Aydın Selcen
Aydın Selcen

Demokrasi mi, cumhuriyet mi?

Pazar, 17 Mayıs, 2020
Yanmaya başlayan bir gemi yahut yapının içindeysek, komşularla olan ilişkilerimizi gözden geçirmek, hangileriyle hangi ortak değerler üzerinde anlaştığımızı sorgulamak pek de etkin bir yangından kurtulma yöntemi değildir sanırım. Yangından kurtulmak mı, yangından yakınlarımızla birlikte kurtulmak mı, yangından hep birlikte kurtulmak mı öncelik olmalıdır?

Önce bir dertleşme, biliyorum: Irak’ta Kazımi hükümeti yeni kuruldu ve petrol ile dışişleri bakanlıkları henüz boş. IKB’de örtük akan hem Neçirvan-Mesrur Barzani hem Bafil-Lahur Talabani rekabetleri var. Yeni/Eski KDP-PKK-KYB ve Öcalan/Demirtaş muhataplığı ayrışmasına yinelik Kürt siyaseti de var. Suriye’de Rami Mahluf vakası (o da Mahluf-Esat çekişmesi olarak yorumlanabilir) sürüyor. Libya’da Hafter’in TSK SİHA ve hava savunma sistemleriyle duraklatılıp, geriletilmesiyle Fransa+3+BAE Doğu Akdeniz ve Libya açıklaması var. BAE’nin hem Libya hem Suriye’de Türkiye’nin başat hasmı konumuna yerleşmesi ve Erdoğan tarafından da Körfez’in “şer odağı” olarak nitelenmesi var. S-400’lerin bitmeyen serencamı ile Türkiye’nin Rusya ilişkilerinde dönüşüm belirtileri var. Küresel salgının ekonomik etkisinin boyutları ve AB’nin temellerinde yarattığı sarsıntı da cabası.

Tüm bu sıraladıklarım ve belki gözden kaçırdıklarım üzerine ayrı ayrı değerlendirmeler yazılabilir. Tüm bunlar amadenizi heyecanlandırmıyor, meraklandırmıyor da değil. Fakat işte olmuyor. Bu konulara eğilmek giderek mahalle yanarken saçlarını taramak yahut Titanik batarken keman çalmak gibi geliyor. Bu da bir yanılsamadır kuşkusuz. Herkes, hepimiz bilebildiğimiz işlere odaklansak, “vatan kurtaran aslan”, “halaskârgazi” rollerine soyunmasak, daha etkin daha etik olur işlevimiz. Dilediğimiz kadar tavana sıkalım, sözümüzün, haydi sizleri tenzih ederim, benim sözümün karşılık değeri demirci yestehlenmesinden ibaret, onun da bilincindeyim. Kulağa hoş gelen öfkeli, soyunma odası konuşmalarını andıran çıkışların, bir anlamda düşünsel tembelliğe tekabül ettiğinin de farkındayım. Bununla birlikte varoluşsal bir bunalım belki bu: “Ya Rab beni bu dünyaya ne halt etmeye gönderdin?” gibi, “bilmem ki bu yazıları ben neden yazıyorum” sorusudur heyhat, yanıt aranan.

Dertleşme bitti. Şimdi kendi aramızda sohbeti keselim, koltuklarımızı dikleştirelim. “Yangında ilk kurtarılacak” ibaresine çoğumuz aşinayız. “Yangın başladığında üzerinde ilk uzlaşılacak değerler” diye hayali bir ifadenin ise ne denli gerçeklerden uzak olduğunu açıklamak gereksiz. Yanmaya başlayan bir gemi yahut yapının içindeysek, komşularla olan ilişkilerimizi gözden geçirmek, hangileriyle hangi ortak değerler üzerinde anlaştığımızı sorgulamak pek de etkin bir yangından kurtulma yöntemi değildir sanırım. Yangından kurtulmak mı, yangından yakınlarımızla birlikte kurtulmak mı, yangından hep birlikte kurtulmak mı öncelik olmalıdır? Hani uçaklarda oksijen maskeleri tepeden düşerse, önce kendinizinkini, sonra (varsa) çocuğumuzunkini takmamız yönünde uyarı duyurulur. Doğal olarak, teknik zorluğa düşmüş uçağın kurtarılması için yolcudan da medet umulmaz. Dolayısıyla benzetme orada bitiyor. Bizim durumumuzda ise aynı gemideysek, aynı uçaktaysak birlikte yolculuk ettiğimiz bu aracın, birlikte yaşadığımız bu yapının yeniden tasarlanması zorunlu. Düşmeyecekse, batmayacaksa, tepemize yıkılmayacaksa.

“Düşürürüm, batırırım, yıkarım, sonrasını, yenisini yapmayı ondan sonra oturur düşünürüm” diyenlerimiz de var. Ben onlardan değilim. “Önce oturalım, konuşalım, nasıl bir yapıda yaşamak istiyoruz” diyenler de var. Onlardan hiç değilim. Konuşmayalım da, birbirimizin kafasını mı kıralım? Hayır efendim, kimse kimsenin kafasını yarmasın, çocuk değiliz. Ama gerçekten çocuk değiliz. Çocukluktan beri içinde oturduğumuz yapının asgari özelliklerinin ne olduğunu yeniden konuşmakla zaman harcamaya hiç gerek yok. Dam, pencere, kapı, duvar, kanalizasyon, içme suyu, elektrik vs. Ne zararı var, önce konuşsak işte ne güzel, belki bazı komşular elektriksiz yahut penceresiz yaşamak istiyordur? Eh, önce konuşalım bunları, sonra yönetim kurulu seçimine geçeriz. Yönetim kurulu da kendi içinden bir sayman, bir kararları yazacak kâtip üye, sonra da bir başkan seçer. İşte siyaset, işte demokrasi, işte adam gibi adamlık! Zira, öncelik yönetim kurulunu yenilemek, çok uzun zamandır badana yaptırmıyor, merdiven sahanlıklarındaki ampulleri değiştirtmiyor mevcut yönetim. Konuşalım. Baktık sonuç çıkmıyor, daha çok konuşalım.

Bodrum katta oturan meymenetsiz komşu var. El altından karot aldırıp binayı belediyeye yıktırmak istiyor. Birinci katta oturan memur var, yönetici hacıamcaya bilenmiş, habire milli bayramlarda balkonuna bayrak asıyor. İkinci kattaki esnaf, hacıyı destekliyor. O da memura bilenmiş, ramazanda balkonda rakı içerken görmüş bir kere. “Hacı bundan iyidir” diyor. Esnafın karşı komşusu öğretmen. Önce farklılıklarımızı konuşsak istiyor, sorun hacıda değilmiş, öyle diyor. Ben birinci katta memurun karşı komşusuyum. “Yaw penceresiz daire mi olur, daha neyin tartışması, neyin raporu?” diyecek oluyorum. Ayıplıyorlar beni, özellikle öğretmenle memur. Onlar yönetime gelirse aidata zam gelecekmiş, hacı da böyle diyor. Diyarbakırlı var üçüncü katta. “Duvara asılan duyurular neden Kürtçe de değil” diye soruyor. Diyorlar ki diğerleri, “madem Türkçe anlıyorsun neden başka dilde yazalım, külfet olur, icat çıkarma.” Ermeni komşu da vardı, Kapalıçarşı’da kuyumcu. Epeydir görünmüyor, “ne oldu adam ortadan kayboldu, taşındı mı” diyorum, yüzüme anlamlı anlamlı bakıp, “kurcalama” dercesine gözlerini yere eğiyor diğerleri. Memurla öğretmen kendi aralarındaki toplantılara beni de davet ediyorlar bazen. “Ortak değerlerimiz” diyorlar. “Penceresiz daire…” diye söze girecek oluyorum, susturuyorlar beni. Zamanı değilmiş. “Diyarbakırlıyı da çağırsak o da memnun değil galiba hacıdan” diyorum bu defa. Kürtçe levha ısrarından vazgeçerse belkiymiş.

Velhasıl değerli okur, geçenlerde hiçbir surette bilimsel veri kabul edilemeyecek, hakkında bilimsellik iddiası dahi dile getirilemeyecek bir mini-anket yaptım. “Değerler etrafında buluşma => “demokrasi” mi, “ilkeler üzerinde uzlaşma” => “cumhuriyet” mi, muhalefet hangisi etrafında birleşirse başarılı olur, iktidara gelir; hangi ‘başarı’ daha anlamlı olur?” diye sordum. 12 saatte 526 berceste tazyikçim oy kullanmış; “Cumhuriyet İçin Birlik” seçeneğine karşı,  yüzde 78 küsur “Demokrasi İttifakı” sevdalısı çıkmış. Tazyikçilerin profili, acizane kapsama alanımın çapı zaten belli. “Nasıl bir yapıda yaşamak istiyoruz” sorusu yerine, “komşularla ilişkilerimiz nasıl düzenlenmeli” sorusu ağır basıyor anladığım kadarıyla. O ikinci sorunun tartışılmasının da ucu açık olması isteniyor. Her gün yeniden başlayacakmışçasına meşveret. Şu Ermeni komşu vardı, ortadan kaybolan. Belki Diyarbakırlı da memleketine filan dönerse hani, esnafı kendi tarafımıza çeksek, hacı da sesini keser, toplantılara gelmezse gelmesin, yeter ki yöneticiliği bıraksın. Ben şey diyecektim, dairelerde pencere yok, ama neyse bir başka toplantıda gündeme alınmasında ne zarar var? Şimdi zamanı değilmiş galiba.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI