HDP Hakkâri milletvekili Leyla Güven, HDP Diyarbakır milletvekili Musa Farisoğulları ve CHP İstanbul milletvekili Enis Berberoğlu hakkındaki yargı kararları, 4 Haziran’da TBMM Genel Kurulu’nda okunarak milletvekillikleri düşürüldü. Saatler içinde üç milletvekili hakkında gözaltı kararı çıkarıldı ve gün bitmeden de hapse gönderildi. Güven ve Farisoğulları, 2009 yılında açılan KCK davasından aldıkları cezalar onandığı için hapse gönderildi. Oysa 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında AKP, bu davayı da “FETÖ kumpası” olarak nitelendirmişti. Üstelik bu davayı açan hakim ve savcılar da FETÖ davasından hapiste yatıyorlar.

Güven ve Farisoğulları hakkındaki yargı kararı haftalar önce TBMM’ye ulaşmış, fakat Genel Kurul’da okunmadığı için vekillikleri düşürülmemişti. Peki ne oldu da 4 Haziran’da bu kararlar apar-topar okundu ve vekiller hapse atıldı? 2015 yılından bu yana yürütülen baskı ve operasyon dalgası HDP’yi ve Kürtleri nasıl etkiliyor? AKP-MHP iktidarının uygulamaları Kürt sorununu nasıl bir boyuta taşıyor? CHP’nin, sanki sadece Enis Berberoğlu’nun vekilliği düşürülmüş gibi davranması ne anlama geliyor? Leyla Güven’le birlikte Demokratik Toplum Kongresi’nin eş başkanlığını yürüten HDP Ağrı milletvekili Berdan Öztürk’e bağlanıyoruz…

Demokratik Toplum Kongresi eş başkanlığını beraber yürüttüğünüz Hakkâri milletvekili Leyla Güven ile Diyarbakır milletvekili Musa Farisoğulları’nın vekilliklerinin düşürülmesi ve hapse atılmalarını nasıl bir mesaj olarak okuyorsunuz?

Bu sürecin arkaplanında, 4 Kasım 2016 tarihinde eş genel başkanlarımız Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve milletvekillerimizin tutuklanmasıyla başlatılan, başta Kürtler olmak üzere demokratlara siyaset yaptırmama hedefi yatıyor. Devlet aynı yöntemi 1990’lı yıllarda da denemiş, DEP milletvekilleri tutuklanmış, on yılı aşkın süre hapis yatmış ve Kürtlerin Ankara’da siyaset yapması engellenmek istenmişti. Devlet ve onu yöneten iktidarlar, bize siyaset yaptırmama ısrarını sürdürdükçe, biz de demokratik siyaset yapma ısrarımızı sürdürdük ve bu kararlılığımız devam edecek.

Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’nın vekilliklerinin düşürülmesi hangi yargı kararına dayanıyordu?

Bu cezalar 2009 yılında, o dönemin Fethullahçı yargısı tarafından açılan KCK davasına dayanıyor. Her iki arkadaşımız da bu kumpas dava sonucu uzunca süre hapis yattıktan sonra, 2013-2014 yıllarında, temyiz aşamasında tahliye edilmişlerdi. Leyla Güven son olarak Afrin harekatına tepki gösterdiği için tekrar hapse atılmış ve hapisteyken milletvekili seçilmişti. Sayın Farisoğulları da benzer bir biçimde milletvekili seçilerek Ankara’da, demokratik siyasete devam ediyordu. Öte yandan unutmayalım ki, arkadaşlarımızın tutuklandığı KCK operasyonları konusunda AKP iktidarının kendisi de daha sonra “kumpas dava” tespiti yapmıştı. Nitekim o davayı yürüten mahkeme başkanı da, savcı da, FETÖ davasından hapis cezası almış ve şu an içerideler. Yani Leyla Güven ve Musa Farisoğulları, şu anda hapiste olan Fethullahçı yargıçların açtığı dava nedeniyle tutuklular. Bu tablo, meselenin boyutlarını yeterince netleştiriyor zaten.

‘KÜRT KARŞITLIĞINI FETHULLAHÇILARIN BIRAKTIĞI YERDEN DEVAM ETTİRİYORLAR’

Peki ne oldu da dün, haklarındaki karar TBMM Genel Kurulu’nda okundu ve milletvekillikleri düşürüldü?

Berdan Öztürk

Dünkü TBMM tiyatrosu daha önce hazırlığı yapılmış bir kurmacadan ibaretti. AKP-MHP’nin dün yaptığı şey, FETÖ’nün 2009 kumpasına yeni bir kumpas eklemekti. Kürt karşıtlığını Fethullahçıların bıraktığı yerden devam ettiriyorlar.

Güven ve Farisoğulları’nın cezaları Yargıtay’da ne zaman onaylanmıştı?

Yaklaşık üç-dört ay önce onaylanmış ve uzun bir süredir de karar Meclis’e bildirilmişti. Fakat bu karar Genel Kurul’da okunmuyordu. Ama bundan bir hafta kadar önce Devlet Bahçeli’nin “Milletvekilleri dokunulmazlığı ile ilgili beklentiler karşılanmalıdır” şeklindeki açıklaması üzerine düğmeye basıldığı anlaşılıyor. Artık deneyimle ve gözlemle sabittir ki, Bahçeli ne zaman bir şey söylerse, talep ederse, beklentileri çok kısa süre içinde karşılanıyor. Bahçeli ne istiyorsa, iktidar onu yapıyor. Hem de harfiyen!

‘AKP’NİN NE YAPACAĞINI ÖNGÖRMEK İÇİN ERDOĞAN’A DEĞİL, BAHÇELİ’YE BAKIN’

Bu size ne anlatıyor?

Milliyetçi-şovenist yaklaşım devlet yönetiminde egemen hale geleli çok oldu. AKP’nin neler yapacağına dair öngörüde bulunmak isteyenler, Erdoğan’dan ziyade Bahçeli’nin sözlerine odaklanabilir. İnfaz yasasındaki düzenlemede de aynı şey oldu ve AKP, MHP ne istediyse onu verdi. Üstelik bunu da korona virüs salgınının pik yaptığı ve dolayısıyla toplumsal tepkinin örülemeyeceği bir dönemde yaparak, ne kadar mafya üyesi, çeteci varsa, salıverdiler. Bununla birlikte milletvekillerinin tutuklanması, belediyelere kayyum atanması, mezarlıkların sistematik olarak tahrip edilmesi, Kürtlerin demokratik siyasetten dıştalanmaya çalışılması genel olarak Türkçü ideolojiyle uyumlu politikalar. Bu açıdan MHP’nin taşıyıcısı olduğu ideolojinin artık AKP’ye de egemen olduğu söylenebilir. Düne kadar birbirlerine demediklerini bırakmayan, biri İslamcı diğeri Türkçü iki yapı, yeşil milliyetçilikte sentezlendi. Var olanı yok etmeye ve onun üzerinden de her alanda tekçi bir yapı inşa etmeye giriştikleri son beş yılı iyi okumak gerekiyor. Yaptıkları hiçbir darbe, onları murad ettikleri noktaya taşıyamadı. Kürtlerin asimile edilmesi ve giderek siyasi bir aktör olmaktan çıkarılması yönündeki hedeflerine karşın Kürt siyasallaşması daha da artıyor. Bakmayın yarattıkları enkaza. Yarattıkları enkazdaki her bir kaya parçası, onların yeniden ve yeniden tökezlemesine sebep oluyor. Yıktıkça, ilerlemekte daha da zorlanıyorlar.

Bu manzaraya ve enkaza baktığınızda, hem Kürt siyasetinin hem de iktidarın geleceğine ilişkin nasıl bir öngörüde bulunuyorsunuz?

Gelecek, geçmişte yaptıklarınıza göre şekilleniyor. Son beş yılın enkazı siyasette yarattıkları yıkımın molozlarından ibaret değil. AKP-MHP iktidarı tüm Türkiye’yi büyük bir yıkıntı haline getirdi. İki yıllık çözüm sürecinde Türkiye her anlamda nefes alan ve genişleyen bir yapıya dönüşmüştü. İçeride özgürlük ve demokrasi açısından milimlik de olsa gelişmeler yaşanıyor, ilerlemeler kaydediliyor, geçmişin yaraları tespit ediliyordu. Fakat çözüm süreci bitirilip 1990’ların zihniyetine ve uygulamalarına dönüldükten sonra, bırakın temel hak ve hürriyetleri, ekonomide, siyasette, hatta kültür ve sanatta bile dibe vurmuş bir Türkiye söz konusu oldu. Bugün devletin tüm kurumlarının içi boşaltılmış durumda. Keza dışarıda da hiçbir itibarı kalmamış bir iktidar var. Bu zihniyetle yola devam edilemez. Edilirse, mevcut enkaz daha da büyüyecek ve iktidar açısından da gidilecek bir yol kalmayacak. Demokrasi güçleri bunun farkında. Biz bunun farkındayız.

‘FAŞİZMLE MÜCADELE SADECE KÜRTLERİN SORUMLULUĞUNDA DEĞİL’

Farkında olmak yetiyor mu?

Hayır, biz mevcut rejimin uygulamalarını faşizm olarak tanımlıyoruz ve faşizme karşı da direnmek dışında bir seçenek yok. Onu da yapıyoruz, yapacağız. Ama faşizmle mücadele sadece Kürtlerin sorumluluğunda değil. Tüm demokrasi güçlerine, Türkiye’nin demokratik bir cumhuriyet olmasını isteyen herkese, faşizme karşı mücadele etme çağrısı yapıyoruz.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve pek çok CHP’li, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasına tepki gösterirken HDP’li vekillere hiç değinmedi. Bu tutumu nasıl yorumluyorsunuz?

Sayın Kılıçdaroğlu bugün, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasının anayasaya aykırı olduğunu söyleyerek tepki gösterdi. Fakat dört yıl önce, yine Sayın Kılıçdaroğlu, dokunulmazlıkların kaldırılması teklifi için “Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” sözlerini sarf etmişti. Bugünkü vaziyette, bu yaklaşım da payı büyük. Eğer CHP o zaman farklı bir tutum sergileseydi, Anayasa’ya aykırı bir tutumu desteklemek yerine bunu reddetseydi, belki de şu an başka koşullar söz konusu olurdu. Dün üç kişinin milletvekilliği düşürüldü ve bu üç kişi de onbinlerin oylarıyla, iradesiyle seçilmişti. Siz bir vekilin adını anıp sadece onun için tepki gösterirseniz, hak ve adaleti sadece kendiniz isterseniz, bu mücadelede yol alamazsınız. Dahası, bugün HDP’ye atılan taş, yarın size de değer. Bunun kaçınılmaz olduğu gerçeği sayısız örnekle sabittir. HDP beş yıldır büyük saldırılara, düşman hukukuna rağmen dimdik ayakta. Yarın da ayakta kalacağız. Bu saldırılar bizim belimizi bükmez. Ama saldırıların bertaraf edilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması, kendinize istediğiniz adaleti herkes için istemenizle mümkün olur. Aksi halde faşizmin hedefi her geçen gün daha da genişler ve siz de bundan payınızı alırsınız. Bakın, bugün barolarla ilgili yeni bir çaba içindeler. Yarın STK’larla, ertesi gün temel haklarla ilgili faşizan uygulamalara yönelmeleri işten bile değil. Faşizmin her ileri adımında siz geri adım atarsanız, bir süre sonra kaçacak yer bulamazsınız.

Bütün bu baskıcı uygulamalar, genel olarak Kürtlerin halet-i ruhiyesi üzerinde ne tür izler bırakıyor?

Kürdistan coğrafyasında şehirler, kasabalar yıkıldı, şu anda cenazelere, mezarlıklara, insanların kutsallarına, manevi değerlerine saygısızlık yapılıyor. Diyarbakır’da bir gence işkence yapılıyor ve görüntüleri sosyal medyadan yayınlanıyor. Irkçı saldırılar artıyor. Tüm bunlar halkta biriken ve giderek büyüyen bir öfkeye neden oluyor. AKP-MHP’nin milliyetçi, şovenist politikaları, faşizan üslup ve uygulamaları bu öfkeyi derinleştiriyor. Tüm bunlara rağmen Kürt halkı hiçbir koşulda onurlu bir barıştan vazgeçmeyeceğini her seferinde ortaya koyuyor. Bu iradesini seçimle gösteriyor, teslim olmayarak gösteriyor, direnerek gösteriyor. Türkiye’deki faşizmin tek hedefi Kürtler de değil. O yüzden ya hep beraber özgürleşeceğiz ya da hep beraber bu karanlığa sürüklenmeye devam edeceğiz. Şu an zaten hepimiz açık cezaevindeyiz. Açık cezaevinden iki şekilde çıkabiliriz: Ya kapalı cezaevine veya özgürlüğe gideceğiz.

‘HALKIN ÖFKESİ YILGINLIĞA DEĞİL, KARARLILIĞA DÖNÜŞÜYOR’

Kürtlerin seçtiği belediye başkanları iki dönemdir kayyım yoluyla görevden alınıp hapse atılıyor. Milletvekillerinizin de önemli bir kısmı 2016 ve sonrasında hapse atıldı. Şimdi tekrar bu uygulamaya gidiliyor. Seçilmişlerin bu şekilde bertaraf edilmesi, seçmeninizin sandığa yaklaşımını nasıl etkiliyor?

Halkımız sadece mahalli idarecileri veya milletvekillerini seçmek için değil, kendi varlığını ve kararlılığını göstermek için sandığa gidiyor. O yüzden belediye başkanlarımızın yerine kayyum atanması, milletvekillerimizin vekilliklerinin düşürülmesi gibi uygulamalar halkın bu iradesini örselemiyor. Evet, eğer seçme ve seçilme hakkınıza kastediliyorsa, bu elbette öfke yaratır. Ama halkımızın öfkesi yılgınlığa değil, kararlılığa dönüşüyor. Son beş yılda onca baskı, gözaltı, tutuklama, saldırı ve faşizan uygulamaya, kayyum politikalarına, seçilmişlerin hapsedilmesine rağmen, dikkat edin, her seçimde halkımız sandığa gidiyor ve “ben varım” mesajı veriyor. Halk, sandığa sadece aday seçmek için değil, yılmadığını, teslim olmadığını göstermek için gidiyor. Yani halkımız sandık başına giderken seçimleri demokratik bir sürecin işlemi olduğunu düşünerek değil, varlığını ve iradesini göstermenin fırsatı olarak görüyor.

SİNE-İ MİLLET ÇAĞRISI YAPANLARIN SOMUT ÖNERİLERİ VAR MI?

Peki hemen her operasyon veya saldırıda bazı kesimlerin yaptığı sine-i millet çağrılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

TBMM’de bulunmamız, halkımızın binbir emekle elde ettiği bir kazanımın sonucudur. Sırf sandık başına gidip oyunu kullanabilmek için kilometrelerce yol yürüyen insanlarımız var. Bu çabanın tek amacı, kendi iradesinin somutlaşmasını sağlamaktır. Milletvekilleri, belediye başkanları bu çabanın, bu kararlılığın ve emeğin görünürlüğünü sağlayan temsilcilerdir. Biz kazandığımız alanları bırakıp gittiğimizde ne değişecek? Sine-i millet çağrısı yapan arkadaşların bu konuda somut önerileri var mı? Biz, halkımızın varlığını görünür kılma çabalarının temsilcisiyiz. Belki TBMM çatısı altında kanunlara şekil verecek bir etkimiz yok ama orada bulunmamız bile, halkımızın mücadele azminin görünür kılınmasıdır. Belediyeler iki dönemdir gasp ediliyor ama yarın seçim olsa, halk yine aynı inadını sürdürecek, yine kendi temsilcilerini seçecek. Bu ısrarı, bu inadı hem dostlarımızın hem de hasımlarımızın çok iyi anlaması gerekiyor.

HDP milletvekili olarak sahada kolluk güçleriyle karşılaştığınızda neler yaşıyorsunuz? Milletvekili kimliğinize, yasaların emri dolayısıyla gereken hürmet gösteriliyor mu?

Elbette hayır. Bize milletvekili değli, düşman gözüyle bakılıyor. Sıradan, resmi kıyafetli bir polis memuru karşımıza dikilip “devlet benim” diyebiliyor. Bu yaklaşım en yukarıdan en aşağıya kadar egemen hale gelmiş durumda.

‘BİZE DÜŞMAN HUKUKU UYGULANIYOR DERKEN AFAKİ KONUŞMUYORUZ’

Milletvekiline “devlet benim” demek ne anlama geliyor?

Bu, “yasama da, yürütme de, yargı da benim” demek. Bu yaklaşım, sarayın yaklaşımının izdüşümü aslında. Biz bu söyleşiye başlamadan, Ankara’da milletvekillerimiz Kızılay-Güvenpark’ta bir basın açıklaması yapmak isterken de aynı tavır ortaya kondu. Önceki dönem DBP Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan’a bir yargıç, “çözüm sürecinde size altın tepsiyle fırsat sunduk ama siz bunu değerlendiremediniz” demişti. Bunu bir siyasetçi bile kolay kolay telafuz edememeliyken, hem yasa hem de yargıçlık etiği bakımından tarafsız olması gereken bir hakim söyleyebiliyorsa, çürümenin boyutları çok derindir. Arkadaşlarımız hakkında verilen sayısız tutuklama gerekçesine bakıldığında, gözlerinize inanamazsınız. DGM’ler zamanında bile tutuklama kararları kanunlara dayandırılıyordu. Şimdi kanuna dayandırma ihtiyacı bile hissedilmiyor. Bize düşman hukuku uygulanıyor derken afaki konuşmuyoruz yani.

Mesela sizin şahsınızla ilgili ne tür fezlekeler düzenlendi?

Ben açıklamalarımı çoğunlukla Kürtçe yapıyorum ve pek çok fezleke, açıklamalarımı sırf Kürtçe yaptığım için hazırlanmış. Yani söylediğim sözler ne kadar genel-geçer, ifade hürriyeti içinde yer alsa da, sırf konuşmamı Kürtçe yaptığım için fezleke hazırlanıyor. Gerisini varın siz düşünün.

Bu baskılar karşısında HDP nasıl bir yol izlemeyi düşünüyor?

HDP dışında başka hangi partiye bunca baskı yapılsa, şu anda esamesi bile okunmazdı. Bunu bir siyasetçi ezberiyle söylemiyorum, HDP gerçekten gücünü halklardan, tabanının kararlılığından alan, bu sayede ayakta kalan bir parti. Yakın zamanda 9 maddelik bir tutum belgesi yayınladık. Bu belge kapsamında mücadelemize yeni bir ivme kazandırmayı hedefliyoruz. Zaten dikkat ederseniz hemen her yerde HDP konuşuluyor ama HDP’ye, HDP’nin temsilcilerinin önüne perde çekiliyor. O perde ne kadar kalın olursa olsun, HDP’nin varlığı ve gücü saklanamaz. HDP’nin Kürdistan’a sıkıştığına yönelik değerlendirmeler de gerçeği yansıtmıyor. Hayır, HDP her yerde, bütün baskılara rağmen varlığını sürdürüyor ve gösteriyor. Biz bunca saldırılara rağmen ilkelerimizden, programımızdan, tüzüğümüzden en ufak bir taviz vermedik, bundan sonra da vermeyiz.

‘SAĞCI KÜRTLERİN ELEŞTİRİLERİ MÜCADELE ODAKLIYSA, HDP’YLE DEĞİL, SİSTEMLE MÜCADELE ETSİNLER’

Bir süredir HDP’ye, kahir ekseriyette Kürt milliyetçi ve sağcı kesimlerden gelen bazı eleştiriler var. Bu eleştirilere göre HDP hem sol kimliğinden hem de sol ittifaklarından vazgeçmeli, sağa kaymalı, Kürdistan’a “dönmeli.” Bu yaklaşımın temsilcilerinin ikiye ayrıldığı söylenebilir. Bir kısmı gerçekten ideolojik olarak sağcı ve Türk sağıyla anlaşmak için Kürt sağının tesis edilmesini ve bunun öncülüğünü de HDP’nin üstlenmesi isteniyor. Diğer kısmı ise sol ideolojiden değil ama Türkiye solundan uzaklaşılması gerektiğini HDP’ye salık veriyor. Her iki yaklaşım da devlete egemen olan Türk sağıyla anlaşmanın yolunu arıyor gibi. Kürt sağının bir süredir Kürt soluna yönelik tepkisine kaynaklık eden şey nedir sizce?

HDP’ye yönelik eleştiriler elbette olacak. Ama HDP yeni ortaya çıkmış, program ve tüzüğünü yeni oluşturmuş, çeşitli bileşenlerle yola yeni çıkmış bir parti değil. HDP’nin yolu da yöntemi de belli olduğuna göre, bizim nasıl bir hatta ilerlememiz gerektiğine ilişkin birtakım teorik tartışmalar çok da iyi niyetli görünmüyor. Öte yandan Kürt milliyetçiliği diye bir olgunun varlığını inkâr eden HDP değil ki. Dolayısıyla eğer sağcı veya milliyetçi birtakım Kürt kesimlerinin bu eleştirileri mücadele odaklıysa, o zaman mücadele HDP’ye karşı değil, sisteme karşı verilmelidir. Bakın, kayyumların yaptığı ilk icraat, Kürtçe tabelaları kaldırmak, Kürt diline saldırmaktır. Böylesi saldırılara karşı ortaklaşmak yerine bizim ideolojik hattımızın sorgulanıyor olması abesle iştigaldir. İdeolojik, teorik olarak birbirimizden farklı düşünebiliriz ama bu yoğun saldırı koşullarında eğer bizi yok sayan ve yok etmeye çalışan sistemle değil de HDP’yle uğraşılıyorsa, bunun iyi niyetli olmayacağı açıktır.

Devletin baskılarının Kürt milliyetçiliğini kuvvetlendirdiğini düşünüyor musunuz?

Demin halkın öfkeli olduğunu söyledim. Bu öfke Türk halkına veya farklı etnik yahut inanç gruplarına yönelik değil. Halkımız devlete ve onu yöneten yeşil milliyetçi ideolojinin uygulamalarına öfkelidir. Elbette bu süreçte halkın duygusal kırılmaları, incinmeleri olabiliyor. Sonuçta Kürdistan’da, Taybet İnan’ın cenazesinin sokakta tutulmasından bugünlerde mezarlıkların tahrip edilmesine kadar, yapılan bunca vahşete karşı ciddi bir ses çıkmamasının yarattığı incinme var. Ama bu incinmenin bir karşıtlığa, hasımlığa dönüştüğünü kimse söyleyemez. Yaşanan öfkenin muhatabı devlettir, AKP-MHP iktidarıdır. Yine yaşanan öfkenin tamamen milliyetçi bir cepheleşmeye yol açtığını da söyleyemeyiz. Halkımız eşitliği ve barışı hedefliyor.

Leyla Güven ve Musa Farisoğulları’yla ilgili sürecin esas aktörünün Bahçeli olduğunu söylemiştiniz. Fakat bugün Saruhan Oluç yaptığı açıklamada talimatın saraydan geldiğini ifade ediyor. Ne diyorsunuz?

Fikir Bahçeli’nin icraat Erdoğan’ındır. Bu zaten gizli-saklı da değil. Bahçeli geçen hafta açıkça fezlekelerin gereğinin yapılmasını istemişti ve yapıldı da.

Leyla Güven gözaltına alındığında siz yanında mıydınız?

Evet, yanındaydık.

Gözaltı kararı verildiği haberi alındığında ortamda nasıl bir atmosfer vardı?

Gerek Leyla Güven gerekse Musa Farisoğulları, yıllarca hapis yatmış ama yıllarca da demokratik siyasetin çeşitli aşamalarında yer almış, görev üstlenmiş isimler. Onlar gözaltına götürülürken bir söz sarf ettiler: “Berxwedan jîyan e”. Biz bu sözden geri durmayacağız. Yaşamak direnmektir. Dün direndik, bugün direniyoruz, yarın da direnmeye devam edeceğiz.


İrfan Aktan kimdir?

Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. "Nazê/Bir Göçüş Öyküsü" ile "Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu" isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar'da yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI