Ülkü Doğanay
Ülkü Doğanay

Memleketten maske manzaraları ya da maskenin burunla imtihanı

Pazartesi, 25 Mayıs, 2020
Bir kadın annelikten çok yorulmuş olabilir. Belki anne olmayı hiç istemedi. Belki içinde yetiştiği çevrenin değerleri, inancı, gelenekleri çocukları kendi kimlikleri, hakları olan birer varlık olarak değil, bir kişinin, ailenin, cemaatin malı olarak görmelerine yol açıyor. Belki de sevmiyor. Anne olmayı, çocukları…. Yani kabul edelim, anne olan herkes anneliği sevmek zorunda değil. Yine de anlamakta zorlanıyorum. İnançlı görünen bir insanın Allah’tan çocuklarının ömrünü kısaltarak o ömrü sevdiği başka birine vermesini dilemesi bir nasıl duygu durumu, nasıl bir düşünce yapısı gerektirir?

Marketlerde, pazar yerinde, eczanelerde, toplu taşımada ve insanların bir arada bulunduğu kalabalıklarda maske takmak zorunlu. Mart ayı başlarında, henüz eve kapanmamışken, treni kaçırıp İstanbul’dan Ankara’ya uçakla dönmek zorunda kaldığımda dış hatlardan iç hatlara geçen maskeli yolcuları ne kadar yadırgadığımı hatırlıyorum. İnsanın gerçeklik algısı ne çabuk değişiyor. Şimdi sokaklarda maskesiz dolaşan birini görsem şaşıyorum. Herkes maske takmıyor oysa şimdi de. Karşıdaki marketin önünde, kucağında bir bebek ve yanında üç dört yaşlarında bir çocukla bekleyen, girip çıkanlardan tavuk, yoğurt, bazen de bebek bezi isteyen kadın gibi… Ablaaaa diye sesleniyor arkamdan. Bazen bir tavuk alıp veriyorum. Bazen çocuklara çikolata, meyve suyu. Marketteki kasiyer, “Bunları sabah minibüsle getirip bırakıyorlar, akşam da topluyorlar buradan.” diyor. Tavukları kendileri mi yiyorlar, başka bir yere götürüp satıyorlar mı? Onlar için sokağa çıkma yasağı yok. Herkes evdeyken de aynı yerdeler. Market açık olduğu sürece. Karşı kaldırımda ise yaşlıca bir kadın var. O, sitenin bahçesinden gölgesi yola düşen ağacın altında uyukluyor çoğu zaman. Tek gözü açık. Yanından geçince seslenecek: “Ablaaaaaa….”

Çok zaman oldu evden sadece markete gitmek için çıkmaya başlayalı. “Home office” diye bir şeyden söz ediyorlar. Kâğıt üzerinde, yani en azından hayalimde, şöyle olması gerekiyordu: Belli bir saatte işinin başına geçiyorsun. Kendine ait bir mekânın varsa orada. Bir odada ya da salonun bir köşesinde. Akşama kadar çalışıyorsun. Akşam, mesai saatinin bitiminde yoldu, trafik stresiydi, çocukları okuldan almaya yetişme derdiydi olmadan odandan çıkıyorsun ve evdesin. Anlayacağınız bende hayaller Paris gerçekler mutfak, oturma odası, banyo tuvalet temizliği… Çocuklar evde tabii. Talepleri hiç bitmiyor. Hijyen önemli. Virüs var. Bir şey istemeseler ne olacak? Günde üç öğün önlerine yemek konması lazım, acıkıyor, susuyor ve çokça da canları sıkılıyor. Babaları cumartesi günleri de dahil işe gitmek durumunda olan bir sağlık çalışanı olduğu için evde kalıp çocukların önüne yemek koyan hep ben oluyorum. Kimse ev işlerini çocuklarla paylaşmamı salık vermesin. İlk birkaç günlük ısrarımın ardından böylesinin benim için çok daha yorucu olduğunu anladım. Kendilerince haklı sebepleri ve bu tür bir baskıyı bertaraf etmeye yarayan özel taktikleri var. Anlayacağınız iki şahane ama talepkâr çocukla yedi yirmi dört beraber geçirdiğim süre iki buçuk ayı geçti. Şikâyet etmiyorum, yanlış anlaşılmasın; İnsanın çocuklarını çok sevmesi, onların sağlıklı ve mutlu olması için elinden gelen her şeyi yapması başka, en azından birkaç saatliğine yalnız kalabilmeyi özlemesi başka bir şey.

Bunları neden anlatıyorum? Sanırım hafta sonu sosyal medyaya ve gazete sayfalarına düşen o sözlerin yarattığı şoku atlatabilmek için bir açıklama bulmaya çalışıyorum kendimce. Söylemesi bir tuhaf geliyor, ama olay şu: Cumhurbaşkanı, aynı zamanda genel başkanı olduğu AK Parti’nin il ve belediye başkanlarıyla videokonferans yoluyla bir araya geliyor. Çorum Belediye Başkanı, gururla, salgın nedeniyle yaşanan krizi fırsata çevirdiklerinden söz ediyor. Fotoğrafta beş kişi var. Hepsi maskeli. En öndekinin maskesi burun altı. Buna birazdan geleceğim. Fotoğraftaki tek kadın, AK Parti kadın kolları başkanı ve belediye meclisi üyesi olan Meryem Demir “Kızmayın sakın, bir şey söyleyeceğim. İnsan kendi ömründen vazgeçebilir ama bazen diyorum ki çocuklarımın ömründen alsın size versin” diye sesleniyor cumhurbaşkanına. Ben de diyorum ki, bir kadın annelikten çok yorulmuş olabilir. Belki anne olmayı hiç istemedi. Belki içinde yetiştiği çevrenin değerleri, inancı, gelenekleri çocukları kendi kimlikleri, hakları olan birer varlık olarak değil, bir kişinin, ailenin, cemaatin malı olarak görmelerine yol açıyor. Belki de sevmiyor. Anne olmayı, çocukları…. Yani kabul edelim, anne olan herkes anneliği sevmek zorunda değil. Yine de anlamakta zorlanıyorum. İnançlı görünen bir insanın Allah’tan çocuklarının ömrünü kısaltarak o ömrü sevdiği başka birine vermesini dilemesi bir nasıl duygu durumu, nasıl bir düşünce yapısı gerektirir?

Onları dünyaya getiren kendisi olduğu için ömürlerini bir başkasına bağışlamayı dileme hakkının olduğunu düşünen bu annenin çocukları büyüdüklerinde ne düşünecekler acaba? Anne, sevgisini dile getirdiği Cumhurbaşkanı ve partisinin genel başkanına “Çünkü bu ülke için o kadar önemlisiniz” diye seslenirken, vatan için kendi canı bir yana çocuklarının canını bile feda etmeye razı olduğunu mu ifade etmektedir? İdlib’te vatanı için şehit düştüğüne inandığı oğlunun ardından “Bir oğlum daha var o da vatana feda olsun” diyen annenin dileğiyle çocuklarının ömrünü ölümsüz kılmak istediği liderine, parti genel başkanına armağan etmek isteyen annenin dileği bir midir? Annenin bu dileği, sadece 2023 değil, 2053 ve 2071 hedeflerini de her fırsatta dile getirerek adeta ölümsüzlüğü arzulayan liderine ne vaat etmektedir? Koşulsuz biadının ve parçası olduğu ve gururlandığı çarkın ilelebet sürmesi için kendisinden beklenen fedakârlığa çocuklarının hayatı pahasına hazır olduğunun ifadesi midir?

Eskisi kadar çok değiller. Yine de ara sıra marketin karşısındaki çöp kutusundan atık kâğıt ve plastik malzemeleri çıkaran çocuklar görüyorum. Bazen maskeli, çoğu zaman maskesizler. Az ilerideki bomboş çocuk parkında birkaç mülteci çocuk oluyor. Vadinin sonunda kentsel dönüşümün boşaltıp yerine yenisini koyamadığı evlerde kalıyorlar. Sokağa çıkma yasağı onlar için sayılmıyor. Yurttaş değiller. Her akşam açıklanan vaka ve ölüm oranlarında yerleri var mı, bu ülkede salgın zamanında bir sayı olarak dahi varlıkları kabul görüyor mu, bilmiyorum. Çalışmak zorunda olduğu için sokağa çıkma yasağına uymayan, yakalanmamak için kaçtığı polisin öldürdüğü 18 yaşındaki Ali’nin ailesine yurttaşlık vermişler. Ali’nin tıpkı onun gibi çalışmak zorundaki 17 kardeşi işe giderlerken maske takıyor olmalılar eğer bulabiliyorlarsa.

Başlarda, biliyorsunuz maske bulmak zordu. Elimden dikiş de gelmez ki kendim yapayım. Neyse ki eczanelerde satış yasaklanmadan önce bir miktar almış, bir kenara koymuştum. Annem kendi maskesini yapmış; onlara sokak yasak. Ama Zeytin’e serbest. Zeytin zaten yasaklara uymuyor kedi olduğu için. Annem ona da bir maske yapmış, her gün dışarı çıkıp geziyor çünkü. Buraya bırakıyorum bir fotoğrafını.

.

Görüyorsunuz, sevgili okur. Bu sıralar hareket serbestim evin karşısındaki markete kadar. Dünyam küçük, sınırlı. Tabii asansöre binmeden takıyorum ben de maskemi. Havalar serinken gözlüklerim buharlanıyordu. Markete gözlüksüz gitmek gibi ara yollar bulmuştum kendime. Şimdilerde hava sıcakken, insanın ağzını ve burnunu kapatan bir maskeyle nefes almaya çalışması çok daha zor. Tuhaf ama, site yönetimi sitenin bahçesinde, yani açık havada da maskesiz dolaşmayı yasaklamış. Yasaklarda kimse bahçeye çıkmıyor zaten. Komşular birbirlerini şikâyet ediyorlar dışarı çıkan olduğunda. Burası da böyle bir yer işte. Market çalışanları ilk başlarda maske takmıyorlardı. Birkaç haftadır, zorunluluk geldiğinden beri hepsi maskeli. Sanırım on-on beş kişi kadarlar. Erkek çalışanların şöyle bir özelliği var, kadınlarda çok az rastladım: Maskeler hep burun altı. Eve sucu, kargocu ve bir seferinde tesisatçı geldiğinde de böyle. Burun, bıyık dışarıda, maske ya ağzı ya da sadece çeneyi örtüyor. Uzun çalışma saatlerinde, zor şartlarda ve yüksek risk altında çalışıyorlar; ama belli ki maskeyle çalışmak çok daha zor onlar için. Ya da kendilerinin hastalanmayacağını ve hastalığı başkalarına bulaştırmayacaklarını düşünüyorlar. Bir tür ölümsüzlük yanılgısı. Cumhurbaşkanı’nın il başkanları ve belediye yönetimi ile yaptığı videokonferansta çekilen fotoğrafa bir kez daha bakın. Masada, liderine çocuklarının hayatını bahşeden annenin tam karşısında maskenin burunla imtihanı oturuyor.

.

 


Ülkü Doğanay kimdir?

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. ODTÜ’te siyaset bilimi alanında yüksek lisans ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yine aynı alanda doktora yaptı. Doktora çalışmaları sırasında bir yıl süreyle Paris II Üniversitesi Fransız Basın Enstitüsü’nde bulundu. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü'nde öğretim üyesi iken kamuoyunda “barış bildirisi” olarak bilinen “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalaması nedeniyle 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 'Demokratik Usuller Üzerine Yeniden Düşünmek' isimli kitabının yanı sıra Eser Köker’le birlikte kaleme aldığı 'Irkçı Değilim Ama…Yazılı Basında Irkçı-Ayrımcı Söylemler' ve Halise Karaaslan Şanlı ve İnan Özdemir Taştan’la birlikte kaleme aldığı 'Seçimlik Demokrasi' isimli kitapları yayınlandı. Ayrıca siyasal iletişim, demokrasi kuramları, ırkçı ve ayrımcı söylemler konularında uluslararası ve ulusal dergi ve kitaplarda çok sayıda makalesi basıldı. İmge Kitabevi Yayınları’nda editörlük yaptığı beş yıl boyunca çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi ve Türkçeye kazandırılmasına katkıda bulundu. Ülkü Çadırcı adıyla yayınladığı çocuk kitapları ve Gökhan Tok’la birlikte kaleme aldığı 'Teneke Kaplı İvan' isimli bir çocuk romanı da bulunmakta.

YAZARIN DİĞER YAZILARI