YAZARLAR

Muharrem İnce kral çıplak deyince

Malum, Cumhurbaşkanı Erdoğan her hafta başında video-konferans yoluyla kabinesini topladıktan sonra canlı yayında Covid-19 salgını ve salgınla mücadele yolunda alınan önlemlere dair açıklamalar yapıyor. Haliyle, milyonlar ekranları başında bu açıklamaları izliyor. Geçmişte AKP’ye oy vermiş olsun olmasın bir seçim konuşmasını, propaganda yayınını ya da çok sevdikleri liderlerinin ağzından çıkacak cümleleri hayranlıkla dinlemek için orada olan insanlar değil bunlar. Evlerine kapatılan ya da tam tersine sokağa (çalışmaya) sürülerek ölüm tehdidiyle baş başa bırakılan, geçim kaynakları ellerinden alınan, işsizlikle, yoksullukla mücadele etmeye çalışırken en yetkili ağızdan yalnız olmadığını, devletinin yanında olduğunu ve onu ne olursa olsun ölüme ve açlığa terk etmeyeceğini duymayı bekleyen insanlar.

Mevzu derin diyeceğim; dilim varmıyor. Zira daha çok dilimde tüy bitti mertebesinde yaşıyoruz şu sıralar. Her konuda öyle. İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Haber Global’de katıldığı program sırasında sözleri iki kez Cumhurbaşkanı’nın konuşmasını canlı yayınlamak için kesilen Muharrem İnce’nin stüdyoyu terk etmesi üzerine açıklama yapmış. İnce’nin sarf ettiği sözleri üzüntüyle karşıladığını belirtiyor: “Her hadiseyi fırsat bilip hasmane bir tutumla Cumhurbaşkanımızın şahsına yönelik hakaret, iftira, karalama furyası başlatan zihniyetin iflah olmaz saldırılarının son bulmasını” temenni ediyor. Maazallah, basının özgür olmadığı bir ülkede yaşıyor olsaydık Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı sıfatıyla dile getirilen bu temenniyi emir telakki edecek çokça yayın kuruluşu olabilir, ekranlarda Cumhurbaşkanını eleştirmeyi topyekûn yasaklayabilirdi. Neyse ki Profesör Altun, açıklamasına “ülkede her bir medya kuruluşunun özgürce görüşlerini ve yayın tercihlerini yansıtabildiğini ve yasal çerçeve içinde faaliyetlerine bir kısıtlama olmaksızın devam edebildiğini” ekleyerek böylesi bir yanlış anlamaya mahal vermeden işin içinden çıkıyor. Hatta, yayının kesilmesine “35 televizyonda Erdoğan konuşuyor” sözleri ile tepki gösteren İnce’yi medya camiamıza iftira atmakla suçlayarak özgür ve bağımsız medya camiasının gönüllerini su serpmekten de geri kalmıyor.

Tabii insanın aklına, bir kamu görevlisi olan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın özgür ve bağımsız medya camiamız adına neden bu denli alınganlık gösterdiği sorusu takılmıyor değil. Sonuçta her biri bağımsız olan bu kuruluşlar, kendi adlarına kararlar alabildiklerine göre kamuoyu önünde kendi tercihlerini de savunmakta özgür olmalılar. Her ne kadar Muharrem İnce’nin terk ettiği yayına katılan gazetecilerden Özlem Gürses, kanala Erdoğan’ın konuşmasını yayınlaması için telefon geldiğini söylüyorsa da, camianın hangi programı yayınlayıp kimin konuşmasını yarıda keseceği konusunda bağzı mercilerden telefon alma özgürlüğüne de kimse karışamaz!

Aslında biliyorsunuz, bu “Cehape zihniyeti”nin ilk vukuatı değil. Bir süre önce Demirören Grubuna ait olduğu için tamamen özgür ve bağımsız yayın yapan CNN Türk’ü boykot kararı almıştı. Kararın arka planında yaşananlara dair Kadri Gürsel’in Al-Monitor’daki değerlendirmesini buraya bırakıp bayram değil seyran değilken Haber Global’de programa çağrılan Muharrem İnce’nin yayını terk etmesinin neden İletişim Başkanlığı nezdinde CHP’nin CNN Türk boykotundan daha önemli addedildiğine bir açıklama bulmaya çalışayım.

Malum, Cumhurbaşkanı Erdoğan her hafta başında video-konferans yoluyla kabinesini topladıktan sonra canlı yayında Covid-19 salgını ve salgınla mücadele yolunda alınan önlemlere dair açıklamalar yapıyor. Haliyle, milyonlar ekranları başında bu açıklamaları izliyor. Geçmişte AKP’ye oy vermiş olsun olmasın bir seçim konuşmasını, propaganda yayınını ya da çok sevdikleri liderlerinin ağzından çıkacak cümleleri hayranlıkla dinlemek için orada olan insanlar değil bunlar. Evlerine kapatılan ya da tam tersine sokağa (çalışmaya) sürülerek ölüm tehdidiyle baş başa bırakılan, geçim kaynakları ellerinden alınan, işsizlikle, yoksullukla mücadele etmeye çalışırken en yetkili ağızdan yalnız olmadığını, devletinin yanında olduğunu ve onu ne olursa olsun ölüme ve açlığa terk etmeyeceğini duymayı bekleyen insanlar.

Her geçen gün daha da karmaşıklaşan ve kendi içinde bir tutarlılığı dahi bulunmayan salgın önlemlerine yeni neyin ekleneceğini, hangi kuralın gevşetileceğini ya da hangi yeni kısıtlamanın getirileceğini bilmek isteyen sizin benim gibi insanlardan söz ediyoruz: Misal, AVM’lerin ve kuaförlerin açık, parkların ve plajların kapalı olmasının ardında ne gibi bir sebep yattığını öğrenmek istiyorlar. Kreşlerin açık, okulların kapalı, çocukların sokağa çıkmasının yasak ancak kreşe gitmesinin veya ebeveynlerinin yanında arabayla seyahat etmesinin serbest oluşunun ardındaki mantığı anlamaya çalışıyorlar. 20 yaşından küçük olanların önce tümden yasaklı, sonra çalışanların serbest, sonra sadece 18 yaşından küçük olanların yasaklı olmasının nedenini anlamaya çalışıyorlar. 65 yaş üzerindekilerin eğer bir işte çalışıyorlarsa işe gitmelerinin serbest ama çalışmıyorlarsa sadece herkesin sokağa çıkmasının yasaklı olduğu pazar günleri evden çıkmalarına izin verilmesinin; ancak aynı zamanda eğer isterlerse bir ay dönmemek koşuluyla memleketlerine ya da yazlıklarına gidebilecek olmalarının ne gibi bilimsel bir sebebe dayandırıldığına dair en yetkili ağızdan bir açıklama bekliyorlar. Hadi olmadı, krizi fırsata çevireceğiz, sağlık turizmini başlatacağız ve şu kadar ülkeye bu kadar maske gönderdik böbürlenmelerinin yanı sıra salgından etkilenen ev ekonomilerinin nasıl düzeleceğine dair bir yol haritası, yalnızca patronların değil, çalışanların, işini kaybedenlerin, salgınla birlikte yoksul hayatlarını dahi idame ettiremez hale gelenlerin acil ihtiyaçların nasıl karşılanacağına dair açıklamalar bekleyen insanlar.

İşte her hafta şahsının gül cemalini görmek için değil de bu beklentiyle ekran başına geçenlerin karşısına çıkan Cumhurbaşkanı, konuşmalarının neredeyse yarısını AKP Genel Başkanı sıfatıyla yapıyor. Adeta bir seçim meydanındaymışçasına, CHP’ye ve muhalefet blokunu diğer paydaşlarına yönelik eli kanlı teröristlerle gizli açık ittifaklara girmekle, proje siyasetçi olmakla, milletvekili pazarı kurmakla, ülkesini yurt dışında şikâyet etmekle suçluyor. Daha önce benzerlerini en çok mitinglerde ama seçim olmayan zamanlarda da çeşitli vesilelerle temel atma törenlerinde, açılışlarda, partisinin grup toplantılarında veya başka sebeplerle yaptığı konuşmalarda sarf ettiği ve yine neredeyse istisnasız biçimde İletişim Başkanı’nın özgür ve bağımsız addettiği televizyon ekranlarından canlı yayınlanan açıklamalar bunlar. Ama bu sefer salgına dair yaşamsal kararlar ve önlemler hakkında en yetkili merciden açıklamalar duymayı bekleyen izleyicinin önüne, adeta birer korsan bildiriymişçesine öylece sürülüp duruyor her hafta. Tıpkı Muharrem İnce’nin katıldığı programda, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’un fethi kutlamaları sebebiyle yaptığı konuşmalara canlı bağlanmadan önce, yani İnce konuşurken dahi bölünmüş ekranda Erdoğan’ın görüntüsünün veriliyor olması gibi. İşte Muharrem İnce, tam da bu şartlar altında, Twitter’da kısa sürede “trend topic” olan o sözleri sarf ediyor: “Korkmayın bu kadar Erdoğan’dan. Ben korkmuyorum.”

Böylece, bugün geldiği noktada iktidarın gücünü sürekli kılmak, kendi sözünü çoğaltırken başkasını hep susturmak ve kendisine yönelebilecek her türlü muhalefeti etkisizleştirmek için başvurduğu başlıca aracın, medyanın artık pek bir işlevinin kalmadığı bir kez daha açığa çıkmış oluyor. Elindeki bu çok kıymetli imkânın büyüsüne kapılıp onu aşırı ve abartılı biçimde kullanmaktan kendini alamayan iktidar, sürekli bir seçim atmosferindeymişçesine rakibine yüklenip açığını ortaya çıkarmaya çabalarken, kendi sözünün gücünü zayıflatıyor. İşte bu yüzden birileri çıkıp “kral çıplak” dediğinde İletişim Başkanı dahil, herkes onu dinlemeye başlıyor.


Ülkü Doğanay Kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR