Evrim Altuğ
Evrim Altuğ

Özgür Taburoğlu: Topluca kasılan bir dünyayı izliyoruz

Pazar, 17 Mayıs, 2020
Edebiyat, görsel sanatlar, felsefe ve siyaseti harmanladığı düşünce kitaplarıyla tanınan Özgür Taburoğlu’na göre, ‘Şimdilerde topluca kasılan bir dünyayı izliyoruz’. Yazar, pandemi sonrası üzerine konuşurken, insanlığın unutkanlık, ılımlı otokrasi ve yeryüzü ile dünya arasında yeni bir yaşam alaı kurmak gibi farklı olasılıklar ile baş başa kalabileceğini aktarıyor

Belli tema ve konular üzerine yazdığı derinlikli kitapları ve Doğu Batı ile Birikim gibi çeşitli kaynaklardaki düşünce ve inceleme-eleştiri yazıları ile, Özgür Taburoğlu bu haftaki özel röportajımıza konuk olmayı kabul etti. Taburoğlu, Ankara’da bilgisayar mühendisi olarak çalışıyor. Yakın zamanda Hacettepe Sosyoloji’de doktorasını tamamladı. Yayımlanan çalışmaları: Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011), Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016), Nazar: Başkası Nasıl Görür (Doğu Batı, 2017), Tanpınar Sözlüğü: Şahsi bir Masalın Simgeleri (Doğu Batı, 2019), Vicdan: Kendi olma Biçimleri (Doğu Batı, 2019).
Sanırım bu kısa biyografiyi, Dünya ve Türkiye’de son aylarda yaşananların yanına koyduğumuzda, söyleşimizin de gerekçesi kendiliğinden belli oldu gibi. Dilerseniz başlayalım…

‘Yeni medya’ üzerine de eğilen ‘Resim, Söz ve Yazı’ isimli kitabınızda 65’nci sayfada şöyle bir saptamanız var: “…Türlü kayıtsızlık, sabırsızlık ve yorgunluk türleriyle malûl kent sakinlerinden, imajlar arasında estetik deneyimler, sembolleştirmeler, imge yaratma ve bozma etkinlikleri, yaratıcı ve ezber bozucu okumalar beklemek de zorlaşır. ‘Yaratıcı okumalar’ son bulduğunda, imajlara fazla maruz kalmanın belirtisi olan takıntılar, tekrarlı ruhsal saplantılar, otistik deneyimler ortaya çıkar.” Günümüz koşullarında ekrana ve iletişime daha fazla yaklaşıp, uzaklaşan bireyler, bu karantinayı yeterince bilinçli olarak deneyimliyorlar mı? Yoksa herkes kendi medyasının vurdumduymaz, cemaat yaratıcı, oto-sansür ve sansür düşkünü patron-işçisine mi dönüşüyor? Ayrıca reel medya, sosyal medya, bağımsız olduğu iddiasındaki medya ve devlet, bu koşulları nasıl ‘değer’lendiriyor olabilir?

Resim, Söz ve Yazı’da, duyduğumuz ve ifade ettiğimiz dünya arasındaki geçişleri anlamaya çalışmıştım. Belirli bir duyumun hâkim olması dünyayla ilişkilerimizde takıntılı bir meyil yaratıyor olabilir. Dünya, sadece işitilen veya görülen bir yer değildir. Görülürken işitilen, size temas eden ve bakan bir genişliktir. Çok farklı duyum ve ifade olanaklarına sahip bir beden ve zihinle yeryüzünde gezindikçe kendisini açan bir dünyayla çevre dostu bir ilgi içinde olmak için duyular ve ifadelerimizin farklı biçimler edinmesi gerekli bence. Burada insani tecrübeyi daha da genişletmekten söz etmiyorum. Hatta mevcut anlama ve anlatma kalıplarını dağıtmak ve belki de biraz geri çekmek gerekli olabilir.

Yeryüzü ve diğer canlılar, onların da içinde olduğu ortak mekân ve zamanla kurduğumuz alâkalardan hiç hoşlanmadıklarını sayısız kez hatırlattılar bize. Farklı felaketler ve son olarak bu pandemi böyle bir yakınmaya ait cümleler kuşkusuz. Yaklaşık elli yıldır çevremizle bir multi-medya alıcısı gibi ilişki kurmamız, yeryüzünü sınırsız bir imkânlar sahası gibi görmemize neden oluyor. Kendimizi sınırsızca ifade etme çabasının genellikle ekolojik olmayan sonuçları oluyor. Kendimizi gerçekleştirme ve ifade eylemlerimiz sırasında genellikle teknik protezlere ihtiyaç duyuyoruz. Kendimizi anlatma gayretimiz, yerkürede sonsuz bir uğultuya, ışımalara, radyoaktiviteye neden oluyor.

Yeni medya da böyle sınırsız bir anlatımın, farkımızı dile getirmenin etkin bir ortamı gibi. Bu kadar kendi mecramıza gömülmemiz, başkalarıyla ortak bir dünyada yaşam sürdüğümüz duyusunu unutmamıza neden oluyor sanırım. Bu unutuşun “tehlike”sini bize Hölderlin üzerinden Heidegger defalarca hatırlattı. Baudrillard, etrafımızla böyle bir ilişkinin muhtemel sonuçları üzerine sayısız şey söyledi. Dünyayla alâkamızın daha sahici yollarını aramaktan söz etmiyorum. Ama Platon’un çok erkenden hatırlattığı gibi, her zaman bir temsiller ekranına yaklaşıp uzaklaşarak yaşadığımıza dair bir şuur sahibi olmak mümkün olabilir belki.
Temsil ekranının şuuru kaybolduğunda, yeryüzü, insan dünyasını farkına varmadığımız bir zamanda sular altında bırakıyor. Yeryüzü son tahlilde bu kadar güçlü olsa da, kendimizi geniş geniş anlattığımız imkânlar sahasının dışında sonlu, kırılgan bir başka var olandır. Buradaki tehlike, bir duyu kaybından ileri geliyor sanırım. Kendi özgün hikâyemize fazla kulak verdiğimizde ortaya çıkıyor. Tehlikeli bir unutkanlıkla beraber, gündelik dünyamıza yakın bir varlığın titreşimlerini, salınımlarını artık duyamıyoruz. Kendimizi anlatma arzusunun biraz geri çekilmesiyle bizi çevreleyenin duyusu belki yeniden ortaya çıkabilir. İki ay için sessizleşen kentlerde yakınımızdaki canlıların tekrar şehre inmesi gibi.

Resim, Söz ve Yazı, Özgür Taburoğlu, Doğu Batı Yayınları, 2013.

Çocukların karantina karşısında verdikleri tepkiler ve onlar için en iyi olanı sunabilmek hakkında neler diyebiliriz? Kendilerini nerede, hangi yöntemlerle güvencede hissedebiliyorlar? Uzaktan eğitim, sosyal mesafe, özlenen özgürlük… Birçok velinin çocuklarıyla aynı çatı altında yaşamak ve ‘eve ekmek’ derdinde olmak halinde olması da cabası. Hatta hastalığın ‘çocuklara özel’ bir türünün de yayıldığı haberleri, yurt dışından gelmeye başladı. Geleceğin bireyleri, size neler söylüyor?

Hatırlıyorum, kızım beş yaşındayken, “Ben eskiden şunu yapardım.” gibi cümleler kurardı. Sükûnetini kaybetmiş bir zamanın çocukları için böyle cümleler oldukça olağan bence. O da diğer yaşıtları gibi çok hızlı büyüdüğünden, kendisini düşsel bebeklik zamanlarını yitirmiş gibi duyuyordu sanki. Gençlik resimlerine göz gezdiren yaşlılar gibi, bebeklik resimlerine iç geçirerek bakıyordu.

Küçük bir çocukta bile ortaya çıkabilen bu nostalji, melankoli, herkes için zaman ve yer deneyimini altüst eden bir hızlanmanın sonucu gibi görülebilir. Kızımla aynı yaşta olan Greta Thunberg de çok önemli benim gözümde. Kızım Bejan’ın da sıkça sorduğu, “Son nesil biz mi olacağız?” sorusunu cevaplamaya çalışan çok sayıda yaşıtları kadar önemli. Zaten sadece doğru sorulmuş, özenle hazırlanmış sorulara cevaplar bulunabilir. Başkaları yerine sorup cevaplar arayan, vesayeten, başkasını karnından konuşan siyasal veya toplumsal herhangi bir girişim bu yüzden sonuçsuz kalmaya açık bence.

Greta’nın asberger olması onu daha güçlü kılıyor bence. “Nörolojik çeşitlilik” içinden dünyanın dramına önceden bilinmeyen bir bakış açısından bakıp, farklı bir momenti harekete geçiriyor. Sayıları hızla artan böyle bireyler, otizmden malûl olanlar gibi dünyayla ilişki dairesini kapatmamış bir fail türü bence. Dünyaya açıldıkları dar aralıktan dışarıya derinlemesine nüfuz ediyorlar. Dünyaya özenleri sahici ve güçlü; yalandan uzak. Çekingen görüntüleri altında, doğru ilişkilerle buluştuklarında, derin olduğu kadar nahif duyum, duygu ve düşüncelerini ortaya koyabiliyorlar.

Yine, pandemi gözlüğü (ve maskesiyle) okumanızı rica ettiğim bir alıntınıza daha gidelim. Nazar isimli kitabınızda şöyle diyorsunuz (s. 91): “Sartre, Lacan’ca söylenirse, ‘yanlış anlamaların’ şekil verdiği, kendisini aldatan ‘kimse’lerin başkasıyla karşılaşmadan kendi dünyalarını yaratmaya çalıştıklarını ortaya koyar. Özellikle kentli orta sınıf yaşam biçiminde, bu şekilde yalıtılmış olmak ve kendini kandırmak, bir poetika halini alır. Kent kalabalığı, deyim yerindeyse ‘kimsenin kimseye bulaşmadığı’ bir yaşamın muhiti olur…” Bu alıntıdan hareketle, Dünyada ‘normalleşme’nin nasıl seyrettiğini, keza ‘yabancılaşma’nın 2020’deki hali pür melâlini yorumlar mısınız?

Genellikle rant geliriyle geçinen, herkesin birbirine inşaat yaptığı memleketimizde yakın zamanlara kadar kimse evden içeri girmiyordu. Belli bir mesai düzeni içinde çalışmayan kalabalık bir kitle için hayat dışarıda bile daraltıcı iken, “hayat eve sığar” denilen bir zamana girer gibi olduk. Oysa evlerde birer pansiyoner gibi ikâmet ediyorduk. Birikim’de “1+1 Yaşam Formu” adlı bir yazı yazmıştım. Orada evlerin küçük olmasının neden mahsurunun olmayacağını anlatmaya çalışmıştım.

Sanırım her başka meselede olduğu gibi, pandemi adlı konu başlığı bize yeterince ilginç gelmekten, endişe verici olmaktan çıkınca, tekrar kafelerde, alışveriş merkezlerinde yaşamaya devam edeceğiz. Ama hayatın eve sığması için, ya rantla geçinmeniz ya da güvenceli bir işinizin olması gerekli gibi. Oysa proletaryadan ayrı bir sınıf olduğu zannedilen “prekarya” sınıfına dâhil bir kimsenin dışarı çıkması kaçınılmaz. Bazılarının hayatı eve sığdırabilmesi, onların dışarıdan kesintisiz hizmet sunmasına bağlı. Bu zamanların romantizmi, en niteliksiz işlerde çalışanların çabalarıyla mümkün olabildi. Biraz da onlar sayesinde, uzun zamandır sosyal mesafe bir norm olmuştu zaten. Bir kasiyere, kargocuya, mahalle esnafı gibi selam verip, iki cümle sarf etmeniz gerekli değil ne de olsa. Temassız kredi kartlarıyla birlikte kasiyer ile aramızdaki son dokunsal ilişki de yok oldu.

Bu dönem, önceden türlü paranoyalar içinde ifadesini bulsa da, başkasının hastalık yayıcı bir tehlike olduğunu meşru kıldı. Bırakın başka memleketlerin sakinlerinin şüpheli durumunu, şöyle ifadelere de rastladım: “Şirketimizin dışından gelenlere özellikle dikkat edelim” veya “Site sakini olmayanların takibine özen gösterelim”. Çocuklarını güvenlikli yaşam alanları dışına bırakmak konusunda gönülsüz anne ve babalar nazarında makul bir gerekçe de oluştu böylece. Dışarıda bekleyen organ mafyasının ve başka tekinsiz öznelerin yerini canlılık sınırında olsa da varlığından şüphe edilmeyen bir başkası aldı.

Bırakın bir başkasını, kendimizi bile organlarımıza göz diken birisi gibi görmeye başladık. Ellerimizle ne yapacağımızı bilemiyoruz. En temel motor becerilerimiz bozuldu. Bir kapıyı nasıl açacağımızı veya bir musluğu nasıl kapatacağımızı yeniden öğrenmeye çalışıyoruz. Ancak kesin olan, normalleşme ile yeni bir pedagoji bir arada mümkün olamaz. Özellikle de kendimizin ve başkasının bedeni arasındaki ilişkileri nasıl düzenleyeceğiz, en olağan karşılaşmaları nasıl yöneteceğiz gibi sorulara cevap ararken.

Devlet yetkilisi ağızlar, “Her yeri açıyoruz, kendinize iyi bakın!” diyerek geri çekilmeye başladılar. Fakat eğer dünya normalleşirse, bu arzu edilen, lüzumlu ve koruyucu beden terbiyesini yerleştirmek mümkün değil.

Değişimin, orta sınıf bir mantıkla veya kişisel gelişim kitaplarından alıntı yapar gibi, bireysel irade veya seçimlere terk edilemeyeceğinden neredeyse eminim. Yani değişim, gerçekten değişen ve normal olmaktan çıkan bir dünyada mümkün olabilir. Diyalektik materyalist düşüncenin bize öğrettiği gibi, maddi dünyadaki bir değişmeye cevaben bir zihniyet oluşturma ihtimalimiz daha güçlüdür. Pratikte cereyan edenin geri dönerek zihinlerimizde yeni öğretilere yer açması daha olası gibi.

Bizdeki yeni zihinsel yapılanma, değişmeden kalan, normale dönen bir dış dünyada uzun erimli olamaz. Evde oturarak, sayısız haber program takip ederek kazandığımız öğretinin kenarları ve köşeleri kısa zamanda törpülenir; zihnimize nakşedilenler silinir. Bu durumda herkes birkaç haftada aslına rücu eder; tehlikeli unutkanlık kısa sürede geri döner.

Yine, kişinin kendini kollamasına dönük narsisistik arayışı, ‘din’ kurumu üzerinden Kent Efsaneleri isimli kitabınızda da, detaylarıyla açmadan önce özetlediniz: (s. 23) “Böyle bir zamanın dindarı, çoğunlukla seçmece, eklektik bir metafizik kurar kendisine; astrolojiyi, Uzak Doğu bilgeliğini, yogayı, Feng Shui’yi, yakın veya uzak coğrafyaların mistik öğretilerini dilediğince birbirine ekler, neredeyse talan ederek, kendi özel mitolojisini yaratır.” Bu okuma, günümüz koşullarına nasıl yansıyor sizin için? Buna ek bir soru olarak, kişiler arası sevgi, aşk, güven, vicdan gibi ‘kökten’ duygusal tavır ve eğilimler, size göre nasıl evrilecek, ya da devriliyor, tek tek?

Hayatın eve sığması için bazı ruhsal disiplinleri gerçekten de tecrübe etmiş olmak faydalı olabilir. Meditasyon, yoga, reiki, türlü mistik, çileci öğretiler, özünde kalabalıklar arasında ve kısıtlı kaynaklar içerisindeki kimselerin dar yerlere sığabilmesi için geliştirilmiş terbiyelerdir. Ama bolluk içindeki yurttaşlar, her zaman için bu disiplinlere işlevsel biçimlerde yaklaşırlar. Yani daha geniş bir yerde, çok sayıda eşya ve zevk nesnesi arasında kalan fazla arzulu bir benliğin azami zevklenmesi için böyle öğretileri uygulamaya çalışırlar.

Örneğin meditasyon, ertesi güne daha yavaşlamış olarak uyanmak için değil de, daha hızlı, rekabetçi bir güne başlamak, iş arkadaşlarımıza onlardan daha yukarıda bir mertebede olduğunuzu göstermek üzere başvurduğumuz bir manzume olabilir. Yani bir başka coğrafyada veya zamanda nefsimizi ketlemek için başvurduğumuz bir terbiye, bir başka yerde benliğimizi daha keskin, kıyıcı ve hızlı yapmak için uygulanabilir. İçeride kalarak dışarıdaki imkânlardan uzak bir kimse için yavaşlamaya, sükûna yönelik terbiyeler öğretici olabilir. Ama kişisel gelişimcilerin veya mistik guruların kendini yalıtmayı, içe dönmeyi öğütledikleri bir özne üzerine düşünmekten çok, dünyada ve başkaları arasında kendine gelen, kendini bulan veya kaybeden bir failden söz etmek bana daha gerçekçi geliyor.

Üzerine yazdığınız bir diğer kitabınızda da vurguladınız. Dünyevi ve Kutsal’ı da alabildiğine sınayan günlerdeyiz. Bu anlamda milliyet, siyasal ideolojiler, bayraklar ve etnisite gibi türlü aidiyetler nereye varabilecek? Geçen hafta Prof. Ali Akay ile yaptığımız söyleşide de dile getirdik… Bilim insanları dünyanın toplasanız 50 senelik bir ‘aktif tarih’ daha yaşayacağını, bundan sonra ise ekolojik tahribat ve iklim değişikliği sebebiyle ‘yaşanmaz’ olacağını söylüyorlar. Bu durumda aynı şekilde, adalet, tarih, bilim, sanat ve sanat tarihi gibi türlü nice ‘İnsanlık birikimi’ne sizce ne olacak ? Büyük bir hatıra mı, çöplükten mi sayılacak?

Genel olarak büyük resme bakmak konusunda sanırım bir zafiyet var bende. Daha çok gündelik ve küçük izlenimlerden, intibalardan yola çıkıyorum. Küçük bazı belirtiler dışında ülkemizde veya dünyada neler olduğunu çok bilmiyorum. Zaten büyük resimlerin büyük özneleri ve onların büyük fiilleri benim gibilerin içine düştüğü bu karmaşadan, cehaletten sorumlular sanırım. Dünyada neler olduğu, Amerika, Rusya, Türkiye veya Çin’in ne istediği, küresel güçlerin ne yaptıkları, Rothschild ailesinin şu sıralar neyle meşgul oldukları konusunda bir fikrim yok.

Ama bu tabloyu anlama isteğiyle onu yaratma çabası ayrı düşünülemez. Dünyayı büyük resimlerden okuyanlar, oradaki çıkışsızlıklara, distopik görünüme de sebep oluyorlar galiba. Dünyayla bu kadar blok halinde ilgilenirseniz, o da en büyük öznenin kendisi olduğunu hatırlatır. Yeryüzü üzerinde yeterince fesat bir işleyiş var ve adı kapitalizm. Zaten onun işleyişi başlı başına bir komplo. Sürekli farklı adlarda, özneler kılığında ve suretlerde ortaya çıkıyor. Ona her sabah yeniden düzen verilmiş bir diyalektik içinden ve idmanlı bir eylemci gibi yaklaşmak gerekli.
Şimdi topluca kasılan bir dünyayı izliyoruz sözgelimi. Büyük resmi anlamamıza imkân vereceğini düşündüğümüz birikimler neye yarayacak, bu bilgi yığınları ne olacak diye düşünürken, evde kalanlara birçok arşiv, kütüphane açıldı. Aslında bu bilgi ve kanıt fazlasıyla, herkesin elinde telefonuyla muhabir olduğu hakikat-sonrası zamanlar bence en samimi ve en aleni zamanlar. Ama evde oyalanmayı bekleyenler için arşivlik bilginin dışında aktüel yayın olmayınca, önceden çekilmiş dizileri, maçları izlemeye başladık.

Özellikle yeni medya alıcısı, geçmişin birikimiyle çok ilgilenmiyor bence. Yani yeni olan veya burada ve şimdi cereyan eden onu daha çok heyecanlandırıyor. Canlı yayınlarla, yeni içeriklerle, önceki yığınların üzerine başkalarını eklemek istiyor. Ama bir yandan da kültür dünyası ve medya çalışanları, kültür tüketicileri alışkanlıklarını yitirmesinler diye fazladan bir çaba ortaya koyuyorlar doğal olarak; eve sığan hayat normale döndüğünde mevcut kültür sermayesi dağılmasın, alıcıların ilgisi değişmesin diye.

Önceden evde bir pansiyoner gibi kalan insanların bir anda evlerin kıyı köşelerine ve kendi iç dünyalarına dönmeleri ve dışarı çıktıklarında eskisi gibi olamayacakları ihtimali korku verici görünmüş olabilir. O kadar çok gösteri, gösteriş, izleme, izlenme, duyusal tecrübe ve ifade biçimleri var ki… Onlardan uzaklaşan bir kültür tüketicisi için bu birikim değersizleşir. Normalleşme denilen, sadece ekonomik sermayenin seyrelmemesi için arzulanmıyor. Eskisi gibi kültür ve sanat görünümünde şeyler de yeniden üretilmeli ve tüketilmeli. Örneğin hayatı eve sığdırabildiği için, sükûnetle etrafına bakan, temaşa ve tefekkür eden alıcılar, kültür dünyasının tahammül edemeyeceği bir tipleme olabilir.

Sadece eve değil, içine de kapanan ve yeni bir bedensel ve zihinsel terbiye geliştirmeyi başaran bir kimsenin kendisini ifşa edeceği gösterilere ihtiyacı azalır. Eğer zamanımızı niteleyen isimlerden birisi olarak “gösteri toplumu”ndan söz edebilirsek, bu tür bir fail o toplumda pek yaşam şansı bulamaz. Kendini sürekli anlatmak istemez ve kültürel protezlere fazla ilgi göstermez. Daha yavaş hareket eder, dinler, duyar, düşünür.

Dünyevi ve Kutsal, Özgür Taburoğlu, Metis Yayınları, 2008.

Guy Debord’a referansla, ‘Gösteri Toplumu’ndan adeta ‘gönderi toplumu’na sürüklenmiş haldeyiz. İnanılmaz bir bilgi kirliliği ve zaman darlığı patlaması yaşanıyor. Peki, Pandemi üzerine doğanın kendine gelişini neye yoruyorsunuz? Gecenin, gündüzün, mesafelerin, zahmetin geri gelişi üzerine yakın gelecek adına neler diyebilirsiniz?

Bunu, Tanpınar Sözlüğü isimli çalışmanıza referansla sorabilirim isterseniz… Bu anlamda aklıma Joseph Conrad’ın ‘Gizli Ajan’ isimli kitabı da geliyor… Zamanı yok etmeye çalışan bir anarşistin hikâyesinden yola çıkan o kitapta, Big Ben – Londra saat kulesi, bildiğiniz gibi yok edilmeye çalışılmıştı…

Walter Benjamin’in de benzer bir belirlemesi vardır. Sanırım Fransız Devrimi ertesinde, çok farklı kentlerde ve birbirlerinden habersiz kimselerin saat kulelerine ateş açtıklarını yazar. Devrim türünden büyük değişimler, aynı anda dışarıda, içeride, maddi dünyada, bedenlerde ve zihinlerde koşut bir şekilde ortaya çıkmalıdır. Bunlardan birisinin ileri geri kalması karşı devrime meydan veren bir boşluk veya aşırılığa sebep olur.

Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde ileri geri giden memleket saat ayarının imkânları üzerine yazar. Cumhuriyet ertesinde bu ortak zaman yaratılmadığından ülkede bir ayarsızlık ortaya çıkar. Zaman ve mekân koşut olmadığında orada bir büyük değişimden söz etmek mümkün olmaz.

Ama doğrusu zamanımızda böyle içtimai büyük bir zemberekten söz edemeyiz. Neredeyse her bireyde, hemen yanındakinden hatta ikiz kardeşinden bile ayrı çalışan bir zaman ayarı ortaya çıkabilir. Zamanın ritmini belirleyen zihinsel süreçler herkeste ayrı işliyor artık. Hatta aynı kişi de kendi içinde ileri geri giden birkaç zamanın hükmünde yaşam sürüyor olabilir. Giderek farklı adlar alan ruh hastalıkları da bu huzursuz zaman ve yer duyusuyla doğrudan ilişkili sanırım. Ama eve kapanan insanlar uzun zamandır ilk kez sükûnete kavuşmuş bir saatin zembereklerini duymuş olabilirler.

Birçok paylaşımda şehre inen vahşi hayvanların, dışarıya terk edilen evcil hayvanların, etrafı sarmış bitki örtüsünün resimlerine rastladım. Bu paylaşımı yapan arkadaşlarım, kendisinin olmadığı bir dünyaya dair gizli bir özlem duyuyor sanırım. İnsansevmez yazarların, düşünürlerin bu kadar çok okunması da bundan olabilir. Schopenhauer, Nietzsche, Dostoyevski, Cioran veya Camus gibileri, insana fazlasıyla maruz kalsa da, ona kayıtsız bir dünyayı tasvir etmek isterler. İnsansız dünya resimleri, biri diğerine ulanan aşırı eylemlerinden ve kendisinden usanmış bir bilinçdışının belirtisi de olabilir. Yani pasif agresif bir tavırla, ya doğayı kültürün bir uzanımı yapıyoruz ya da kendimizi yeryüzü belgesellerinde gibi ortadan siliyoruz. Oysa her eylemimiz doğanın parçası. Örneğin virüs doğal yollardan mı ortaya çıktı diye soruyoruz. Doğal olmayan bir şey yapmamıza imkân yok bence. Sadece kimi yaptıklarımızın sonuçları insanın zararına olabilir.

Heidegger gibi konuşursak, “şuradakini buraya koyan, oradakini öteye yerleştiren” antroposen türünden bir varlığın eylemleri sonucunda ortaya çıkıyor doğal felaketler. Yani yarasayı yiyen bir karıncayiyeni yiyen bir başka hayvanın taşıdığı virüs de laboratuvardan kaçmış bir başkası kadar doğal ya da değildir. Şeyleri birbiriyle ölçüsüzce karıştıran bir canlının davranışları yüzünden, bazı hayvanların besin zinciri değişiyor ve önceden yemediği şeyleri yemek durumunda kalıyor.

Küresel aydın ve siyasetçiler son dönemde ‘İlerici Enternasyonal’ diye bir oluşumu gündeme taşıdılar, bu konudaki yorumunuzu, Avrupa’nın, ABD’nin, Çin ve birçok ülkenin bile birbirine can derdiyle düştüğü şu günlerde sizden alabilir miyim?

Zamanında liberal ve sosyalist enternasyonal gibi yapılar da inşa edildi. Bu yeni girişim sanırım mevcut olanlara dönük bir güvensizliğin eseri olabilir. Bir de bu sıhhatsiz zamanlar, hem küresel bir dert hem de deva olarak, yeryüzüyle doğrudan bağ kuramayan, politik veya ekonomik ilgilere ayrıcalık veren girişimlerin sonuçsuzluğunu ilan ediyor olabilir. Topluca kasılan bir yeryüzüne karşı dünyamızı daha da tahkim etme, güvenliği artırma gibi tekliflerden uzak, yeryüzü adlı varlığın bize kendisini duyurmasına ve anlatmasına imkân veren bir faillik oluştururlar umarım.

Özellikle Türkiye’ye yönelik gözlemleriniz üzerinden, sınıf, seçim, gözetim, kamu ve fikir ile eylem hürriyeti ile, bireysel mahremiyet gibi unsurların yakın geleceğine nasıl bakmaktasınız?

Bunu, Greta ve onun bazı yaşıtları gibi doğru soruları oluşturmayı başarmış faillerin türlü eylemleri belirleyecek diye düşünüyorum. Ama eğer büyük resme dair bir kehanet telaffuz etmek gerekirse, üç olasılık bizi bekliyor olabilir:

Birincisi her zaman yaptığımız gibi, olanları unutmak. Bu sayede yaz sonuna doğru içinde bulunduğumuz tehlike tekrar aklımızdan çıkar ve bu ferahlıkla iskelelerden serin sulara atlayabiliriz.

İkincisi, komplocu düşüncenin de telaffuz ettiği, yüksek güvenlikli bir dünya beklentisi olabilir. Bu durumda en hafif tabirle “ılımlı otokrasi” dünyada geçerli bir siyasal model olabilir.

Üçüncüsü ve kuşkusuz en zoru da ortak yaşadığımız yeryüzü ve insan dünyası arasında yeni bir yaşam alanı kurma olasılığı olabilir. Mevcut yaşam biçimlerinin derinlemesine değişmesi ve hatta tasfiye edilmesi gereklidir bu durumda. Ama devletler, kurumlar, şirketler, kültür endüstrisi, küresel ilişkiler ve kendi benliklerimizin buna muazzam dirençler göstereceğini de önceden görmek mümkün.

Ama yine Heidegger’in Hölderlin üzerinden dile getirdiği gibi, “tehlike” ile “kurtarıcı güç” beraber sahneye çıkar ve kendi kadro ve dekorunu aynı anda inşa ederler. Burada kendi talihine kendisi sahip çıkan faillerin varlığı lüzumlu gibi. Talihini kaderi gibi yaşamayan, ortadaki tehlikenin hep bir kurtarıcı güç çağrışımı, imasını taşıdığını bilen ve kötümser bir irade sahibi olan… Kişisel gelişim öğretilerinden gelen her şeyi unutan. Böyle bir fail, ortak şekilde eyleyen bir topluluğun iradesi içinde kalmaya razı olmalıdır.

Dışarıdaki dünyayı, bir araya gelebilen, ortaklıklarını hatırlayan insanlar değiştirebilirler. Eve kapanmışların şunu anlamış olarak dışarı çıkmalarını umut etmeliyiz bu durumda: Her fırsatta farkını ilan eden, ferdi iradesine, arzusuna bu kadar bağlı olmaktan çok, başkalarıyla ortaklığını dillendirenlere kulak vermeli. Herhangi bir eylem, takatini farklılıklardan olduğu kadar ortaklıklardan da almalı. Örneğin bir başkasını dinlerken, bir yere bakarken, bir şeyi tadarken, temas ederken, onu anlamaya çalışırken, sadece o şeydeki farkın değil de, diğerleriyle ortaklığın fikrine de sahip olmalı.

Yani ne bizlerde fark yaratmaya dönük kişisel gelişim öğretilerine ne de aynı türe ait olduğumuzu aralıksız ilan eden biyosiyasete kapılmamak gerekli. Türün ve benliğin birbiriyle çelişen çağrıları arasında yer tutan bir kendilik, mizaç oluşturmak belki de mümkündür. Bu ara yerde bulunmaya imkân veren eylemleri, yakın zamanlı bir çalışmamda “vicdani yüklemler” diye ayırt etmiştim.

Cezaevlerinden pandemi nedeniyle çok sayıda ağır suç mahkûmu salınırken, gazeteciler ve aydınların içeride kalmalarını nasıl yorumluyorsunuz? İronik bir yaklaşımla, sizce daha mı ‘güven’deler (!?)

Doğrusu toptan bir bünye gibi hareket eden bir devletin uyrukları gibi yaşıyoruz. Bütün hegemonyanın, egemenliğin bir yerde toplandığı, kendi siyasal, kültürel, ekonomik keyfi olan bir iktidarın vicdanımızı sızlatan maceralarını seyretmekle geçiyor günlerimiz. “Sahiciye yakın” herhangi bir haber kanalı olmadığında, uyruk olmaya direnenler bu durumda viral kanallara kaydoluyorlar. Buralarda çoğu zaman komplocu düşüncelere yakalanıyorlar ve sonrasında en kötü olasılıkları telaffuz ediyorlar.

Bu durumda sözgelimi dünyada en kalemle çizilmiş gibi duran eğrilerden birisini izleyen pandemi grafiğimizi nasıl yorumlayacağımızı bilemiyoruz. Türkiye’nin yarısı, hikmetini çok anlamadığımız bir şekilde vaka/ölüm oranı en düşük ülkede yaşadığını, diğer yarısıysa akıllarımızla alay eden bir yönlendirmeye, algı yönetimine maruz kaldığını dile getiriyor. Her ikisi de hiperbolik yorumlar kuşkusuz ama doğrunun yaklaşık olarak ne olduğunu kavrama imkânına kavuşmak için, devletin bu toptancı keyfinin aralanması, perdenin, karartmanın arkasını görmek lazım.

Sosyal medya hesaplarımdaki arkadaşlarımın birçoğuna göre, bize türlü şekillerde hakaret eden bir devlet yapısı içinde hayat sürüyoruz ama bir türlü, bir araya gelip bu yapılanlara bir çözüm, karşılık üretemiyoruz.

Sürekli bir başka kehanetinin doğrulandığını fark ettiğimiz Baudrillard’ın bize öğrettiği bir başka şey de, aynı zihniyetin taşıyıcıları arasında yaşayanların kısa zamanda viral bir durum yaratmaları kaçınılmazdır. Üstelik bu sıhhatsizlik, çok geçmeden kalıtsal da olabilir.

Bilginin de büyük bir dezenfeksiyon içinde olduğu şu dönemde, siz hangi aygıt ve kaynaklardan beslenmektesiniz?

Doğrusu Gezi eylemlerinden bu yana, eskiden de biraz öyleydi ama okuduğum herhangi bir habere veya yoruma inanmakta zorlanıyorum. Birçok alternatif mecra da ana akım olanlara tepkiyle şekilleniyor. Dolayısıyla müspet ya da menfi nitelikte ama sonuçta aynı adamların maceralarına kulak veriyoruz. Onları etkinliklerini anlatan yeni veya eski medyaya kulak verdikçe, çok geniş ve hâlâ güzel bir dünyada olduğumuz duyusunu kaybediyoruz.

Böyle “sahici” kaynaklara dönük bir umutsuzlukla, kendimi viral kaynakların veya Netflix benzeri ortamların rahatlığına da terk etmemeye çalışıyorum. Böyle platformların mahsuru, sadece içeriğinde değil bence, daha çok biçiminde. Yaşadığımız dünyanın, o kadar da eğlenceli, entrikalı olmayan doğasına yabancılaşmamıza sebep oluyorlar sanırım; kurucu kıymette olan küçük resimler ve onun basit özneleri gözden kayboluyor.

Oysa hayatlarımızda büyük eylemlerden çok, maruz kaldığımız sıkıcı, eziyet verici, sürekli akıcılığını yitiren olaylar var. Hiperbolik maceralar ve aşırı fantezili, kurgulu dünyaların, büyük resimlerin tasvirleri, bence kendimiz, başkası ve yeryüzü hakkında başka izlenimlere sahip olmamıza mani oluyor; içeride ve dışarıda cereyan edenleri, gördüklerimizi ve bize bakanları fark etmemize, olanlara anlam vermemize engel oluyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI