Pınar Öğünç
Pınar Öğünç

'Salgın var, feministlik yapmanın zamanı mı yani?'

Perşembe, 14 Mayıs, 2020
Hastane içi toplantılarda erkekler sahnede olma eğilimindedir hep. Zaten yönetim de yüksek oranda erkek. Ama işte sahne ile saha arasında büyük fark var. Bir yandan bu süreçte kadınlar açısından evdeki bakım emeği de sürüyordu. Temiz bir eve, dolapta düzgün çamaşırlara hasret geçiyor benim de günlerim, yetişemiyorum.

Sağlık çalışanlarının yükü ağır, fakat bu zamandan hakiki kayıtlar, böyle anlarda keskinleşen her tür çelişkiye bakmayı gerektiriyor. 41 yaşında bir kadın hekim, bir devlet hastanesinde mikrobiyoloji uzmanı, hastanelerde zor şartları kendine bahane kılan “erkeklik” hallerini anlatıyor önce. Kadın sağlıkçılara mahsus yükten bahsediyor. Sonra da başka bir ikiyüzlülükten, dışarıda alkış, şükran faslı sürerken sağlık çalışanlarına yönelik kesilmeyen şiddetten… Umudu var yine de.

Çizim: Murat Başol

Meğer böyle bir şeye hiçbir hazırlığımız yokmuş. Hele ruhsal hazırlık hiç yoktu. Özellikle martın ikinci haftası hepimizdeki endişe çok yüksekti. Anksiyete düzeyinde tanı alabilecek bir endişe… “Hastaneye gelirken bir-iki haftalık giysileriniz yanınızda olsun” deniyordu bize. Hemen sevdiğim kitapları hazırladım, izolasyonda okurum diye. Hem hastalanma korkusu var, hem hastalarla ilgili kafamız karışık. Sürekli rehber okuma, birbirimize sorma hali; büyük bir şaşkınlık… Her zamanki Türkiye, dedik kendi kendimize; suya düştük, yüzmeye çalıştık. Şerbetliyiz çünkü buna.

İki ay sonra bakıyorum gerçekten endişe düzeyimiz azaldı, bilgimiz arttıkça tedavi süreci daha akılcı hale geldi. Birkaç haftadır vakaların biraz azalmasıyla da sevindik. Ama tabii sağlık personeli çok enfekte oldu. Biz küçük bir hastaneyiz, 34 sağlık çalışanı enfekte olmuş, ki bu da Sağlık Bakanlığı’nın rakamlarındaki gibi sadece PCR testi pozitif olanlar. Tomografi ve klinik bulgusu Covid’le uyumlu olanların sayısı bunun çok üzerinde. Çalışan Sağlığı Polikliniği’nde de görev yaptım süreçte. Sadece bizdeki o 34, gerçekte 60’tır, 70’tir. Asla yetemeyeceğiniz sayıda insana bakmanın travması da vardı o ilk kabus gibi günlerde. Bir ara Covid servisinde yatan 350 hastaya kadar çıktık. Gerekli koruyucu ekipmana sahip olmadığımız uzun zaman yaşadık. Ya da geldi, sorsanız maske var mı var. Ama bakıyorsunuz standartları denetlenmemiş, ağız ve burunu birlikte kapatamayacak küçüklükte! Bununla herkes tek başına baş etmeye çalıştı, kimi altına üstüne cerrahi maske taktı, kimi kendi parasıyla yenisini aldı.

Çok daha fazla çalıştım, ama ben eve gelip gitmeyi başaranlardanım. Bir ara bir yakınımın ofisinde kalma fikri belirmişti ama o sürenin belirsizliği tatsız geldi bana, yapmadım. Birlikte çalıştığım arkadaşımlarımdan çocuklarından ayrı kalan çok oldu. Benim de yedi yaşında bir çocuğum var, biraz daha anlıyor, ama tabii o da etkilendi. Kendisi bir mesafe koymaya çalıştı, yeni kurallarla çıkış yolları bulmaya çalıştık. Hastalanmadık ama eve hastalık getirme korkusu gerçekten ağır.

Kadın hekimlerin yükü de başka oldu. Bu süreçte erkeklerde bir şey gözlemledim, hatta bir tutanak tutmam gerekti. Memleketi için gerekirse öleceğini söylemekten hoşlanan tarzda bir erkek hekim Covid’li hastaya yaklaşmaktan kaçınıyordu. Böyle anlarda insanın içindeki dışına çıkıyor. Erkeklerde kendini korumanın, hastalık korkusunun ya da sağlıklarıyla ilgili küçük bulguları büyütmenin daha fazla olduğunu görüyorsunuz. Sonuçta hastaya bir işlem yapılması gerekiyordu, bulaş riski fazla olduğu için o yaklaşmadı. Kritik bir andı, koruyucu ekipmanı tam olmamasına rağmen hastanın yaşaması için bu işlemi bir kadın hekim yaptı. Hastalanma korkusu olsa da kadın sağlık çalışanlarının, adanmışlıklarıyla, bakım emeği verme alışkanlığıyla karşısındakinin hayata tutunması için kendilerini durdurmadıklarına tanık oldum. Kendi sağlıklarıyla hastanın sağlığı arasında seçim demekti bu. Kimse bu seçimi yapmak zorunda kalmamalı. Hastane içi toplantılarda da erkekler sahnede olma eğilimindedir hep. Zaten yönetim de yüksek oranda erkek. Ama işte sahne ile saha arasında büyük fark var. Bir yandan bu süreçte kadınlar açısından evdeki bakım emeği de sürüyordu. Temiz bir eve, dolapta düzgün çamaşırlara hasret geçiyor benim de günlerim, yetişemiyorum. Evde bir erkek varsa hem dağınıklıklarıyla, hem de iş yapmamalarının getirdiği öfkeyle baş etmek gerekiyor.

Bir kez de bir hastayla hekim arasında tartışma yaşandı. Şef olarak gittim. Hastayı ikna ettik, sorun çözüldü ama hekim bankoda uzun süre sinkaflı küfürler etmeye devam etti. Bu cinsel şiddettir, böyle küfür edemezsiniz dedim. Tutanak tutunca birbirimize girdik bu sefer. Biz neyle uğraşıyoruz, çocuğumuzu öpemiyoruz, şudur budur diye haklı çıkmaya çalıştı. Şu yüzden anlattım, zor koşullarda çalışmak, erkekler için küfrü ya da şiddet içeren tutumu haklı gösterecek bir altyapı olabiliyor. Bu, çevreye de haklı gelebiliyor üstelik; ne var bunda adam küfrünü de edecek, bak çocuğunu da öpemiyor gibi bir şeye geliyor. Bu benim şef olarak tecrübem. Bir kadın hemşire ya da teknisyen, bir erkek hekimden “Ben burada canımı ortaya koymuşken, senden bir kahve istemişim çok mu…” cümlesini duyabilir. Salgın var, feministlik yapmanın zamanı mı yani, gibi. Neyse sonra o hekim özür diledi. Ama tam da böyle anlarda direnç göstermek önemli bence.

Bir taraftan sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin bu süreçte devam ettiğini de konuşmak gerekli. İdari şef nöbetlerimizde “beyaz kod” dediğimiz uyarı verildiğinde, eşlik edip ilgili birime çıkıyoruz. Sağlık sistemi hastanın beklentilerini karşılamadığında, öfke hep sağlık çalışanlarına yöneliyor. Hastalar bu süreçte de çok mağduriyet yaşadığı için, meşrebine göre bazıları bunu öfkeyle dışavurdu. Hepimiz nasibimizi aldık. Telefonda çok küfre maruz kaldım. Bire bir hasta ve yakınlarından çok hakaret duyduk. Dışarıda sağlık çalışanlarına yönelik alkışlar, teşekkürler; içeride de bunlar olabiliyor ne yazık ki.

Ancak kısa süreli bilgi edindiğimiz bir enfeksiyon bu. Önümüzü tabii ki göremiyoruz. Sadece öngörülemezlikle yaşamaya biraz daha alıştık sanırım. Bana tek iyi gelen şey sağlık sisteminin sorunlarının daha net görülmesi. Örneğin biz merkezi havalandırma sistemi olan, penceresiz bir akıllı binada çalışıyoruz. Bunu çok dert etmiştim, “Ne güzel özel hastane gibi” deniyordu daha çok. Salgınla birlikte akıllı binalara dair bu fikir değişti. Ya da ofis alanlarımızın, yemekhanelerin darlığı ayyuka çıktı. Bir yandan Türkiye’nin karikatürü gibi yöneticilere devasa odalar… Siyasi fikirlerden bağımsız şekilde dillendirilmeye başlandı bunlar: Biz neden bu küçük odadayız? Neden kimse bizi düşünmüyor? Daha önce sistemi eleştirmekte çekingen olanlar, hastaların mağduriyetlerini daha çok söylemeye başladı. Refakatçi de olmadığı için, başka hastalıklara benzemez şekilde zorluklar yaşadı hastalar. Odalar dışarıdan kilitleniyor, yemek yedi mi, ruh hali nasıl, içeride ne olduğunu bilmiyorsunuz. O kadar yürek burkan hallere tanık olduk ki, herkes bu işlerin yönetilmesindeki olumsuzluğu hissetti. Bütün bunların başka talepler getireceğini umuyorum. Hatta bu umut bana bir enerji veriyor. Belki bu akut dönem geçtiğinde yılgınlık hissedeceğim, bilmiyorum. Tabii terapi, antidepresan gibi destekler alıyoruz. Hastalanıp dönen hekimlerin durumu zordu, hem hastalığı yaşamışlar, hem bağışıklığın ne kadar koruyacağı bilinmiyor. Ben zaten antidepresan kullanıyordum ama süreçte başlayanlar oldu.

Bu arada daha önce görüştüğünüz hemşire de haklı bence, performans adı altındaki ücret artışları sağlık çalışanlarına eşit yansıtılmadı. Karşılığı bu mudur ayrı, ama hastalarla yakın temaslarına rağmen anlamlı bir artış görmedi hemşireler. Ayrıca hastanelerdeki güvenlik görevlileri enfekte olduklarında, ki bu çok yaşandı, o sürede ücretleri kesildi. Aslında sistemin çarpılıklarını çoğumuz görüyoruz artık. Yerine ne gelmeli aşamasında örgütlü yapıların seslerini daha fazla duyurabilmesi gerekli. Toplantılarda Tabip Odası şunu öneriyor falan desek, kabul edilemez bir şey söylenmiş gibi bir duvarla karşılaşıyoruz. Tabip Odası, sendikalar, hastanelerde örgütlü yapıların üyeleri olarak bayağı yeraltı örgütlenmesi muamelesi görebiliyoruz. Ama her şeye rağmen umudum var benim.

 

Konuştuğumuz gün 139.771 vaka, 3841 ölüm açıklanmıştı.

 

*Gezegeni saran bir virüsün birkaç ay içinde yarattığı bu öngörülemez olağanüstü halin, kapitalizmin hâlihazırdaki eşitsizliklerini görünür kıldığından, derinleştirdiğinden ve bundan sonra hiçbir şeyin aynı kalamayacağından konuşuyor çok insan. Kalamayacak mı gerçekten? Neden kalmasın ki? Varlığını, her veçhesiyle sömürgeciliğe, cinsiyetçi iş bölümüne ve tam da derin bir eşitsizliğe borçlu bu düzen kötücül bir virüs gibi ruhlarımızı ve bedenlerimizi sarmışken “iyileşmek” nasıl mümkün? Kadınlar, erkekler, işçiler, memurlar, işsizler, beyaz yakalılar, mavi yakalılar, “yaka” devri değişti diyenler, serbest çalışanlar, evde çalışanlar, hâlâ çalışanlar, zorla çalıştırılanlar, karantinadakiler, geleceği göremeyenler, gördüklerinden yorgun düşenler anlatıyor. Neden bu uzun yazı dizisine başladık? Çünkü birbirimizin sesini, derdini duymaya, diğerinin dermanında kendimizinkini aramaya ihtiyaç var.


Pınar Öğünç kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler mezunu. 1997 yılından beri çeşitli gazete ve dergilerde muhabir, editör, köşe yazarı olarak çalışıyor. Jet Rejisör (söyleşi, İletişim Yay.), İnce İş (söyleşi, İletişim Yay.), Asker Doğmayanlar (söyleşi, Hrant Dink Vakfı Yay.), Aksi Gibi (hikâye, İletişim Yay.), Beterotu ((hikâye, İletişim Yay.), Cotturuk Defterleri (çocuk, CanÇocuk) kitaplarının yazarı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI