1864: Soykırım ve sessiz miras

Pazartesi, 18 Mayıs, 2020
Müzelerdeki hatıraları Karadeniz’in bu yakasına taşıyanlar apayrı süreçlerin yazıcıları oldular. Başka coğrafyaların hikâyelerinde kahramana dönüştüler; kâh genelkurmay başkanı, istihbarat şefi, bürokrat, kâh cumhurbaşkanı, başbakan, parti lideri, kâh gazeteci, yazar, sanatçı, akademisyen. Soldan sağa bütün örgütlerde militan! Devlet katında sevapların da günahların da ortağı oldular. Bir tek kendileri olamadılar. 

Jıneps gazetesi 3 Nisan’da yaşamını yitiren yazar Yismeyl Özdemir Özbay’ın anılarından aktarıyor. Çerkes köylerinden bir grup genç Kars’ta sınır mangasına düşer, birlikte askerdirler. Elde var bir pşıne. Çerkes mızıkası. Akşamları mızıka çalıp dans ederler. Bir seferinde Sovyet gözlem kulesindeki askerler de ritim tutar. Mızıka susar, herkes durur. Kuleden Sovyet askeri seslenir: “Neşeniz bol olsun, neden sustunuz?”
Ses Çerkesçe’dir, Adıgece’dir. Şaşkınlık geçer, ‘soğuk savaş’ biter! Tel örgülerin iki tarafında sohbet başlar, tekrarlanır.
Haber kışlaya ulaşır, soruşturma başlar; “Türk askeri Rus askeriyle ne konuşur?”, “Nece konuşur?”, “Casus mu bunlar?”
Askerler sınırdan uzaklaştırılır. Epey sürer tantana. Sorgu, sual, nihayetinde aklanma. Çerkes’i Sovyet ordusunda “Rus”, Osmanlı/Türkiye ordularında “Türk” yapan süreci tarihsel hafızada yok sayanlar için bu karşılaşma ‘casusluktan’ başka ne olabilir ki! Tel örgünün altındakiler üstündeki akrabalarıyla konuşmuştur. Kendi ana dillerinde. Hasretlik vardır. Araya 21 Mayıs 1864 tarihiyle simgeselleşen soykırım ve sürgün girmiştir. Karadeniz’in bu yakası coğrafyadan coğrafyaya sürülecek olan Çerkeslerin atıldığı kıyılardır o vakit. Onları taşıyan gemiler birer yüzer tabuttur. Şimdi Karadeniz’in öte yakasında Soçi’de, Adler’de, Tuapse’de, Lazarevsk’te, Novorossiysk’te (Tsemez) Çerkes izlerini ararsanız, bulup bulacağınız birkaç köydür. Boşaltılmışlardır. Kbaada’yı sahibinin kanıyla sulayıp Kızıl Çayır (Krasnaya Polyana) yapan generallerin adlarıyla yaşatılan yerlerdir. Göreceğiniz onların isimleridir, anıtlarıdır. Çerkes’in Psışuape’si olmuştur Lazarevsk. Kıyı Boyu Şapsughya’da yerli izine rastlayacağınız yer ya Lazarevsk ya da Thagapş müzesidir.

***

Müzelerdeki hatıraları Karadeniz’in bu yakasına taşıyanlar apayrı süreçlerin yazıcıları oldular. Başka coğrafyaların hikâyelerinde kahramana dönüştüler; kâh genelkurmay başkanı, istihbarat şefi, bürokrat, kâh cumhurbaşkanı, başbakan, parti lideri, kâh gazeteci, yazar, sanatçı, akademisyen. Soldan sağa bütün örgütlerde militan! Devlet katında sevapların da günahların da ortağı oldular. Bir tek kendileri olamadılar. Sakıncalıydı tabii. ‘Hain’ yaftası gururla taşıdıkları madalyaların öteki yüzündeydi. Ters dönmesi an meselesiydi. Ankara’da TBMM’ye “Ethem Bey” diye onurla takdim edilen Pşevu Ethem’in ‘Hain Çerkes Ethem’e dönüşüp müfredata sokulması gibi. En vurucu ‘susturan’ etkendir yafta; “hain” ve “nankör”. 1923 Gönen-Manyas Sürgünü ya da 150’likler listesi gibi. Bu topraklarda sen kendin olamazsın! Kendi anadilini konuşamazsın, mızıkanı çalamaz, dans edemezsin!

“Muhacir” hatırlatması “hariçtensin” imasını da taşır. Lakin ‘muhacir’ soykırım ve sürgün suçunun İslami bir ıstılahla masumlaştırılmasından, hatta kutsallaştırılmasından başka bir şeye yaramış da değildir. Bir yanıyla da sürgün eden ile sürülenleri ‘kullanışlı nüfus unsuruna’ dönüştürenin ortaklığını gizleyen bir kavramdır.
‘Muhacir’ isen geldiğin yeri, soykırımı hatırlamana da gerek yoktur!
Hakikaten Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti (1908-1923), Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti (1918-1923), Çerkes Numune Mektebi (1919-1923), Ğuaze gazetesi (1911-1914) ve kadınların çıkardığı Diyane dergisinden (1920) sonra Çerkeslerin kültür ve kimliğe dair kamusal görünürlüğü kalmadı. Sivil toplum faaliyetine dönüş onlarca yıl sonra mümkün olabildi. 21 Mayıs 1864’ü anmak için de 1989’u beklemek gerekti. 1994’te Çarşamba’ya bağlı Kızılot Köyü’ndeki anıta kadar 1864’ün anısına bir taş bile konulmadı.

Dernek çatısı altındaki anma etkinlikleri ancak 2000’den sonra kamuoyuna hitap eden bir boyut kazanabildi. Rusya’nın gölgesindeki Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde bile bu etkinlik daha kamusal. Nalçik, Maykop ve Çerkesk gibi başkentlerde anıtlar var. Rusya’nın soykırımı tanımayan tutumuna karşın federasyon içindeki Kabardey-Balkar Cumhuriyeti 1992’de sürgün ve soykırımı tanıdı. Benzer karar 4 yıl sonra Adıgey Cumhuriyeti Parlamentosu’ndan geçti. Bu cumhuriyetlerde anma etkinlikleri yetkililerin de katılımıyla düzenleniyor. Ancak federal sınırları içindeki anmaları içselleştiren Rusya diasporadaki tarihi hatırlatmadan rahatsızlık duyuyor, bunu baskılayacak mekanizmalar arıyor. Moskova hâlâ diasporayı, Kafkasya’yı Rusya’nın yumuşak karnı olarak gören dış güçlerin müdahale aracı sayıyor. Ancak Çerkes aktivizminin istikrarsızlaştırıcı bir boyut kazandığı söylenemez. Kafkasya’yı karıştıracak bir şey varsa o da özerklikleri budama yolunda ilerleyen Rusçu ve merkeziyetçi gidişattır. Özellikle yeni anayasa taslağı Kafkasya ve diğer özerk cumhuriyetler için kötü çağrışımlar yapıyor.
Türkiye de tarihsel olarak Kafkasya’yı Rusya’nın önünde bir bariyer olarak konuşlandırsa da Çerkeslerin sürgünü ‘göç-hicret’ parantezinden çıkartıp ‘soykırım’ olarak gündemleştirmesini sakıncalı buluyor. Çünkü soykırımın tanınması yönünde bir talep, Ermeni soykırımı gibi kendi tarihinden kamburları önüne getiriyor.

***

Diasporadaki Çerkeslerin siyasal ve bürokratik alanlardaki etkin varlığı ile etnik-kültürel görünürlükleri arasında ciddi bir ters orantı var. Bu son yıllarda sivil toplum faaliyetlerinde görülen artışa rağmen fazla değişmedi. Sanattan edebiyata, sinemadan akademiye kadar farklı dallarda öne çıkanların başarıları da bireysel kaldı, Çerkes avlusuna yansımadı. Yeri gelince büyük bir birikim, deneyim ve nüfuz gücünden övgüyle söz edilir. Ne var ki kamudaki yüksek mevcudiyet ve yetişmiş insan potansiyeline rağmen içte kalan konuşmalar Çerkeslere özgü hak taleplerine dönüşmedi, dönüşmüyor. Varlık mücadelesi dernek ve düğünlerde dans, müzik, yemek ve diğer folklorik öğelerle kendini sınırlamaya devam ediyor. Sınırlı imkânlarla yürütülen yayıncılık bir kenara dil, tarih ve kültüre yönelik ciddi, uzun soluklu ve kurumsal çalışmalar ortaya konulamıyor. Kendi adlarına siyasi parti çalışmaları da çok yeni ve sınırlı.
Sürülmüş, tutunmak ve kendini ispatlamak durumunda bırakılmış bir halk olmanın yazgısı mıdır sadakat-minnet cenderesinde kalmak? Cumhuriyetin bütün kurumlarının temeline yapı taşı olmuş, her şeyiyle toplumsal ve siyasal düzenle iç içe geçmiş bir halkı en temel haklar söz konusu olduğunda bağlılık testine tutmak reva mıdır?


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI