Sevilay Çelenk
Sevilay Çelenk

Mütemadiyen yemek pişiriyor ve fotoğraf çekiyoruz, çünkü…

Perşembe, 28 Mayıs, 2020
Yemek yapıp duruyoruz. Yaptığımız yemeklerin fotoğrafını çekiyoruz. Çünkü evimiz başımıza yıkılıyor. Çünkü hiçbir şeyi yoluna sokamıyoruz. Çünkü yemek yapıp ocağa koyduğumuz hızda başka hiçbir şeyi bitirip ortaya çıkaramıyoruz. Hiçbir şeyi düzene kavuşturamıyoruz...

Bugünkü yazımız mutfak, turtalar, fotoğraflar ve -belki de yerimiz kalırsa- aşklar üzerine olacaktı. Siyaset, hiciv, gün görmemiş analizler filan arıyorsanız bu hafta beni pas geçin diyecektim. Çünkü o alanda ne yapsak boş. Kullanışlı bir kavram atıyorsun ortaya, üzerine bir cümle daha koyan olmuyor. Zaten bugüne kadar ben bizim mahallenin literatürüne kavram eklemeyi başaran bir kadın da pek görmedim. Kadınlar kavram üretemediğinden değil, bir türlü bu kavramları tanıtamadığından mahalle literatürüne eklenmeleri de güç oluyor. Mahalle dedim de rahmetli Şerif Mardin bir “Mahalle baskısı” demişti de yere göğe koyamamışlardı. Bizim Madenliler akşam sabah mahalle baskısından konuşup dururdu oysa. Kavramdan saymak aklımıza bile gelmiyordu.

Yazıya böyle başladım ama sürdüremedim. Araya bazı ciddiyet dozu yüksek pasajların girmesi kaçınılmaz oldu. Çünkü çekip durduğumuz yemek fotoğraflarının arkasından derinden derine evsizliğimiz, başka birçok şeye gücümüzün yetemeyişi, müphemlik ve kaos görünüyordu…

Modern hayat uçsuz bucaksız bir müphemlik alanı zaten. Bitmek bilmez düzenleme çabamıza rağmen bu böyle. Zygmunt Bauman Modernlik ve Müphemlik başlıklı eserinde düzenleme ödevinin modernliği oluşturan en önemli ödev olduğunu kuvvetle vurgular. Ne var ki bu ödevin en imkansız ödev olduğunu eklemeyi de ihmal etmez. Bauman’ın müthiş etkileyici biçimde anlattığı üzere, modern insan düzensizlik olarak yaşadığımız müphemlikten kaçar. Adlandırmak ve sınıflandırmak ister. Çünkü müphemlik rahatsızlık verir. Müphemliğin yarattığı tedirginlik ve korkuyla başa çıkma çabasının korkunç biçimleri var tabii. Bauman, toplum mühendisliklerinin çeşitli diğer biçimleri kadar soykırım gibi sayısız uğursuzluğun arkasında da şeyleri düzene sokmakla ilişki saplantının olduğuna işaret eder. Yabani otların çapalanması pratiğidir bu… Bauman’a göre birey zaten tanımı gereği “yerinden edilmiş” bir insandır. Bu bilgi ışığında, günümüzde bireylerin evrensel bir evsizliğin ortasında bir ev kurmayı umdukları tek yerin çoğu zaman özel yaşamları olduğunu açıklar. Ne var ki bu umutları da yıkılmaktadır (s.128).

Bu umudun yıkılmasının, dolayısıyla da evin “Batılı” modern insanın başına çökmesinin en vahim hâli korona virüsü saldırısı sonucunda gerçekleşmiş görünüyor. İstediğin kadar bahçe peyzajıyla, iç mimariyle, şahane balkon düzenlemeleriyle uğraş dur. Balkon yarışmaları düzenle. Ev kuramazsın…

O yüzden de bu hafta ben de meselelerimi ve kavramlarımı Bauman’dan ve “ev”den girip mutfak tezgahından geçirerek huzurunuza getireyim dedim. “Gösterişçi zulüm” dediğimde kimse kulak vermiyor madem, “gösterişçi tüketim” alanında bana ve hemcinslerime ayrılmış kontenjandan az biraz istifade edeyim.

Tava börek

Bayram sabahından başlayabilirim mesela. O sabah erkenden uyanıp mutfağa girdim ve gece yarısı Gazete Duvar’da okuduğum tavada börek tarifini uygulamaya koyuldum. Evren Aybars’ın yazısına gece vakti rastlayınca ne kadar uzun zamandan bu yana börek yapmadığımı da fark etmiştim. Hazır yufka kullanarak yapabileceğimiz bir sebzeli börek tarifi söz konusuydu. Hiç abartmıyorum en az on yıldır yufka görmemiş mutfağımızda o sabah tam üç adet taze yufka vardı. Zira birkaç gün önce telefonda görüştüğüm bir arkadaşıma nefis elmalı turtalar yaptığımdan söz etmiştim. Telefon konuşmasının akabinde de kendimi hazır yufka almak üzere dışarı atmıştım. Sırasıyla anlatacağım.

Ankara’da turtasını öyle özel olarak çok beğendiğim bir yer keşfedemedim ama İstanbul’a her gittiğimde bir yolunu bulup Türk Alman Kitabevi Cafe’ye gider ve orada elmalı turtamı yerdim. Bunun evde de kolaylıkla yapılabilecek bir şey olduğu nedense aklımın ucundan bile geçmezdi. Pandemi dünyasında keşfettiğim önemli şeylerden biri de bu oldu. Hamurunu da elceğizlerimle hazırlıyor ve turtamı yapıyordum. Turta evde kolaylıkla yapılabiliyormuş! İşte telefonda bunu gururla anlattığım Yüksekovalı arkadaşım, “biz de Viyana usulü elmalı turta yapıyoruz, parmaklarını yersin” gibi bir şey söyledi! Tabii ki hemen tarifini istedim. “Videoya çekmiştim yaparken ama Kürtçe, istersen gönderirim” dedi. “Gönder gönder, görüntülerden de anlarım zaten” dedim. Kürtçe kaydedilmiş Viyana usulü elmalı turta (apple strudel) tarifini, yarı Madenli, yarı Diyarbakırlı olarak ben ve Milas-Artvin asıllı bir İzmirli olarak kendisi, Ankara’daki mutfağımızda yapmaya koyulduk. Kültürlerarası iletişimin emek emek kotardığı Viyana turtası bizim mutfakta fırına verilmek üzereydi.

Aslında apple strudel’di, waffle’dı, halkımız son yirmi yıldır filan çok daha yaygın biçimde yapıyor bunları. Youtube’daki videolara bir bakın, aklınız şaşar. Yapıyorlar çünkü bunlar geniş bir orta sınıf bakımından pek öyle gösterişçi tüketim kapsamına girmiyor. Geleneksel tatlılarımız künefe, şöbiyet ya da baklava hem daha zahmetli hem de çok daha masraflı görünüyor. Bunu da bilin.

Elmalı turta

Şimdi nereden buralara geldim onu da söyleyeyim, arkadaşım Viyana usulü turtayı hazır yufka ile yaptığını söyleyince pandemi dememiş, korona dememiş yufkacıya seğirtmiştim. Altı adet yufkayı kapıp gelmiş ve üç tanesi ile turtayı hazırlayıp fırına atıvermiştim. Kalan diğer üç adet yufka ise başka bir kültürlerarası diyaloğa girmek üzere birkaç gündür buzdolabında beklemekteydi. Hasılı, bayram sabahı tavada börek olayına girişmeme de işte o turta macerası kapı aralamıştı. Bu olaylara kendini bir kaptırdın mı gerisi zincirleme geliyor. Altı yufka alıyorsun, üçü kalıyor… Turtayı da böreği de yaptıktan hemen sonra, pek de “gösterişçi” malzemeleri olmamasından da hareketle, fotoğraflarını çekip çekip sağa sola göndermekten de geri kalmıyorsun. Zaten şahsen son zamanlarda yeşil mercimek piyazı bile yapsam fotoğrafını çekiyorum ben. Çekiyorum çünkü…

Sadede geldik nihayet, hazırladığımız ve az sonra yiyeceğimiz yemeklerin fotoğraflarını çekmenin tarihi kuşkusuz çok yeni. Annem babagannuş da yapsa, kaburga da doldursa fotoğraf çekmeyi aklının ucundan geçirmez. Sadece fotoğrafın yeni bir medya olmasıyla açıklanamaz bu. Üstelik fotoğraf teknolojisi rahmetli nenem Bernarda Alba’dan bile yaşlıdır. Karl Marx’la filan yaşıttır. Bildiğimiz biçimiyle ilk fotoğrafın Nicephore Niepce tarafından 1826-27 yılında çekildiği kabul görür. Marx da 1818’de dünyaya gelmiş ve gençlik yıllarında fotoğrafın gelişimine tanıklık etmiştir ki ben bu ikisinin ilişkisiz konular olduğunu asla düşünmüyorum. Fotoğraf keşfedilmemiş olsaydı, dünyanın bütün işçilerini birleşmeye çağıracak bir tahayyül geliştirmenin zor olacağı aşikardır bence… Tabii fotoğrafın icadı deyince, 15. yüzyıla, Leonardo da Vinci’nin karanlık odasındaki optik denemelere kadar filan gitmek lazım ki o da ayrı. Hiçbir şey bir seferde keşfedilmez…

Korona virüsü aşısının da bir seferde keşfedileceğini filan zannetmeyin. Aşının gelişmesine daha çok var. Bu aşı daha çok turta, kek, yalancı mantı ve tavada börek kaldırır. Şair Salih Bolat bile yemek yapıp üzerine gazete yazısı yazmış. Yemek yapmayı seven insanların zeki, yaratıcı, duyarlı insanlar olduklarını da teyit etmiş yazısında. Yaratıcılığın müphemliği giderme arzusuyla ilişkisini de düşünmek gerekiyor şimdi…

Yemek yapıyoruz, fotoğrafını çekiyoruz, sosyal medyalarımızda paylaşıyoruz. Müthiş bir şey… Bazılarımız zaten her durumda yemek yapmayı sever fakat şimdi bundan fazlası söz konusu. Yemek yapıp duruyoruz. Çünkü evimiz başımıza yıkılıyor. Çünkü hiçbir şeyi yoluna sokamıyoruz. Çünkü yemek yapıp ocağa koyduğumuz hızda başka hiçbir şeyi bitirip ortaya çıkaramıyoruz. Hiçbir şeyi düzene kavuşturamıyoruz. Kısacası mesele Bauman’ın söylediği gibi sadece “yabani otların” ayıklanması meselesi değil, bizzat kendimiz modern dünyanın ortasında bitivermiş yabanıl otlar gibiyiz. Her an sökülüp atılabiliriz. Bu konuda yapabileceğimiz pek az şey var.

.

O yüzden de işte yemek yapıyoruz. Fotoğrafını çekiyoruz. Paylaşıyoruz. Çünkü başladığımızda bitirebildiğimiz şeyler olmalı. Çünkü elmalı turtayı yapıyorsun ve oluyor… Çünkü zihinsel bir evsizlik yaşıyoruz. Üstelik de pandemiden uzun zaman önce oldu bu…

Öyleyse mütevazı bir sütün yazarından da düzenli olması, dilsel müphemlikleri halletmesi ve derli toplu ilerlemesi nasıl beklenebilir? Bekleyemezsiniz. Çalışma masasıyla mutfak tezgahı birbirine geçmiş durumda. Çünkü ev yutuldu…


Sevilay Çelenk kimdir?

Sevilay Çelenk Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde 679 sayılı KHK ile görevinden ihraç edildi. Lisans eğitimini aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde 1990 yılında tamamladı. 1994 yılında kurulmuş olan ancak 2001 yılında kendini feshederek Eğitim Sen'e katılan Öğretim Elemanları Sendikası'nda (ÖES) iki dönem yönetim kurulu üyeliği yaptı. Türkiye'nin sivil toplum alanında tarihsel ağırlığa sahip kurumlarından biri olan Mülkiyeliler Birliği'nin 2012-2014 yılları arasında genel başkanı oldu. Birliğin uzun tarihindeki ikinci kadın başkandır. Eğitim çalışmaları kapsamında Japonya ve Almanya'da bulundu. Estonya Tallinn Üniversitesi'nde iki yıl süreyle dersler verdi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitapların sahibidir. Türkiye'de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Çok sayıda akademik dergi yanında, bilim, sanat ve siyaset dergilerinde makaleleri yayımlandı. Birçok gazetede ve başta Bianet olmak üzere internet haberciliği yapan mecralarda yazılar yazdı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI